Şiddet Hakkında Röportaj

Şiddet Hakkında Röportaj

Toplumda her ne kadar kadına yönelik şiddet vakalarına yaygın olarak rastlansa da çocuğa, hayvana veya herhangi bir canlıya uygulanan şiddet de acı bir toplumsal gerçeklik olarak giderek yaygınlaşmaktadır. Bu durum hem Türkiye’de hem de dünyada en çok yaşanan sosyal sorunların başında gelmektedir. “Şiddet” konusuna yer verdiğimiz bu sayımızda Sosyolog Prof. Dr. İsmail Doğan ile bir röportaj gerçekleştirdik. Doğan, şiddetin sosyolojik ve psikolojik nedenleri de dâhil olmak üzere konunun neden ve çözümleri noktasında önemli açıklamalarda bulundu.

Son zamanlarda toplumda şiddet eğiliminin arttığına tanık oluyoruz. Şiddeti artık hastanede, eğitim kurumlarında, spor müsabakalarında, iş yerlerinde kısacası toplumun her yerinde maalesef görür olduk. Bize öncelikle şiddetin tanımını yapabilir misiniz?

Artma eğilimi, şiddetin potansiyel varlığı ile ilgilidir. Bu durum; şiddetin yapısı, varlığı ve gerçekliğini de açıklar. Çünkü şiddet, potansiyel bir güç ve reflekstir. Bununla, mizaç ve karakterin ardında yatan potansiyel bir eğilime işaret edilir. Uygun zaman ve şartlar bu potansiyeli her an harekete geçirebilir. Bir diğer deyişle potansiyel bir gerçeklik olarak şiddet eğilimi her an harekete geçmeye uygun bir yapıya sahiptir. Bir kez harekete geçince de kişinin kendine ve başkalarına fiziksel ve ruhsal zarar verecek sonuçlara neden olur. Bu itibarla şiddet, maddi zarar veya ölümü kapsayacak şekilde gerçekleştirilen tehdit, taciz; fiziksel, ruhsal veya simgesel güç olarak tanımlanır. Belirli bir topluma ve insana özgü olmadığı için de her yerde, hayatın her alanında ve her zaman görülebilir. Çok nedenlidir çünkü toplumsaldır. Toplumsal olayları tek nedenle açıklamak mümkün olmadığı için şiddeti de tek bir sebebe indirgeyerek açıklamak, söz gelişi futbolda şiddetin nedeni medyadır demek gibi eksik yaklaşım olur.
nŞiddetin psikolojik sebepleri olduğu gibi kuşkusuz toplumsal nedenleri de vardır. Bu bağlamda son zamanlarda toplumumuzda hangi nedenlerin şiddeti artırdığını düşünüyorsunuz?
Psikolojik nedenler, bilim dünyasında şiddeti uzun bir süre insanın doğası ile ilgili bir güç olarak açıklar. O nedenle psikologlar, şiddete yol açan saldırganlığı insanın temel özellikleri arasında görmektedirler. Freud’a göre insanın iki temel içgüdüsü vardır: Biri cinsellik, diğeri saldırganlıktır. İnsan tabiatındaki bu temel içgüdülerin kullanılma biçim ve niteliği insanın gördüğü eğitime bağlı olarak değişir. Freud’un, şiddetin doğuştanlığına ilişkin bu tezine karşılık modern bilimsel gelişmeler 1970’li yıllardan itibaren şiddet ve saldırganlığın sonradan öğrenildiğini kabul etmektedir. Bu gelişme, saldırganlık eğiliminin törpülenmesinde, topluma ve insanlara zarar vermeyecek hâle gelmesinde eğitimin rolünü önemli hâle getirmektedir. Sosyolojik tezler de şiddeti toplumsal boyutta anlama ve anlatma eğilimindedir.
Dinî mitolojide şiddetin Kabil’in, kardeşi Habil’i öldürmesi öyküsüyle açıklanan simgesel bir anlamı vardır. Bu yüzden başta İslam dinî olmak üzere semavi dinler şiddeti insan tabiatına uygun bir biçimde açıklarlar. Dolayısıyla kurban gibi dinî ritüellerde bu tabiatın görece olarak tatmini düşüncesi gizlidir. Burada kan akıtmak suretiyle bir bakıma insan doğasındaki şiddet eğiliminin törpülenmesi amaçlanmış olur.
Bazı filozoflar da saldırganlığın ve şiddet eğiliminin doğuştan olduğunu öne sürmektedirler. İngiliz filozofu Hobbes, bu yaklaşımın önde gelen isimlerindendir. Hobbes’a göre “İnsan insanın kurdudur.”. Bu önerme, tüm insanların hemcinsleri üzerinde potansiyel bir şiddet eğilimi taşıdıklarını ifade eder.
Erich Fromm, şiddet konusunu işleyen bilim adamlarının başında yer alır. O, insan eğilimlerinin en kötü ve en tehlikeli temeli olarak üç olgu üzerinde durmaktadır: Ölüm sevgisi, hastalıklı narsizm ve birlikte yaşayan insanlar arasındaki aile içi – zina saplantısı. Bu üç eğilim birleşerek insanı yıkmak için yıkmaya, nefret etmek için nefret etmeye götüren çürüme belirtisini oluşturur. Fromm’a göre bu eğilimler, değişik biçimlerde hayata geçerek şiddete dönüşmektedir.

Şiddet bir yatkınlık ya da eğilim midir? Şiddete kişisel yatkınlıktan bahsedilebilir mi? Bu konudaki yaklaşımlar nelerdir?

Fromm üzerinden devam edersek, şiddet, insan eğilimlerinin en kötüsü ve en tehlikelisidir. Ancak başlangıçta da belirttiğimiz gibi bu eğilim potansiyel bir durumdur. Bireysel ve çevresel koşullar başta olmak üzere bir dizi faktör insandaki bu potansiyeli her an harekete geçirebilir. Bu çerçevede baskı, gerginlik, kıskançlık, engellenme, düş kırıklığı, tehdit, itham, iftira, korku, güvensizlik, yararsızlık ve güçsüzlük, değersizlik, stres, adam yerine konulmama, kendini kanıtlama güdüsü gibi birçok psiko-sosyal faktörden söz edilebilir. Söz konusu faktörlerin bir ya da birkaçı insanda travmatik bir baskı oluşturabilir. Bu aşamada kişi, etrafının olumsuzluklarla, düşmanlarla kuşatıldığı zehabına kapılır; sonucu şiddete varan reaksiyoner bir yaşam, işte bu kuşatılmışlık duygusunun kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Ailede şiddeti önlemek üzere çiftler hangi sorumlulukları almalıdır? Ve yine bu bağlamda aile içi şiddeti önlemek için toplumsal boyutta neler yapılabilir?

Şiddetin en önemli toplumsal alanlarından biri de aile içi şiddettir. Ailede olup bitenler bir bakıma toplumun merkezinde, toplumun kalbinde olup biteni açıklar. Toplumun kalbindeki sıkıntı ve sorunlar bütün bir topluma sirayet edebilir. Hastalıklı bir kalp, bir vücut için nasıl bir tehdit ise; hastalıklı bir aile de toplumu ve ülkesi için benzer potansiyel riskleri haizdir. Aile ve toplum arasındaki bu sosyolojik bağ, Namık Kemal’in 1860’lı yıllarda kaleme aldığı “Aile” monografisinde şöyle açıklanır: Bir memleketin evleri bir evin odalarına benzer. Her bir odasında kavga, her bir odasında şiddet ve kargaşa olan evlerde mutluluk ve huzur olur mu? Bu tür evler ve ailelerden meydana gelen bir ülkede toplumsal bir huzur beklenebilir mi?

Huzurlu bir aile ortamı için çiftlerin ve diğer aile bireylerinin (aile büyükleri ve çocuklar) sağlıklı ilişki düzeninde olmaları gereklidir. Sağlıklı ilişkilerden, karşılıklı saygı ve sevgi, birbirlerine karşı anlayış ve hoşgörülü olmayı anlamalıyız. Elbette anlıyoruz da… Ne var ki, toplum olarak haberdar olduğumuz ve anladığımızı düşündüğümüz bu değerleri aile içinde, kendi aile ortamlarımızda hayata geçirmede pek de başarılı olduğumuz söylenemez. Aile ocaklarından topluma tüten sorunlar (kavga, şiddet, küskünlük, dargınlık ve taşkınlıklar) söz konusu değerleri aile içinde paylaşma ve yaşatmadaki sıkıntıların varlığına işaret eder.

Mevcut veri ve gözlemler, çağdaş Türk ailesinin mevcut yapısının sıkıntı ve sorunlarla malul olduğu iddiasının aksini kanıtlayacak yeterlikte değildir. Mutluluk düzeyleri ile ilgili olarak yapılan araştırmalarda Türkiye’nin dünya sıralamasındaki yeri maalesef çok gerilerdedir. Yaşam kalitesi ya da mutluluk indeksi başlığı altında yapılan bu araştırmalarda Türkiye, 208 dünya ülkesi içinde ilk yüze girememektedir. Son olarak 2021 sonuçlarına göre Türkiye, bu sıralamanın 104. basamağında yer almıştır. Bu tür sonuçlara şüphe ile bakılsa da tanık olunan ve duyulan olayların yansıttığı gözlem sonuçlarına denk düşmediğini de yadsıyamayız. Her sabah mesai ortamlarına akan insan topluluklarının metroda, halk otobüslerinde, cadde ve sokaklardaki güne başlayan yüzleri dingin ve huzurlu bir gecenin sonunu değil de âdeta güne gergin bir başlangıcın psikolojisini ifşa etmektedir. İyi geçmemiş ve hatta kötü geçmiş bir geceden iyi ve mutlu başlangıçlar bekleyemeyiz.

“Ailede neler oluyor?”, “Neler yapılmalıdır?” sorusundan önce işte bu soruya cevap verilmelidir.

Çocukluğunda şiddete maruz kalan ya da bu ortamlarda büyüyen kişileri ileri safhalarda ne gibi riskler beklemektedir?

Çocuklar, şiddetin en fazla etkilediği, üzerlerinde en fazla tahribat yaptığı varlıklardır. Çocuğun ne tür bir şiddet ortamında olduğu önemli olmakla birlikte her türlü şiddet çocuk yaşamında etkili ve kalıcı izler bırakır. Öncelikle çocuklarda bedensel ve fiziksel zararlara yol açar. Ama bundan daha dramatik olanı, onların ruh dünyalarında neden olduğu hasar ve tahribattır. Çocukluluktaki şiddet benzeri her vakadan kalan etkiler, yarada kurşunun yürümesi gibi günün birinde hayatın belli bir döneminde ve hiç beklenmeyen ve tahmin edilmeyen ruh hâlinde ortaya çıkabilir.

Bazen ölümle sonuçlanan suç failleri ve suçlu figürlerin yakın çevresi ve tanıklarının şaşkınlıkları son derece ilginçtir. Suçun; tanıdığı kişinin, komşusunun, arkadaşının işlediğine ilişkin bu tanıklıkta, bu duruma genellikle ihtimal vermediklerine ilişkin büyük şaşkınlıklar haberlere konu olur. Onlara göre suçlu öylesine halim selim, öylesine mazbut bir kişidir ki nasıl olur da böyle bir suçun faili olabilirdi! Bu ve benzeri olaylarda çocukluğun bilinmeyen dünyasından nükseden araz ve hasarların varlığını gözden uzak tutmamalıyız.

Fiziki şiddeti net görebiliyoruz ancak psikolojik şiddetin muhtevasına neler girebiliyor, bu konuda neler söylersiniz?

Psikolojik şiddetle ruhsal şiddeti kastediyoruz. Şiddetin insan ruhunda, çocuk dünyasında yol açtığı tahribat, şiddetin etki ve sınırlarını psikolojik boyuta taşır. Bu konuda Jean Jacques Rousseau’nun İtiraflar adlı eserinde dile getirdiği çocukluk deneyimini çarpıcı bir örnek olarak paylaşmak isterim. Rousseau, modern pedagojinin kurucuları arasında önemli bir yere sahiptir. İtiraflar adlı eserinde, “Ustamın aşırı baskısı, sevebileceğim bir meslekten beni nefret ettirdi.” diyor. “Beni; yalancılık, tembellik, hırsızlık gibi kötü huylar edinmeme neden oldu.” şeklinde ifade ediyor.

Ailedeki ruhsal baskı, bu örnekte olduğu gibi çocukların meslek seçimi de dâhil olmak üzere hayat boyu yakasını bırakmayan kötü huy ve alışkanlıkların mayalanmasına da sebep olur. İbn Haldun ise ruhsal şiddetin neden olduğu bu tehlikelere çarpıcı bir belirleme ile dikkat çeker. Ona göre ruhsal baskı ve şiddet ortamında yetişen çocuklar dürüst ve açık fikirli insanlar olmak yerine cezalandırılma korkusu altında, şahsiyetleri ezilmiş, ikiyüzlü, zayıf kişilikli ve hilekâr tipler hâline gelirler. Zamanla bu davranışlar, onlarda bir alışkanlık ve karakter hâlini alır. Gerçekten baskı ve şiddet, çocuğun özgür gelişimi üzerinde olumsuz etkiler icra ederek insanların karakter ve ahlak bozukluğuna sebep olabilecek ciddi bir pedagojik yanlıştır.

Bireyin beslendiği kültürel yapı şiddet duygusunu ne kadar besler?

Kültürel yapı, toplumun günlük hayata yansıttığı baskın yaşam tarzını temsil eder. Toplumsal yapı bu karakteriyle bireylerin değer ve alışkanlıkları ile onların zihniyet dünyalarında etkin bir role sahiptir. Kültürü, popüler değerleri öne çıkaran bir toplumda vatandaşların ve özellikle de çocuk ve gençlerin bu değerlerin rüzgârına kapılmaları kaçınılmazdır. Kısa yoldan kazanmayı, kısa sürede tanınır ve şöhret olmayı başarı kriteri olarak ön plana çıkaran popüler kültür, elbette bu baskın karakterinde emek ve çalışmayı değersizleştirecektir. Vasıfsız ve mesleksiz kitleler giderek işte böyle bir kültürün çocukları olarak şiddete yakın ve yatkın olmanın da önemli bir öznesi olurlar.

Kültürün popüler alanları, şiddetin âdeta teşvik edildiği ve alenileştiği yerlerdir. Popüler kültür, değişen toplumun yeni değerleri ile geleneksel değerlerin çatışma alanıdır. Yeni topluma cevap veremeyen alışkanlıklarıyla gerekli vasıf dokusundan, çağa uygun bilgi ve beceriden yoksun insanların yaşadıkları tatminsizlik duygusu, popüler kültürün üzerinde kendine yer bulduğu ve geliştiği önemli bir olgudur. Medya, kendi çıkar ve hedefleri doğrultusunda bu alanı çok iyi doldurmaktadır. Vasıfsız ve mesleksiz kitlelerin adam yerine konulma ve başarılı olma duyguları medya marifetiyle isteriye dönüştürülürken, bu insanların dil ve ifade biçimleri hiç de kendilerinin olmayan, kendi hâllerini yansıtmayan söyleme yükseltilir. Böylelikle insanlar, içine yuvarlandıkları popüler heyecan ve özlemlerle gerçek sıkıntıları yerine başkalarının olan bünyesel ve sosyolojik elem ve acıların ardından savrulurlar.

nŞiddet konusunda medyanın nasıl bir rol üstlendiğini düşünüyorsunuz? Yine medyanın şiddete etkisi bağlamında, şiddet unsurlarının çok kullanıldığı film ve dizilerin daha çok izlenmesini nasıl açıklıyorsunuz?
Medya, kültürel yapının en karakteristik kurumudur. Günümüz toplumlarında da artık büyük ölçüde kültürel işlevi baskın bir belirleyici rol ve işlev üstlenmektedir. Çünkü medya; kültür yayan, kültür üreten bir mekanizma olduğu kadar bir teknolojidir. Bu teknolojinin istenen olumlu sonuçlara aracı olması, onun kültür üretme işleviyle paralel gitmesine bağlıdır. Ancak bu uyum ve paralellik elbette ki medyanın ait olduğu toplumdan, toplumsal ve insani gerçeklerinden soyutlanarak üretilemez. Anlatılmak istenen şudur: Eğer toplumlar medyanın ön gördüğü iletişim alışkanlıklarını zaman içinde gerçekleştirmediyse, medya ile gelen ve yaratılan kültür; geldiği toplumda farklı bir etki, amacını aşan sonuçlar üretebilecektir. Bu açıdan bakıldığında bazı toplumlar medyatik kültüre yani medya ile yaygınlaşan ve telkin edilen kültüre hazırlıksız yakalanmışlardır. Bizde ve bizim gibi toplumlarda gazete, dergi ve kitap girmeyen evlere radyo ve televizyon; radyo ve televizyon girmeyen evlere internet girmiştir. William Faulknear’ı kitaplarından okumayan, o nedenle de alegorik üslubunu bilmeyen kitleler, onun “Cehennem Sıcağında” adlı eserini televizyonda izlemeye, anlamaya çalıştılar. Ardından sökün eden “Yalan Rüzgârı”, “Dallas”, “Filamingo Yolu” ve “Kaçak” gibi Amerikan dizileriyle birlikte ekranlardan anons edilen görsel kültür ürünleri, geniş kitlelerde ve özellikle de ailelerde yetmişli yıllarda ikinci ve üçüncü dünya ülkelerinde bir kültür şokuna yol açtı.

İletişim alışkanlıkları olmayan toplumlar karşısında medyanın özel bir sorumlulukta olması gerekir. Ailenin, okulun, caminin yerine ve işlevine göz diken ve bu bağlamda çok geniş ve yaygın etkilere ulaşan medyanın sorumluluğu oldukça fazladır. Ancak Türkiye’de medyanın bu konuda yeteri kadar titiz ve duyarlı olduğu söylenemez. Siyasetten spora ve futbola kadar geniş bir yelpazede, medyanın ipleri elinde tuttuğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu toplumsal alanlarda zaman zaman ortaya çıkan şiddet örneklerinde medyanın kendisinden beklenen sorumluluğu hakkıyla yerine getirememesinin rolü inkâr edilemez.
Öte yandan görsel iletişim aracı olarak televizyon, diğerlerine oranla etkisi daha açık ve geniş, sonuçları daha belirgin olan bir medya ortamıdır. Televizyonun belirtilen bu gücü üzerinde dünyada ve Türkiye’de araştırmalar yapılmaktadır. Bu araştırmalar, şiddet içeren film ve programların özellikle çocuklar ve gençler üzerinde açık etkiler bıraktığı sonucunu vermektedir. Drama programlarında şiddet oranı çok yüksek oranda çıkmakta; bu tür programlar her saat için 7,5 şiddet olayı oranıyla ortalama %80 şiddet içermektedir. Her ne kadar öldürme sahneleri daha az ise de çocuk programları da yüksek şiddet oranı içermektedir. Çizgi filmler, televizyon programlarında en yüksek sayıda şiddet içeren çocuk programlarıdır.
Bu konudaki gözlem ve incelemelerin Türk televizyonlarında ortaya koyduğu tablo ise şudur: Haftada ortalama 600 filmin gösterildiği televizyonlarda öldürme, soygun, yaralama, şiddet sahnelerinin yanı sıra pornografik sahnelerin serpiştirildiği filmler, çocukların izleyebilecekleri saatlerde sakınılmadan gösterilmektedir. Bu programlarda 500’e yakın kişi hayatını kaybediyor; bunlardan yaklaşık 450 kişi kimyasal zehirlenme, bombalama, lazer ışınları, infilak sahnelerinde toplu biçimde ölürken benzer koşullarda topluca yaralananların sayısı da 450’dir.

Gazetelerin büyük çoğunluğunun suçluyu hoş gören ya da kurbanı suçlayan bir yorumu olmasa da şiddet haberlerinin, neredeyse hava raporlarının sunuluşu rahatlığıyla verilip kanlı görüntüleri de içererek resimlenmesi, medyanın aile içi şiddet olaylarına duyarsız kaldığını göstermektedir. Medya, bu tür haberlerde tarafsız bir görünüm sunmakla beraber böylesi haberlerin yayınlama sıklığı düşünülürse, insanlara âdeta şiddeti kanıksatan bir rol üstlenilmektedir. Yorum yapmamakla ya da tarafsız kalmakla, şiddet haberlerini gerçeğine yakın olarak sunmak arasında bir bağlantı kurmakta ve bunu da bir misyon olarak sunmaktadır. Oysa göz ardı edilen “kanlı görüntüler”, “namusunu temizledi”, “eve geç gelen kızını dövdü” ya da “kendisini aldatan karısını-kocasını bıçakladı” şeklindeki haberler, zaten gazetelerin bir yorum yapmasına meydan vermeyen haberlerdir. Namusun, temizlenmesi gereken bir şey olduğu, eve geç gelen kızın dövülmeyi hak ettiğini ima eden bu tür haberlerde medya hiçbir şekilde eğitici rol, misyon ve sorumluluk üstlenmemektedir.

Kültür endüstrisinde şiddet, yapımların popülerliğini ve meta değerini arttıran bir rol oynuyor mu?

Tam olarak böyledir ve böyle bir etkinin ciddi bir varlığından söz edebiliriz. Çünkü şiddet artık medya marifetiyle metaya dönüştürülerek kendi piyasasını oluşturmuştur. Özellikle dizi filmlerin konu benzerliği ile öne çıkan sosyal semboller, şaşırtıcı derecede benzerlik göstermektedir. Dizi aktörlerine biçilen roller ile senaryoların benzer temalarındaki nihai çözümler, husumet kültürü üzerinden tasarlanmaktadır. Husumet çevresinde gelişen her öykü; izleyenleri hasımlar, düşmanlar, kıyımlar, taraflar, karşıtlar ve karşıtlıklar, yılgınlık ve yıldırmalar, taciz ve tecavüzlerle harmanlanan toplumsal bir anafora sürükler. İtiraf edelim ki bütün bunlar yabancısı olmadığımız bir hayatın gerçekleridir. Bu gerçeklerle hedef kitlenin gerçeklerini buluşturma kolaylığı, şiddetin hızla metalaşmasının başlıca sebebidir. Herkesin kendinden bir şeyler bulduğu ekran öykülerinde, izleyicileri kendi toplumsal ve dünyevi konumuna razı ve teşne olmayı pekiştiren güçlü bir söylem zerk edilir beyinlere.

Şiddetin meta değeri bundan böyle kendi başına bir sektöre vücut vermiştir. O nedenle şiddet içeren filmler yerine şiddet içeren yapımlar ve bunun arkasında da koca bir şiddet sektörü vardır. Takip ve izlenme oranları esasen şiddet üreten programların meta değerini ölçmekte, piyasa göstergeleri üzerinden sektör kendi alanını her geçen gün genişletmektedir. Bunun elbette “alan razı, veren razı” bir boyutu vardır. Ancak unutulmamalıdır ki sektörle hedef kitle arasındaki ilişki iki kişi arasındaki masum bir senkronizasyon olmayıp hedef topyekûn bir toplumdur.

Şiddete maruz kalan kişilerin ruh hâlleri nedir? Şiddetin insan ruhunda bıraktığı izinden bahseder misiniz?

Bu olgu, kişilerin nasıl ve ne tür bir şiddet ortamında yaşadıkları ile açıklama bulur. Aile, sokak, iş yeri, eğitim kurumları, siyaset kurumu, spor ve eğlence mekânları gibi toplumsal yaşam alanlarında üretilen şiddet, söz konusu ortamlarda farklı tepki ve etkilere yol açabilir.

Buna rağmen büyük ölçüde birbirine benzer tutum ve davranış örneklerinden söz etmek mümkündür. Bunlardan bazıları şunlardır: Güçsüzlük, güven eksikliği, küskünlük, umutsuzluk, yılgınlık, saldırganlık, husumet ve düşmanlık, kıskançlık, intikam hırsı, nevrotik ve protest taşkınlık eğilimleri, anomi ve kural tanımama.

Dünyada çok ciddi tehdit oluşturan bireysel silahlanma, Türkiye’de de her yıl çok sayıda insanın yaşamına neden oluyor. Toplumsal şiddetin önlenebilmesi bağlamında bireysel silahlanma konusunda neler söylenebilir?

Vatandaşların ateşli silahlar, kesici ve delici diğer aletler edinmeleri, “Bireysel Silahlanma” olarak tanımlanır. Bireysel silahlanmanın araçları genellikle küçük silahlardır. Tabanca, tüfek, çakı, bıçak, vb. araçlar bu kategoriye girer. Bireysel silahlanma ile devletlerin genel silahlanma süreçleri karıştırılmamalıdır. Çünkü bireysel silahlanma, bireyin tercih ve tasarrufu doğrultusunda ve yasaların izin verdiği sınırlar içinde gerçekleşir.

Bireysel silahlanmanın temel nedeni güvenlik kaygısı olarak belirtilmesine rağmen bireysel silahlanma nedenleri ülkeler bazında farklılık göstermektedir. Bazı ülkelerde iç karmaşanın ve savaşların olması (Orta Amerika ülkeleri, Irak, Afganistan, Liberya), kamu düzeninin bozuk olması, çete ve mafya tipi örgütlenmelerin günlük yaşama olumsuz tesirleri (Bolivya, Kolombiya, Brezilya), sosyal ve kültürel yönden silahlanmanın desteklenmesi (Orta Doğu, Kafkas Ülkeleri, Türkiye vs.) ya da silahlanmanın yasal bir hak olarak görülmesi (ABD’nin bazı eyaletleri) silahlanmayı artırabilmektedir. Elbette bu faktörlere psikolojik ve sosyolojik diğer nedenler de eklenebilir.

Tüm dünyada genel olarak silahlı şiddetin kurbanları sivillerdir ve her yıl barış ortamında yaklaşık 300.000 kişi cinayet ve intihar olaylarında hayatını kaybetmektedir. Bu rakam, savaş ortamındaki insan hayatı kayıplarının ortalama iki katı kadardır. Birinci Dünya Savaşı’nda toplam can kaybının %14’ü sivil iken bu oran 2. Dünya Savaşı’nda %67’ye yükselmiştir.

Dünya çapında her intihar olayına karşı dört adet adam öldürme olayı bulunmaktadır. Kuzey Amerika ve Avrupa’da ise silahlı intihar sayıları ateşli silahla adam öldürme sayılarından daha fazladır.
Uluslararası Af Örgütü’nün Türkiye Basın Açıklama verilerine göre dünya çapında her yıl 8 milyon hafif silah üretilmektedir. Her yıl 16 milyar birim cephanelik oluşturulmaktadır ki bu, dünya üzerindeki her kadın, erkek ve çocuk için ikiden fazla mermi anlamına gelmektedir.

Bireysel silah kullanıcılarının çoğu erkeklerdir, fakat bireysel silahlı şiddetin başlıca kurbanları da yine -ve özellikle- 14 ile 44 yaş arasındaki erkeklerdir. Kadınlar -özellikle aile içi şiddet nedeniyle- bireysel silahlı şiddetten en fazla zarar gören kesimdir ve aynı zamanda en az hafif silah kullanan kesimdir. Silahlar genellikle genç insanlar tarafından; cinayet, yaralama ve intihar olaylarında kullanılmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre özellikle 15–25 yaş arasındaki gençlerde silahla intihar olaylarında bir artış görülmektedir. Bireysel silahlanma, beraberinde daha çok “bireysel silahlanmayı” ve “ölümü” getirmektedir.
Türkiye’deki bireysel silahlanma gerçeğine baktığımızda, bireysel silahlanmanın yaygın olduğu ülkelerden biri de Türkiye’dir. Türk toplumunda genel olarak silah edinmeye karşı sempatik bir tutum bulunmaktadır. Bu durumun oluşmasında kültürün, şiddete ve silaha yatkınlık yaratan, silahı kanıksamayı doğuran toplumsal öğeleri etkili olmaktadır. Silahlı oyunlar ile silahı ailede ve toplumsal çevrelerde bir prestij öğesi olarak telkin eden anlayış, içten içe silah sempatizanı bir kültür üretir. Erkek çocuklara genelde oyuncak silah alınması, çocuk oyunlarında silahlı senaryo denemeleri, çocuğun silaha olan heveslerini teşvik etmede etken olup onu besleyebilmektedir. Bununla birlikte medyanın silaha ve şiddete dayalı programları, silahlı kahramanların şiddeti teşvik eden ve özendiren senaryoları silahlanmayı özendirmektedir. Ayrıca toplumda belli statüye sahip kimselerin silahlarını teşhir etme eğilimleri ile usulsüzce kullanma merakları, toplumda teşvik edici bir rol oynamaktadır. Meskûn mahalde, düğün ve eğlence ortamlarında havaya ateş etmekte hiçbir sakınca görmeme gibi cüretkâr tavırların böyle bir toplumsal deneyimden cesaret aldıkları hususu gözden uzak tutulmamalıdır. Sosyal yaşamda kendi bireysel performansları ile bir statü edinemeyen bireylerin çevrelerinde saygı ve prestij sağlamada kullandıkları silaha, aynı zamanda caydırıcı bir işlev üzerinden de sahip olunur.

Hocam siz de sosyolojinin birçok alanında bu konularla ilgili çalışmalar yapıyor ve dersler veriyorsunuz. Bir akademisyen olarak şiddetin çözümünü neye bağlıyorsunuz? Şiddeti hayatımızdan nasıl çıkarabiliriz?

Kuramsal ve ansiklopedik boyuttaki bu ayrıntılar bizlere şiddetin anlaşılmasında olduğu kadar şiddete bağlı sonuçların denetimi hususunda iki önemli detay ortaya koyuyor. Birinci husus şiddet, insan doğasında var olan potansiyel güç ya da bir haslettir. İkinci husus ise şiddetin potansiyel varlığının dışa vurma kabiliyetine sahip oluşudur. Sosyologlar, bu işlev üzerinden şiddetin öğrenilebilir bir eğilim olduğunu kabul etmektedir. Bu iki hususu gerektiği gibi kavramadan şiddete çözüm bulma, toplumsal sonuçlarını kontrol altına alma konularında etkin sonuçlara yönelmek biraz zordur.

İtiraf edelim ki “içimizdeki çocuk” benzetmesinde olduğu gibi “içimizdeki şiddet” potansiyeli ile yaşıyoruz. Doğumla birlikte ailede başlayarak hayat boyu devam eden yaşam alanlarımızın bize sunduğu sosyal koşullar, bu potansiyelin imkân ve sınırlarını da belirler. Günün birinde koşullar, kendisinden hiç beklenilmeyen kişilerin şiddet öznesi olarak ortaya çıkmasına sebep olabilir. Nitekim tanık olduğumuz, duyup işittiğimiz birçok şiddet olayının arka planında böyle bir nedensellik görebiliyoruz.
Şiddetin öğrenilebilir olduğuna ilişkin tezler toplumsal çevre ve ortamların şiddet üretmedeki rolünü ortaya koyarken aynı zamanda şiddetin önlenebilir ve denetlenebilir oluşuna ilişkin umutları da güçlendirmektedir.

Bu durumda artık neyle mücadele edeceğimizi biliyoruz demektir. Çünkü bu tez, şiddetin toplumsal bir kökenden, toplumsal bir çevreden kaynaklandığı düşüncesini öne çıkarır. O hâlde soru şudur: Şiddetin filizlendiği, giderek arttığı ve yaygınlaştığı toplumsal çevrelerde neler oluyor? Ailede, okulda/eğitimde, medyada, siyasette, sosyal hayatta yanlış ve eksik olan nedir? Toplumun temel toplumsal kurumlarını muhatap alan bu soruyu sormakta haklıyız çünkü eğer bu ortamlarda her şey yolunda olsaydı muhtemeledir ki bu konudaki şikâyet ve endişelerimiz ciddi boyutlarda seyretmeyecekti. O hâlde yine bir soruyla devam edelim: Eksik olan nedir? Nerede yanlış yaptık da ailede, sokakta, okulda, medyada, siyasal ve sosyal hayatın her alanında şiddet olayları yaşanıyor?

Artan şiddet olaylarının sosyolojik tabanında değişim rüzgârları karşısında korunaksız kalan bir toplumun yaşadığı kültür çatışması ve bunun yol açtığı kültürel boşluğun çok önemli bir yeri vardır. Mevcut değerlerin çaresiz kaldığı anaforda yeni bir değer üretemeyen toplumların şiddet dâhil birçok toplumsal sorunla karşılaşması kaçınılmazdır. Eğer yeni değerlere hazır olmazsanız, adapte olamazsanız eski ve yeni değerler arasında sıkışıp kalırsınız; bunalmaya, sorunlar yaşamaya başlarsınız. Bizim gibi ülkelerde değişime hazır olmamaktan kaynaklanan sorunlar yaşanmaktadır. Değişime hazır olmak demek, o yeni değerlerin şekillendirdiği vasıf dokusuna sahip bireyler hâline gelmek demektir. Eğer hâlâ 19. ve 20. yy değerleri ile mesleğinizi icra etmeye çalışırsanız, yani meslek seçiminde de böyle bir süreçte kalır, yeni toplumun ön gördüğü değerler çevresinde kendi vasıf dokunuzu geliştirmezseniz elbette işsiz kalacaksınız. Bir kültür boşluğu ile tempo kazanan ve özellikle de genç kuşaklar için riskler ve sosyal tuzaklarla dolu bir kültür ortamında yaşıyoruz. Unutulmamalıdır ki artık okulla ev arasında gidip gelirken yaptığı yaramazlıkları anne-babalara ileten komşuluk ve komşular, eşler ve dostlar artık yok. Eskiden gençler sağlıklı komşuluk ilişkilerine, sağlam ve sağlıklı ilişkilerin aileler arasında yarattığı dostluklara, ailelerinin genişleyen samimi dostluk çemberine güvenirlerdi. Çoğu günümüz gencinin bu bağlamda sırtlarını dayayacak bir şeyleri yok artık.

Kültürel boşluk her zaman başta medya olmak üzere değerleri meta üzerinden düşünen ve tasarlayan odakların iştahını kabartan bir alana yol açmıştır. Kültürel boşluğun dramatik sonuçlarını yaşayanların başında aile ve gençler gelmektedir. Ailedeki sorunlar eğitimle pekişerek yaşam boyu devam ediyor. Beklentilerin aksine eğitim ilginç ve dramatik bir biçimde şiddetin sosyal yürüyüşünde önemli odaklardan biri durumundadır. Her iki eğitim ortamının (aile ve okul) baskıcı ve müdahaleci terbiye (eğitim) ve sosyalleştirici çarkları, genç kuşakların kabiliyetlerinin kendi tabiatı ve beklentileri üzerinde gelişmesini engelleyici bir etki oluşturmaktadır. Bu belirleme ile şiddet konusunun en çarpıcı bir sosyolojik tespitini yapmış oluyoruz. Durumu şöyle bir önerme ile açmak isterim: Türkiye’de gençler istediği eğitimi almıyorlar. İstenilen eğitimden kastedilen, onların kendi kabiliyet, performans ve beklentileridir. Daha açığı, genç insanların doğasındaki özel yeti ve yetenekleri, ailede başlayan müdahaleci ve baskıcı eğitimin etkisi altında şekillenir. Sosyo-ekonomik ve kültürel kökene bağlı olarak çocuklar büyük ölçüde kendilerinin değil de anne-babaların istediği eğitime ya da mesleğe yönlendirilir. Yanlış eğitim ve meslek seçimi üzerinden gelen mutsuz bir evlilikle birlikte devam eden süreçte gençlerin yaşamında şöyle bir kısır döngü ortaya çıkıyor: İstemeyerek ve gönülsüz olarak çalışılan bir meslekte işe başlanıyor. Bu kez evinde olumsuzluk ve mutsuzluk çarkı işlemeye başlıyor. Evde mutlu olmadan, rahatlamadan, dinlenmeden ertesi sabah işe gidiyor, iş yerinde ise simgesel ve ruhsal her türlü yıldırma ile karışık sorunlar yaşanıyor. Bu süreçte nice kabiliyetli insanlar iş ve mesleki hayatının müdahale ve yıldırma (mobbing) çarklarında savruluyor.
Tahmin edileceği üzere başlangıcın çocuklar üzerindeki bu karakteristik müdahalesi eğitim ve iş hayatını da kapsayarak yaşam boyu gençlerin makûs talihi olarak kalır. Yani kabiliyetleri dışında seçilen eğitim ve meslekler, onların eş seçimi de dâhil olmak üzere hayatın her alanındaki başlangıcın bu yanlış startı altında şekillenir. Yanlış eğitim, yanlış meslek, yanlış eş seçimi vs. toplamda yanlışlıklar üzerinde kurulmuş bir ömrü ayaklarımızın altına serer. İşte şiddetin zamana yayılan sosyolojik altyapısı budur. Bir dizi yanlışların birbirini üreterek ve pekişerek geliştiği toplumsal mekân, alan ve zamanlarda mutlu olamazsınız. Bu aşamada Namık Kemal’in yukarıda alıntılanan sözünü güncelleyerek söylersek, her bir evinde, her bir sokağında, her bir mekânında çekişme ve didişme rüzgârları esen bir toplumda mutluluk ve huzur olabilir mi? Böyle bir topumda şiddet eksik olabilir mi?

Bu sosyolojik tabloda eksik olan sevgi ve hoşgörüdür. Sevgiden yoksun olan bir toplum potansiyel şiddet gerçeği ile yaşar. Sevgi yoksunluğu en çok genç kuşakları tehdit ediyor. Gençler, aileleri ve toplumla iletişim sorunları yaşıyorlar. Birçok genç için aile, geleneksel yapı ve işlevine uygun bir huzur ortamı değil kısa zamanda kendilerine kaçış alanları ilham eden bir manivelaya dönüşmektedir.

Çünkü gençler evlerinde, anne-babalarıyla mutlu değildirler. En büyük doğal sermayemiz olan sevgi, saygı ve hoşgörü öncelikle ailelerde değer kaybı yaşıyor. Sevgiyi doyasıya yaşayamayan insanların hayatında büyük bir boşluk ortaya çıkar. Bu boşluğun şu ya da bu şekilde doldurulma çabası genç kuşakları sürekli aile dışında alternatif arayışlara zorlamaktadır. Sevgiyi tatmayan, sevgi nedir bilmeyen, sevginin zenginleştirdiği bir yürekten yoksun olan genç kuşaklar, böylesi boşluğu doldurmaya talip olan her türlü girişim, söylem ve organizasyonun çekici bir hedef kitlesi hâline gelmiştir. Olguyu bu çerçevede görmedikçe şiddetin arka planını anlamak mümkün değildir. Bu durumda yetişkinlerin, anne ve babaların projektörü kendilerine çevirmeleri, sevgiyi paylaşma konusunda derin bir özeleştiri yapmaları gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki sevgiyi ve saygıyı en çok ve cömertçe üretip paylaşacağımız yer aile ortamıdır. Ancak toplumlarda artan refah düzeyi böyle bir nimetin paylaşımında aileyi âdeta kendi sosyolojisinin dışına itiyor.

Kimdir?

Bursa doğumlu olan Prof. Dr. İsmail Doğan, ilk, orta ve lise öğrenimini Bursa’da; Lisans ve Lisansüstü öğrenimini Ankara Üniversitesi’nde yaptı. Ankara Etlik Lisesi’nde üç yıl öğretmenlik, sonrasında On Dokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde Araştırma Görevlisi ve Dr. Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. 1990 yılından itibaren uzun yıllar Öğretim Üyesi olarak çalıştığı Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi’nden 2021 yılında yaş haddinden emekliye ayrılmıştır.

Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde hazırladığı, “Türk Kültür ve Eğitimine Katkıları Açısından Mehmet Tahir Münif Paşa ve Ali Suavi Üzerine Mukayeseli Bir Çalışma” adlı araştırması, belirtilen Tanzimat aydınları hakkında Cumhuriyet dönemindeki “ilk doktora tezi”dir. İsmail Doğan, Eğitim Sosyolojisi bilim dalında Doçent (1997), aynı alanda Ankara Üniversitesi’nde profesörlüğe yükseltilmiştir (2002).
Konuk öğretim üyesi olarak Gazi, Hacettepe, Ufuk Üniversitesi (Ankara), İstanbul Aydın Üniversitesi, Polis Akademisi ve Güvenlik Bilimleri Enstitüsü, Eskişehir Osman Gazi Üniversitesi ile 2014-2015 öğretim yılında Travnik Üniversitesi’nde (Bosna-Hersek) dersler vermiştir.

Eğitimin Sosyal ve Tarihi Temelleri Anabilim Dalı’nın özgün disiplinleri olan Sosyoloji, Eğitim Sosyolojisi, Türk Sosyologları, Türk Aile Sosyolojisi, Kültür Sosyolojisi, Eğitim Tarihi, Türk Eğitim Tarihi ve Eğitim Felsefesi bilim dallarının güncel ve geleneksel konularında çeşitlenen kitap çalışmalarıyla (35 adet) söz konusu alanda çok sayıda ulusal ve uluslararası makale, inceleme ve bildirileri; çeşitli bürokratik ve akademik kuruluşlarda bilim kurulu, yayın kurulu, düzenleme kurulu başkanlık ve üyelikleri bulunmaktadır.
Bursa hakkındaki çalışma ve eserleri nedeniyle Bursa Sivil Toplumu Derneği (SİVİLAY) tarafından 2010 yılı “Bursa’ya Katkı Ödülü”; Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği -İLESAM- tarafından 2011 yılı Araştırma ve İnceleme Ödülü’nü almıştır.

error: İçerik korunmaktadır !!