Bir kişi ve grubun, yaşadığı yeri can, mal, hürriyet ve nesil güvenliği endişesi ile terk etmesi veya terke zorlanması ile başlayan sürece göç; bu zoraki değiştirmeye icbar edilen insanlara da göçmen denir. Bu tanım içinde sadece otoriter devlet baskısı ve yaygın gücün zorbalıkları kadar; açlık, kuraklık, doğal afetler de vardır. Yani göç, başka bir diyara, kendini daha güvende hissedeceği yere geldiğinde aslında çıkış noktası olarak bir sonuçken; vardığı yer açısından yönetilmesi gereken bir olgudur. Bu olguyu yönetebildiğiniz kadar krizi fırsata çevirebilir veya yeni bir sorun olarak boğuşursunuz. Tarihsel genel kabul, Türklerin doğal vatanları Türkistan coğrafyasından büyük bir kuraklık neticesi batı ve güneye doğru hareketlendiğidir. Yüzyıllar süren bu göçün Asya’dan Avrupa’ya, Hint Yarımadası’ndan Kuzey Afrika’ya dünya tarihine çok önemli etkileri olduğu aşikârdır. Hunların Avrupa’ya, Babürlülerin Hindistan’a ve Oğuzların Orta Doğu ve Anadolu’ya getirdiği yeni yönetim anlayışları, disiplin ve düzenle bir medeniyet bilinci oluşumuna katkı sundukları da düşünüldüğünde bu özellikleriyle göç, aynı zamanda tarih yapıcı bir işleve sahiptir.

Yaşadığımız yer ve bunun etrafında oldukça geniş bir coğrafyaya hükmeden Osmanlı Medeniyeti’nin I. Cihan Harbi ile ortadan kaldırılması veya durdurulmasından çok önce 1699 yılında Karlofça Anlaşması ile küçülme, sınırlarından geri çekilme sürecini yaşadığını biliyoruz. Geri çekilme, Osmanlı kadim halklarının da daralan devlet sınırlarına hareketini beraberinde getirdi. Özellikle 1789 Fransız İhtilali’nin etkisiyle, imparatorluklar çağını sona erdirecek olan “ulusçuluk” akımlarının dünyada hızla yayılması ve ayaklanan her etnik grubun ana hedefinin önce Osmanlı Devlet otoritesi olması, hemen ardından ayrılıkçı, ulusçu şiddetin Müslüman halklara yönelim göstermesi, bu sürecin getirdiği olumsuz gelişmeler olmuştur. Bunu; zorbalıklar, katliamlar, baskılar, ev ve ekinlerin yakılması, hayvanların telef edilmesi izledi. Kendi otonomluğunu kazanan her ulus ise bir nevi iç temizlik politikası izleyerek, iç sınırlarında kalan, kendilerine benzemeyen kim varsa ya yok etmeye çalışıldı ya da sınırları dışına göçe zorlandılar. Çok kültürlü, çok dilli, çok renkli imparatorluklar çağı; yeni yetme, tahammülsüz ulus devletçikler eliyle hoyratça yok edildi.
Osmanlının, kendisinden önceki ataları Selçuklular gibi Asya’dan gelen kandaşlarına yönelik iskân politikasını sürdürdüğü, hatta bunu Balkanlara ve adalara taşıdığını biliyoruz. Osmanlı, atalarından farklı olarak isyan eden aşiretleri de bu iskân politikasında verimli kullanmıştır. Karamanoğulları başta olmak üzere Anadolu’da isyan eden ve birbiriyle çatışan aşiret ve beylikleri yeni feth ettiği bölgelere özellikle de Rumeli coğrafyasına iskâna ya teşvik etmiş ya da yerleşmeye icbar kılmıştır. Bununla birlikte İstanbul’un fethi ve hızla genişleyen devletin sınırları ile hem II. Mehmet (Fatih)’in kendisine hem de devlete büyük özgüven gelmiş, ülkesine yeni insanları davet etme konusunda oldukça cömert davranmıştır. Mehmet Han, dünyadaki bilim ve ilim adamlarına, tacirlere, meslek erbaplarına mektuplar, elçiler göndererek onları ülkesine davet etti. Bunların en meşhurlarından birisi olan Ali Kuşçu’yu davetidir ki bu, onun ilme gösterdiği hürmet kadar cömert tutumunu da gözler önüne serer: “Sen oradan (Semerkant) yola çık, attığın her adımı ve dahi atının adımlarını say. Buraya (İstanbul) geldiğinde hem rasathanen hem de adımlarınca akçe seni bekliyor olacak.”

Diğer taraftan Bosna’nın Fojnica şehrinde aynı ismi taşıyan Fransiyen Kilisesi’nde, Mehmet Han’ın çevre coğrafyalarda baskı gören bu Hristiyan topluluk mensuplarına bir güvence fermanının yanında nişane olarak hırkasını da gönderdiği biliniyor. Ahidnâme, hâlâ bu kilisede muhafaza ediliyor ve rahipleri tarafından özenle korunup, saklanıyor.

1463’ün 28 Mayıs’ında yazılan Fatih Mehmet Han’ın Ahidnâmesinde;
“…Ben ki Sultan Mehmed Han’ım, halkımın tamamına ve devletimde üst düzeyde bulunanlara malum olsun ki, işbu fermanımla Bosna rahiplerine lütfumu artırıp yeri ve göğü yaratan Allah’ın hakkı için, ulu Peygamber hakkı için, yüz yirmi dört bin peygamber hakkı için ve kuşandığım kılıç hakkı için şöyle buyurdum:
Bu kişilerin yaşadıkları yerlere ve kiliselerine kimse mani olmayacak, sıkıntı vermeyecek ve herkes yerinde kalacaktır. En başta yüce hazretim bulunmak üzere vezirlerimden ve kullarımdan ve halkımdan hiç kimse bu kişilere, canlarına, mallarına ve kiliselerine taarruz etmeyecek, onları incitmeyecek ve dahi bunların dışarıdan topraklarımıza gelerek buraya yerleşmelerine mani olunmayacak. Taa ki ricale uysunlar, haksızlığa meyletmedikleri sürece din, can ve mal emniyetleri bize emanettir.

Yukarıda bahsi geçen kişiler için himmet buyurup lütfettiğim bu fermanımda yazılı olanlara muhalefet etmeyenler bana iyi bir şekilde hizmette bulunmuş ve emirlerime uymuş olacaklardır.”
İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948 tarihli kararıyla ilan edildiği düşünülürse ondan 485 yıl önce verilen Fatih Ahidnâmesi’ndeki güvencelerin değeri daha iyi anlaşılacaktır.

Elbette bunları yazmamızın bir sebebi var ve ona daha sonraki satırlarda geleceğiz. Fatih’ten yalnızca 10 sene sonrasında, Endülüs Emevî Devleti’nin yıkılması ve Hristiyanlar dışında tüm inanç mensuplarının kılıçtan geçirilmesiyle başlayan, gerileme dönemi ile hızlanan Osmanlıya gelen göçleri ve sonrasındaki süreci kabaca sıralayalım;

  • 1492 yılında on binlerce Yahudi ve Müslüman İspanyol engizisyon ve katliamlarından kurtarılarak Osmanlı topraklarına taşındı.
  • 1709 yılında İsveç Kralı Şarl ve beraberindeki iki binin üzerinde hamiyetinin gelmesi.
  • 1848’de iç savaşı kaybeden Macar Prensi Lajos Kossuth ve beraberindeki üç binin üzerinde mahiyetinin sığınması.
  • 1856 – 1864 yılları arasında Rus işgali ve katliamlarından kaçan iki milyonun üzerinde Kuzey Kafkasya halkları ve Kırım Tatarları sürüldü.
  • 1878 – 1912 yılları arasında Bulgaristan’dan 350.000 Türk’ün göç etmek zorunda kalması.
  • 1917 Bolşevik Devrimi’nin ardından Vargel’in 135 bin kişilik taraftarıyla Osmanlıya sığınması.
  • 1922 – 1938 yılları arasında Yunanlıların Lozan’da mübadele isteği ile nüfus değişiminin yapılması ve 384 binin üzerinde Müslüman’ın Türkiye’ye gelmesi.
  • 1923’ten II. Dünya Savaşı’na kadar Balkanlardan 800 bin Müslüman’ın ülkemize göç etmek zorunda kalması.
  • 1950 – 1951 yılında, Bulgaristan’dan gelen 154 bini aşkın göçmenin Türkiye’ye sığınması.
  • 1968 – 1979 yılları arasında da “Türkiye-Bulgaristan Yakın Akraba Göçü Anlaşması” çerçevesinde 116.521 kişi Türkiye’ye göç etmiştir. Bu anlaşma dışında da aynı tarihler içinde yine 130 bin kişi daha Türkiye’ye gelmiştir.
  • 1984’e gelindiğinde Tudor Jivkov, asimilasyonun yeterince hızlı ilerlemediğini düşünüyordu ve 1984’te sert asimilasyon dönemini başlattı. Camiler ibadete kapatıldı. İsimler değiştirildi, mezar taşlarındaki Müslüman isimleri bile değişime uğradı ve Belene Kamplarında Müslüman azınlık işkencelere maruz kaldı. Dönemin Başbakanı Turgut Özal “Açık Kapı” politikası izleyeceğini NATO toplantısında dile getirdi. Bunu Bulgar faşist rejimi de destekleyince 1989’a kadar 475 binin üzerinde göçmen ülkemize geldi.
  • 1988 yılında Saddam rejiminin Kürtlere uyguladığı kimyasal katliamlardan kaçan 51 bin 542 kişi.
  • 1991 yılında ABD ve Müttefiklerinin Irak’ın işgali ve Saddam’ın devrilmesi ile sonuçlanan 1. Körfez Savaşı’nın kaotik ve güvensiz ortamından kaçan 467 bin 489 kişi.
  • 1992 – 1998 Bosna Savaşı’ndan kaçan 20 binin üzerinde savaş mağdurunun kabulü.
  • 1999 yılında Kosova’da meydana gelen olaylar ve Sırp çetelerinden hayatını kurtarmaya çalışan 17 bin 746 kişi.
  • 1999 – 2000 yıllarında Makedonya’da, Sırp ve Arnavut kökenlilerin çatışması ve güvensiz ortamdan kaçan 10 bin 500 kişinin gelişi.
  • 2011 Nisan ayında Suriye’nin Dera şehrinde ortaokul çocuklarının duvarlara yazdığı özgürlük taleplerini içeren sloganlara müteakip, Esad Rejimi’nin kendi halkına, göstericilere gerçek mermi kullanarak karşılık vermesi ve protestoların yoğunlaştığı şehirlere varil bombaları atmasıyla başlayan iç savaşa; ABD, Fransa, İran ve Rusya’nın dâhil olmasıyla “Vekâletler Savaşı”nda, arada kalan halkın Türkiye sınırına hareketi başladı. Bugüne kadar rejimden veya IŞID, PYD/PKK, El Nusra, Haşti Şabi gibi terör örgütlerinden kaçarak ülkemize sığınanların sayısı 4 milyonu geçti.
  • 2021 yılında ise zaten azar azar olan Afgan göçü ise, ABD’nin on yıllardır süren işgalinin ardından ani bir karar ile mücadele ettiği ve terör örgütü olarak tanımladığı Taliban ile anlaşması ve akabinde Afganistan’ı, Taliban ve dolaylı olarak Peştun azınlığa terk etmesi bu ülkeden göçü hızlandırdı. Bugün ülkemizde yarım milyona yakın Afgan göçmen var.
  • 2022 yılında Rusların Ukrayna’ya saldırmasının ardından Türkiye’ye gelenlerin sayısı 55 bine yaklaştı.

Orta Asya Türki Cumhuriyetlerinden gelenler, İran rejiminden kaçmış olanlar, Afrikalılar, Mısır’da seçilmiş hükûmetin bir darbeyle devrilmesi sonucu kaçanlar, ülkemizde okuyan öğrenciler ve çalışma izni ile Uzak Doğu’dan Türkiye’ye gelen yabancıların sayısının bugün 6,5 milyonun üstünde olduğu tahmin ediliyor. Sadece ülkemize öğrenci vizesiyle gelenlerin sayısı ise 125 bin civarındadır. Bunun yanında son 3 yılda AB ülkelerinin 6 milyon mülteci aldığını da ekleyelim.

Yukarıdaki kaba kronolojiye baktığımızda ki kaba dememizin sebebi; tarihte Girit başta olmak üzere diğer adalardan, Sudan ve Etiyopya’dan tarım işçisi olarak ülkemize yerleştirilenler, son 30 yıldır da Gürcistan ve Romanya’dan mevsimlik işçi olarak ülkemize gelenler vb. bu tabloda kendine yer bulamadı. Burada belirtmek istediğimiz, Anadolu tarihine baktığımızda bunun aynı zamanda bir göç tarihi olduğu gerçeğini vurgulamaktır. Anadolu nasıl göçlerle yoğrulmuş bir coğrafya ise Türkiye Cumhuriyeti de bir göç kuşağının etiyle, tırnağıyla, kanıyla, canıyla tutunduğu bir yerdir. Bu sebeple Türk milletini oluşturan unsurlar etnik aidiyetten çok bir millet şuuruna sahiptir. Göçmenlik ve göç hikâyeleriyle büyümüş her nesil gibi kaderimiz yine değişmedi ve göç hikâyeleri devam ediyor. “Alamanya Acı Vatan” dedikleri gibi sadece biz göç almadık, göç de verdik. AB ülkelerinde 5.5 milyon Türk vatandaşı yaşıyor. Hatta öyle ki bugün ülkemizde yaşayan insanların %67’si doğduğu yerde yaşamıyor. Köyden kente göçün hızlandığı 1950 sonrası artık tarıma dayalı bir ekonomimiz yok. Tarımda veya kırda yaşayan insan sayımız %20’lerin altındadır.
Bugün dünyada 85 milyona yakın insan göçmen konumundadır. Birleşmiş Milletlere üye 193 ülke olduğu düşünüldüğünde bu göçmenlerin %4,5 gibi önemli bir oranının ülkemizde bulunması gerçekten büyük bir rakamdır. Türkiye II. Cihan Savaşı’ndan sonra dünyanın gördüğü en büyük göç hareketine maruz kaldı. Kendi göç tarihine ve demografik yapısına baktığımızda, kolayca üstesinden geleceğini söyleyebileceğimiz yoğun insan akınına karşı oluşan tepkilere bakınca, millî hafızanın günümüze kısmen yansıdığını görürüz. Çünkü her dönemin ve devrin kendine münhasır şartları var.

Öncelikle insan, bilmediğinden korkar. İnsan, karanlıktan, koyuluğundan dolayı değil; göremediği bilinmez korkularını dürtüklediği için korkar, fobileri oluşur. Göçle gelen insanların dilini, akrabalık ilişkilerini, neye kızıp neye öfkelendiklerini ve kısmen kültürlerini yabancıladığımız için çekiniriz. Diğer taraftan Cumhuriyet tarihimizin uzun bir dönemi Arap düşmanlığı ve nefreti körüklenerek geçtiği için Suriye göçmenlerine bu bilinçaltının yansımaları olmuyor değil. Söz gelimi en büyük 3 metropol şehrimizin işlek caddelerinde neredeyse tüm mağaza isimleri ve reklam panoları Batı dillerindedir ama insanlar Arapça tabeladan rahatsız olur.

Elbette ekonominin bozulduğu her durumda ve her coğrafyada ilk göze batanlar göçmenler olur. İşsizlik, salgın hastalıklar, kültür yozlaşmasının faturası hep göçmenlere kesilir. Bizde de aynısı oluyor COVID-19 Pandemisiyle sarsılan dünya piyasaları, elbette bundan bağımsız olmayan Türkiye’yi de etkiliyor. Satın alma paritesindeki her düşüş göçmen karşıtlığını yükseltiyor. Peki, gerçekten öyle mi? Dünyaya göz attığımızda göç alan ülkeler daima gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerdir. Göç, ekonomik kalkınmayı hızlandırır; tabii göçü yönetebildiğiniz ve özgüveniniz oranında… Sultan Fatih Han döneminde demografik yapı gözetilerek yapılan iskân politikalarının başarısı, sarsılmaz devlet otoritesi kadar bu özgüvenle ilişkilidir. Göçmenin, genelde iki karakteri hep göze batar. Biri çok çalışıp, az harcar ve sürekli ev, arsa, tarla, bağ, bahçe sahibi olmaya gayret eder. İkincisi ise, çok çocuk sahibi olmaktır. Aslında her ikisi de insanın doğasının gereği olarak geldiği bu toprakta kök salma gayretinin bir parçasıdır. Şu dükkân, bu bahçe, bu semtteki ev, “Filanca mahallede arsam var.” demek aslında “Ben de artık burada mal mülk sahibiyim bakın, bu sahipliklerimle ben bunu hak ettim.” demektir. Çok çocuk da aynı şekilde, yarın onlar büyüdüklerinde dünürleri, gelinleri, damatları, onların akrabaları ile sağlanan her irtibat, göçmeni, geldiği topluma bağlamanın, kabul görme aparatlarının bir parçasıdır.

Konu uzun, yer dar. Amerikalı psikolog Abraham Maslow tarafından 1943 yılında yayınlanmış bir çalışmada “İhtiyaçlar Pramidi” ortaya kondu. Buna göre insan, ilk önce can ve malını kurtarmak veya güvenceye almak, sonra karnını doyurmak daha sonra giyinmek ve ardından da barınmak ister. İlk 4 sıralamanın ardından ise bulunduğu toplumda kabul görmek, inanç ve kültürel değerlerini yaşatmak ister; eğitim, sağlık, fırsat eşitliği, hukuksal eşitlik vb. ihtiyaçlarını devam ettirir… Türk toplumu olarak bizler, meşhur Maslow teorisi veya Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin ilk 4 ayağında çok iyiyiz. Hatta uluslararası yardım kuruluşlarımızın da bu konudaki başarısı su götürmez bir gerçek. Çünkü bizler, kapımıza gelen kanlımız da olsa korur, aç görsek doyurur, çıplak görsek giydirir, ayazda kalmışı ise barındırırız. Fakat iş, kişinin hak arayışına destek olmaya, topluma eşit ve adil şekilde katılımı konusunda uyum süreçlerine desteğe geldiğinde ne yazık ki aynı başarıyı gösteremiyoruz. Bunun sebebi ise Maslow hiyerarşisindeki ilk 4 basamak toplumumuz tarafından Allah (cc) rızası olarak görülüp destek olunurken; hak arayışları, eşitlik talepleri, uyum çalışmalarına el vermek bu kapsamda kabul görmez.

Oysa göç dediğimiz olgu genelde üç aktörlüdür. Bunlar; muhakkak ki ilk önce göçmenin varlığı, ardından göçmenin içine geldiği Yerli Halk ve Kamu Otoritesi (devlet) ile oluşan üçlü Göç Yönetimi dediğimiz sac ayaklarıdır. Devletimiz kamu hizmetlerine erişim açısından ciddi olanaklar sağladı. Göçmenler geldikleri topluma uyum konusunda istekli fakat bizler galiba “Yerli Halkı” ve süreçler konusunda onları bilgilendirip, uyum çalışmalarına dâhil etme noktasında geç kaldık. Bu geç kalmışlığa bazı ırkçı tavırlarıyla bir kısım siyasilerin dâhil olması ve sürecin politize edilmesi inanın hiç de iyi olmadı.

Bugün yaşadığımız sıkıntıların önemli bir kısmı işte bu politize davranışlar ve yerli halkın uyum süreçlerine katılmasındaki gecikmişliğimizdendir. Yoksa göçmenler ne ekonomiyi kötü etkiler ne de geleceği daha karanlık kılar. Öyle olsaydı bugün Türkiye olmazdı.

error: İçerik korunmaktadır !!