Türk-Yunan İlişkileri Hakkında Röportaj

Türk-Yunan İlişkileri Hakkında Röportaj

Türkiye ile Yunanistan ilişkilerindeki sorunlar geniş ve derin bir tarihî geçmişe sahiptir. Yunanistan’ın bağımsız bir devlet olmasıyla birlikte Osmanlı Devleti ile aralarında başlayan anlaşmazlıklar, Lozan Barış Antlaşması ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne devredilmiştir. Lozan’da, Türkiye ile Yunanistan arasındaki sorunlara getirilen çözümler, Yunanistan’ın tek taraflı uygulamaları ile kalıcı olamamış ve iki ülke arasında inişli çıkışlı bir durum seyredilmiştir. “Türk-Yunan İlişkileri” konusunu ele aldığımız bu sayımızda, konuyla ilgili olarak T.C. Dışişleri Bakan Yardımcısı Sayın Yavuz Selim KIRAN ile bir röportaj gerçekleştirdik. Bakan Kıran, iki ülke arasında gündemde olan sıcak gelişmeler hakkında dergimize önemli açıklamalarda bulundu.

Sayın Bakanım Türk-Yunan ilişkilerinde belli konular etrafında uyuşmazlık, kriz ve çatışma eksenli kronik sorunlar sürekli kendini tekrar eden bir görüntü veriyor. Bu uyuşmazlıkların altında yatan temel sebebe baktığımızda neler söylenebilir?

Uluslararası sistemde köklü değişimlerin yaşandığı bir döneme hep birlikte şahitlik ediyoruz. Bu dönüşümü yaşarken, dış politikanın da giderek daha çok paydaşlı bir alan hâline geldiğini görüyoruz. Küresel sahnedeki aktörler çeşitleniyor ve zenginleşiyor.

Yerli Düşünce Dergisi’nin, bu çok paydaşlı ve çok aktörlü dış politika sahnesinde; ele aldığı konularla, sunduğu perspektifle fikir ve kültür dünyamıza önemli bir katkı verdiğini, yeni bir soluk kazandırdığını en başta söylemek istiyorum.

Bugün Türkiye olarak çok sayıda meseleyle aynı anda ilgilenmek, bunlara çözüm bulmak durumundayız. Bölgemizin geleneksel sınamalarına; düzensiz göç, iklim değişikliği, Ukrayna savaşının da etkisiyle derinleşen enerji ve gıda krizleri gibi yeni ve asimetrik tehditler eklenmiş durumda.

Bu genel manzara içinde; Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliğinde, Sayın Bakanımızın yönetiminde, millî güç unsurlarımızı oluşturan binlerce yıllık devlet geleneğimizle, 2023’te 100. yıl dönümünü kutlayacağımız Cumhuriyet birikimimizle ve beş asırlık Hariciye tecrübemizle, dış politikamızda bir sıçrama yaşıyoruz.
Dış politikada etkinliğimizi artırırken, bölgemizde ve ötesinde barış, istikrar ve refah halkasını nasıl daha fazla büyütebiliriz arayışındayız.

Kimsenin hak ve menfaatlerinde gözümüz yok. Ancak Türkiye’nin, Türk milletinin, Kıbrıs Türkü’nün hak ve menfaatlerini de kimseye çiğnetmeyiz.

Yunanistan’la aramızdaki uyuşmazlığın arka planına baktığımızda, meselelerin tek tek detayına girmeden aslında üç temel sebepten söz etmemiz mümkün.

Her şeyden önce, Yunanistan’ın maalesef yıllardır inatla ve ısrarla sürdürdüğü bir inkâr politikası söz konusu. Örneğin Ege’deki sorunların varlığını veya Batı Trakya’daki soydaşlarımızın Türk kimliğini inkâr ediyorlar.

İkinci olarak Yunanistan bir gerginlik politikası izliyor. İş birliği ve iyi komşuluk ilişkileri yerine, eline her fırsat geçtiğinde gerginliği tırmandırmayı tercih ediyor. Gün geçmiyor ki Yunan makamları ülkemizi hedef almasınlar, sosyal medyada veya başka platformlarda kışkırtıcı bir eylemde, düşmanca bir söylemde bulunmasınlar.

Üçüncü olarak ise, bunu yaparken de gidip Amerika Birleşik Devletleri’nin veya Avrupa Birliği’nin arkasına saklanıyorlar. Dolayısıyla, Yunanistan bir hedef saptırma anlayışıyla, böyle bir kompleksle hareket ediyor.
Miçotakis’in son Amerika ziyareti sırasında kendisine verilen Kongre platformunu nasıl kullandığını, daha doğrusu nasıl istismar ettiğini hep birlikte gördük. Kongre üyelerine ülkemizi şikâyet etti, F-16 tedarik ve modernizasyon programımızı engellemeye cüret eden ifadelerde bulundu.

Bir NATO müttefikimiz olan ABD, başka bir NATO üyesinin Başbakanını Kongre’de konuşturuyor; o da çıkıp, Karadeniz’den Kafkasya’ya, Suriye’den Libya’ya, Afrika’dan Balkanlara her coğrafyada bölge ve dünya barışına katkı sağlayan, insani meselelere çözüm bulmaya gayret eden, 70 yıldır NATO üyesi, ittifakın en büyük ikinci ordusuna sahip, harekât ve misyonlara en fazla katkı veren beşinci ülkesi Türkiye’ye sataşıyor.
Bunun artık akılla ve izanla izah edilebilir bir yanının kalmadığını, bu şımarıklığın, inkâr, gerginlik ve hedef saptırma politikalarının devam etmesine çok uzun süre izin verildiğini en başta Yunanistan’ın dostu olduğunu söyleyenlerin teslim etmesi gerekir.

Türk-Yunan ilişkilerinde Kıta Sahanlığı ve Hava Sahası konusu gündemdeki sıcaklığını korurken, özellikle Doğu Akdeniz özelinde Münhasır Ekonomik Bölge ve yine buradaki Kıta Sahanlığı konularında da karşılıklı adımlar atılıyor. Her iki ülkenin savı ve gelinen son nokta nedir?

Biraz önce Yunanistan’ın Ege sorunlarını inkâr ettiğini söyledim. Ege Denizi’nde birbirleriyle hukuken doğrudan irtibatlı bir dizi ihtilaf var.

Bunları beş ana başlık altında toplayabiliriz. Birincisi, kara sularının ve hava sahasının genişliği. İkincisi, kara sularının ve kıta sahanlığının sınırlandırılması. Üçüncüsü, Doğu Ege Adalarının gayriaskerî statüsünün ihlali. Dördüncüsü, Ege’deki ada, adacık ve kayalıkların aidiyeti. Beşincisi de, FIR, NAVTEX ve Arama Kurtarma gibi hizmet sahaları.

Bir meseleye çözüm bulmak için öncelikle ortada bir sorunun olduğunu tespit ve kabul etmek gerekir. Ege’de beş temel sorun var diyoruz. Bunları somut, açık, şeffaf bir şekilde ortaya koyuyoruz.
Peki, Yunanistan ne yapıyor? Birbirleriyle bağlantılı bu ihtilafları yok sayıyor. Tek sorununun kıta sahanlığının sınırlandırılması olduğu gibi sahadaki gerçeklerden kopuk bir tezi öne sürüyor.

Biz ise birbiriyle bağlantılı tüm Ege ihtilaflarının bir bütün olarak ele alınmasını ve bunlara, uluslararası hukuk çerçevesinde, samimi, dürüst ve anlamlı bir diyalogla çözüm bulunmasını savunuyoruz.
Yunanistan, daha sorunların tespiti aşamasında samimi ve dürüst değil. Sorunları konuşarak, diyalog yoluyla çözmek yerine, bizi şikâyet etme derdindeler. Türkiye’ye karşı suni ittifaklar kurmaya, AB ve ABD’yi kullanmaya teşebbüs ediyorlar.

Böylece Ege ve Akdeniz’deki maksimalist ve gayri hukuki iddialarını empoze edebileceklerini zannediyorlar.
Bunların boş ve beyhude çabalar, hüsranla sonuçlanacak hayaller olduğunu aslında Yunan tarafı da gayet iyi biliyor. Ama nedense bu yanılgıdan vazgeçmiyorlar, hatalarında direterek mesafe alabilecekleri gibi bir düşünceye kapılmış durumdalar. Geçmişte alamadılar. Bundan sonra da bir sonuç almaları mümkün olmayacak.

Doğu Akdeniz politikamızın ise iki temeli var.

Bunlardan ilki, ülkemizin egemen haklarıyla ilgili. Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarının uluslararası hukuka uygun olarak hakça ve adilce sınırlandırılmasını savunuyoruz.

İkincisi de, KKTC’nin haklarıyla alakalı. Ada’nın eşit sahibi olarak Kıbrıs Türklerinin hidrokarbon kaynakları üzerindeki hak ve menfaatlerinin garanti altına alınmasını amaçlıyoruz.

Bu iki temel üzerindeki politikamızı tavizsiz sürdürüyoruz. Hem kendi haklarımızı hem de Kıbrıs Türklerinin haklarını her platformda müdafaa ediyoruz.

2019’da Libya’yla, Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması anlaşmasını imzaladık. 2020’de Doğu Akdeniz’deki kıta sahanlığımızı Birleşmiş Milletlere (BM) kaydettirdik.

Bu adımlarımızla bölgede dengeleri değiştirdik. Sözde “Sevilla” haritasıyla vücut bulan maksimalist tezlerle bizi Doğu Akdeniz’de dar bir alana hapsetme oyunlarını hem sahada hem masada bozduk.
Ama sadece bize karşı kurulmaya çalışılan oyunları bozmakla yetinmiyoruz. Bölgedeki oyun kurucu rolümüzü de tahakküm ediyoruz.

Son teknoloji gemilerimizle sismik araştırma ve sondaj faaliyetlerimiz devam ediyor. Yeni nesil teknolojiye sahip 4’üncü sondaj gemimiz Abdülhamid Han’la birlikte gücümüz daha da artacak.

Doğu Akdeniz’de kıyıdaş ülkelerle iş birliğine hazır olduğumuzu hep söyledik.

Sayın Cumhurbaşkanımız, AB’ye 2020 yılında kapsamlı bir Doğu Akdeniz Konferansı yapılmasını önerdi. Bu önerimizin herkes tarafından sahiplenilmesi, meselenin çözümü için kritik bir milat teşkil edecek.
KKTC’nin 2019’da ve son olarak Temmuz ayı başında Rum Yönetimi’ne yaptığı hidrokarbon kaynaklarının ortak yönetimi ve adil paylaşımı konusundaki iş birliği tekliflerini de destekliyoruz.

Yunanistan, askerden arındırılması gereken adaları hızla silahlandırmakta ve asıl tehdidin kendisi olduğu gerçeğini de gözler önüne sermektedir. Lozan ve Paris Anlaşmaları ile bu durum açıkça belirtilmesine rağmen bu gelişmeler neticesinde adaların durumunda hukuki olarak nasıl bir değişiklik meydana gelebilir?

Yunanistan’ın hukuk dışı tutumu sadece askerden arındırılması gereken adalarla sınırlı değil.
Yunanistan, Ege’de kara sularını tek taraflı olarak 6 deniz milinden 12 deniz miline çıkarabileceğini ve bunun uluslararası hukuka uygun olduğunu iddia ediyor.

Bu noktada temel bir prensip var. Bir hak, başka birinin hakkını ortadan kaldırıyorsa, o zaman bu hak tek taraflı olarak kullanılamaz.

Ege’de meşru ve hayati çıkarlarımızı doğrudan hedef alan böyle bir adımı hiçbir zaman kabul etmeyeceğiz. Gazi Meclis’imizin 1995 yılında aldığı ilkeli ve kararlı duruşumuzun nişanesi olan karar, bugün de aynen geçerli.

Yunanistan’ın, Ege’deki bir diğer hukuksuzluğu ise hava sahası genişliğine dair yaklaşımı. Ege’de 6 deniz mili kara suyu genişliğine karşı 10 deniz mili hava sahası uygulayabileceklerini iddia ediyorlar.
Dünyanın başka herhangi bir yerinde böyle bir uygulama yok. Bu iddia uluslararası hukukun açık bir ihlali.
Aynı şekilde, Yunanistan’ın, Doğu Ege Adalarının gayriaskerî statüsünü ihlal etmesi de uluslararası hukuka aykırı. Bu adaların egemenliği, silahsızlandırılmamaları kaydıyla Yunanistan’a devredilmiştir.

Bu ihlalleri 1960’lardan beri Yunanistan nezdinde, BM’de ve NATO’da protesto ediyoruz.

23 adadan en az 16’sı şu an silahlandırılmış durumda. Bu adalar ana karamıza çok yakın ve buralarda ciddi askerî yığınaklar var.

Yunanistan, 1923 Lozan ve 1947 Paris Barış Antlaşmalarından kaynaklanan yükümlülüğünü yerine getirmediği takdirde, bu adalara ilişkin egemenlik haklarını, deniz yetki alanlarının belirlenmesi dâhil, ülkemize karşı öne süremeyeceğini vurguluyoruz.

Doğrusu bu tehditleri izlemeye devam edemeyiz. Kamuoyumuza karşı bir sorumluluğumuz var.

unanistan’ın bir an evvel bu hukuksuzluğa son vermesi ve adaları uluslararası antlaşmalara uygun şekilde silahsızlandırması acil beklentimiz.

Bu hukuki pozisyonumuzu, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne geçen yıl ilettiğimiz mektuplarımızla da kayda geçirdik.

Biliyorsunuz, temmuz ayı başında Kabotaj Kanunu’nun kabul edilişinin 86’ncı yılı vesilesiyle, Denizcilik ve Kabotaj Bayramı’nı kutladık.

T.C. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’mızın ev sahipliğinde düzenlenen Türkiye Denizcilik Zirvesi’nde de ifade ettiğimiz gibi Barbaros Hayrettin Paşa’nın, “Denizlere hâkim olan, cihana hâkim olur.” sözü, önemini ve değerini günümüzde de koruyor.

Türkiye olarak, denizci devlet anlayışıyla geliştirdiğimiz politikalarla hem çevre denizlerinde hem dünya denizlerinde artık çok daha faaliz. Bu seferberliğimiz “Mavi Vatan” söylemimizde de ifadesini buluyor.
Sayın Cumhurbaşkanımızın vurguladığı üzere: “Mavi Vatan’ı savunmanın ne kadar önemli olduğunun bilinciyle denizlerimizdeki hak ve menfaatlerimizi korumaya, güçlü bir irade ve sarsılmaz bir inançla devam ediyoruz.”

Kıbrıs sorununa adil, kalıcı ve kapsamlı bir çözüm hedefiyle 54 yıldır süren müzakerelerde, Rum ve Yunanistan tarafının uzlaşmaz tavırları nedeniyle bir sonuca varılamıyor. Kıbrıs sorununa yönelik atılan adımlar ve son durum hakkında neler söylemek istersiniz?

Hep ifade ettiğimiz üzere, Kıbrıs’taki temel sorun bir zihniyet meselesidir. Kıbrıslı Rumların, Kıbrıs Türklerini azınlık olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.

Kıbrıs Rum tarafı, siyasi gücü ve refahı Kıbrıslı Türklerle paylaşmak istemiyor. 1968’den bu yana tüm müzakerelerin başarısız olmasının arkasında yatan iki temel sebep de bu.

Bildiğiniz gibi Kıbrıs Rum tarafı 2004’te Annan Planı’ndaki çözümü %65’le reddetti. Kıbrıs Türkleri ise tercihlerini ve oylarını çözümden yana kullandı.

Hemen ardından ne oldu? Rumlar, AB üyeliğiyle ödüllendirildi. Kıbrıs Türkleri ise insanlık ve hukuk dışı ambargolara maruz bırakılmaya devam ediliyor.

2017’de de Crans-Montana’da yapılan Kıbrıs Konferansı’nda da masadan kalkan Rum tarafıydı. Herhâlde yeni bir ödül verilmesini beklediler.

Burada artık meselenin parametrelerini tekrar gözden geçirmemiz gereken bir aşamadayız.
Sayın Bakanımız da Crans-Montana sonrasında federasyon defterinin bizim için kapandığını birçok vesileyle vurguladı.

Ada’da iki halk ve iki devlet var. Kıbrıs Türk tarafı, Kıbrıs’ta iki devletin iş birliğine dayalı bir modeli savunuyor.

Cenevre’de Nisan 2021’deki gayriresmî 5+BM toplantısında bu yönde yazılı bir teklif sundular.
Kıbrıs Türk tarafının önerisinin temelinde, Kıbrıs Türk halkının müktesep haklarının, yani egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün tescil edilmesi bulunuyor.

İki aşamalı bir süreç söz konusu olacak. Önce bu müktesep hakların tescil edilmesi gerekiyor. Ondan sonra iki devlet müzakerelere başlayabilirler.

Eş zamanlı olarak KKTC, Maraş açılımını da hayata geçirdi. KKTC Hükûmeti, bölgenin geleceğine dair karar verebilecek tek makamdır.

KKTC, Kapalı Maraş bölgesindeki sahil şeridini ve iki caddeyi Ekim 2020’de sivillerin ziyaretine açmıştı. Burayı Kıbrıs Rumları dâhil 500 binden fazla kişi ziyaret etti.

20 Temmuz 2021’de ise Maraş’ın yaklaşık %3,5’lik kısmına tekabül eden bir pilot bölgenin askerî statüsü kaldırıldı.

Bu karar, bölgedeki mülkiyete ilişkin konuların Taşınmaz Mal Komisyonu tarafından ele alınıp, sonuçlandırılabilmesine de imkân sağlıyor.

Bu Komisyon, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından etkin iç hukuk yolu olarak tanınıyor.
Maraş açılımının insani bir girişim olduğu, bölgede mülk sahibi Kıbrıs Rumlarının da bu açılımdan memnun oldukları hatırda tutulmalı.

KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Ersin Tatar, temmuz ayı başında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne gönderdiği iki mektupla yeni ve yapıcı iş birliği önerilerini sundu.

Hidrokarbon kaynaklarını, elektrik hatlarının entegre edilmesini, yenilenebilir enerjiyi, suyu ve düzensiz göç ve kara mayınlarının temizlenmesini yeni iş birliği alanları olarak teklif etti.

Rum tarafı, Ada’da iş birliği yapmak ve güven artırmak konusunda samimiyse, bu önerilere olumlu yanıt vermesi beklenir.

Maalesef geçmiş tecrübelerimiz beklentilerimizi haksız çıkarmış olsa da, uluslararası toplumun da artık Kıbrıs Türk tarafının çözüm vizyonunu ve iş birliği önerilerini ön yargısız şekilde desteklemesi gerekiyor.
Verdikleri varoluş mücadelesinde her zaman Kıbrıs Türkü’nün yanında yer aldık. Bugün de egemen, eşitlik ve eşit uluslararası statü çabalarını kuvvetle savunmaya devam edeceğiz.

Dünyanın gündeminde olan göç ve mülteci konusuna değinecek olursak, Yunanistan sınırına giden mültecilerin karşılaştıkları muamele hakkında neler söylemek istersiniz?

Geçtiğimiz günlerde 2022 yılı Küresel İnsani Yardımlar Raporu yayınlandı. Bu rapora göre Türkiye, gayri safi millî gelirinden insani yardıma en fazla pay ayıran ülkeler arasında ilk sırada yer alıyor.
Dış politikamızın temel sütunlarından biri hiç şüphesiz insani boyut.

Bunu, Covid-19 salgını sırasında nerede olursa olsun ihtiyaç sahiplerine yardım elimizi uzatarak gösterdik.
Hazreti Mevlânâ’nın, “Ümitsizliğin ardında nice ümitler var, karanlığın ardında nice güneşler var.” sözünü; aşı hibelerimiz, tıbbi malzeme yardımlarımızla dünyanın dört bir yanına taşıdık.

Bu başarı ve etkinliğimizi yakın geçmişte Afganistan ve Ukrayna gibi kriz bölgelerinde de tekrar ettik.
Türkiye, dünyanın dört bir yanına yardım elini uzatırken, bölgemizdeki ve dünyadaki krizlere çözüm bulmak için gayret sarf ederken, Yunanistan her geçen gün göçmenlere yönelik insanlık dışı politikalarını uygulamaya geçiriyor.

2020 yılından bu yana botları batırılan, geri itmelerden kurtardığımız insan sayısı 40 bine ulaştı.
Kıyafetleri alınarak donmaya terk edilen, yüzme bilmediği hâlde denize atılan göçmenlerin maruz kaldıkları insan haysiyetine aykırı muameleler, aslında tüm Avrupa’nın da büyük bir utancı.

Ancak, AB’nin bir türlü aşamadığı sessizliğinin ve çifte standardın, Yunanistan’ın insanlık dışı uygulamalarını teşvik ettiğini maalesef görüyoruz.

Yunanistan’ın geri itmelerde göçmenleri kullandığı, yine çok yakın geçmişte uluslararası basın kuruluşlarınca da ayrıntılarıyla ifşa edildi.

Böylesine akıl almaz yönetmelere başvurabilen, masum insanların üzerine ateş açan Yunanistan’a karşı başta AB olmak üzere uluslararası kuruluşların gerekli çağrıları açıkça yapmasını bekliyor ve bunu her vesileyle dile getiriyoruz.

Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansı Frontex, karıştığı iddia edilen geri itme vakaları, göçmen ve sığınmacılara yönelik temel hak ve özgürlüklere aykırı faaliyetleriyle son yıllarda giderek adından söz ettiriyordu.

Ortaya dökülen bilgi, belge ve görüntüler o kadar rahatsız edici bir boyuta ulaştı ki Frontex, AB içinde soruşturuldu ve İcra Direktörü istifa etmek zorunda kaldı.

Dolayısıyla gelinen aşamada, AB’nin göç politikalarının, külfet paylaşımı temelinde, savunduğunu iddia ettikleri insan hakları ve demokratik değerlere uygun şekilde belirlenmesi ve yürütülmesi haklı beklentimiz.

Lozan Barış Antlaşması’na rağmen Türk azınlığın haklarını ihlal etmeye devam eden Yunan yönetiminin bu haksız yönetimine karşın Türkiye’nin Batı Trakya Türkleri politikası hakkında neler söylemek istersiniz?

Batı Trakya Türk Azınlığı’nın statüsü, Lozan Barış Antlaşması’yla belirlenmiş durumda. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu belgesi ve aynı zamanda Batı Trakya Türklerinin de kaderi. Bu aslında Türkiye Cumhuriyeti ile Batı Trakya Türklerinin de kader birlikteliğinin bir nişanesi. Soydaşlarımızın eğitim ve din alanındaki özerkliği de Lozan’ın ve uluslararası hukukun güvencesi altında. O yüzden, Lozan Antlaşması’nın her hükmünün harfiyen yerine getirilmesinin takipçisiyiz.

Her vesileyle üst düzey ziyaretlerle soydaşlarımızla bir araya gelmeye, onların sorunlarını dinleme ve çözüm bulmaya çalışıyoruz.

Bildiğiniz gibi Sayın Cumhurbaşkanımızın 2017 yılında Batı Trakya’ya yaptığı tarihî ziyaret, 65 yıllık aradan sonra ülkemizden bölgeye Cumhurbaşkanı düzeyinde gerçekleşen ilk ziyaretti.

Her durağında on binlerce soydaşımızın Cumhurbaşkanımızı büyük coşkuyla karşıladığı bu ziyaretin, soydaşlarımızın hafızalarında hâlâ canlı olduğunu her vesileyle memnuniyetle görüyoruz.
Sayın Bakanımız da soydaşlarımızı hiçbir zaman yalnız bırakmamaya önem veriyor. Tüm uluslararası temaslarında Batı Trakya Türk Azınlığı’nın hak ve hukukunun korunmasını mutlaka vurguluyor.
Bu yıl merhum Dr. Sadık Ahmet’in 27’nci ölüm yıl dönümü vesilesiyle 24 Temmuz’da Gümülcine’de düzenlenen anma törenine biz de katıldık. Merhumun, Kahveci Mezarlığı’ndaki kabrini ziyaret ederek, dua ettik. Ailesiyle, Gümülcine Başkonsolosluğumuzda bir araya geldik. Kendisi, Türk kimliğinden asla vazgeçmediği için hapse atıldı. Büyük mücadeleler verdi. Ama tüm dünyaya, “Ben Türk olduğum için hapse atıldım. Bu suçsa, tekrar söylüyorum, ben Türk’üm.” diye haykırdı.

Merhum Sadık Ahmet’in temsil ettiği bu ruh hâlâ dimdik ayakta. Ayakta olduğu müddetçe de Azınlığın Türk kimliğini kimse silemez. Dr. Sadık Ahmet’in bıraktığı miras sadece Batı Trakya’da değil, dünyanın dört bir tarafında bütün soydaşlarımıza ilham ve güç veren büyük ve kalıcı bir mirastır.

Ömrünü, Batı Trakya Türk Azınlığı’nın haklı mücadelesine vakfeden İskeçe Müftüsü Ahmet Mete, 14 Temmuz’da Hakk’ın rahmetine kavuştu. Batı Trakya ziyaretim sırasında Merhum Hoca’mızın kabri başında dua etme; kıymetli eşine, ailesine ve Batı Trakya’daki tüm soydaşlarımıza bizzat taziye sunma imkânı buldum. Türk azınlığının millî ve dinî değerlerinin korunması yolundaki hizmetleri, her zaman hayırla ve duayla yâd edilecek. Mekânı cennet olsun.

Merhum Müftümüzle, geçtiğimiz yıl mayıs ayında, Batı Trakya’yı ziyaretim sırasında İskeçe’de görüşmüştük. Bu vesileyle Ramazan ayında Batı Trakyalı soydaşlarımızla kucaklaşma, dertlerini dinleme fırsatı bulmuştuk.

Batı Trakya’da da iç içe geçmiş çok sayıda sorun var. Türk kimliğinin inkârından, eğitim meselesine, Azınlık okullarına, din ve ibadet özgürlüğüne uzanan ve neredeyse bir asırdır biriken meseleler söz konusu.
Yunan Devleti, uzun yıllardır azınlığın Türk kimliğini inkâr ediyor. Bu politika ve psikolojiyle, soydaşlarımıza ait derneklerin isimlerinde Türk veya azınlık olduğu gerekçesiyle yasaklama kararları alıyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından her seferinde mahkûm edilmesine rağmen Yunanistan, mahkeme kararlarını uygulamıyor. Batı Trakya’daki soydaşlarımızın, süreçlerin ve haklarının sonuna kadar takipçisi olacaklarına eminiz. Biz de meseleyi uluslararası platformlarda yakından takip etmeyi sürdüreceğiz.

Yunan Devleti, biliyorsunuz, İskeçe Türk Birliği binasının girişindeki tabelayı, orada “Türk” yazdığı için sökmüştü. Fakat şunu anlamıyorlar. Tabelaları sökebilirler ama soydaşlarımızın dava bilincini yüreklerinden silemezler.

Oysa Yunanistan, azınlığın seçilmiş dinî liderlerini tanımıyor. Azınlığın Türk kimliğini inkâr ettiği gibi, soydaşlarımızın Müftülerini seçme hakkına da mani oluyor.

Yunanistan, geçtiğimiz günlerde, Müftülük kurumunu Yunan Devleti’nin kontrolünde bir yapıya dönüştürme gayreti içinde olduğunu ortaya koyan yeni bir yasal düzenleme yaptı. Lozan Barış Antlaşması’nın 40’ıncı maddesi, soydaşlarımıza kendi dinî, eğitim ve hayır-sosyal kuruluşlarını kurma, idare etme ve kontrol etme hakkı tanıyor. Yunanistan’ın, Türk Azınlığın Müftülerini seçme, Müftülüklerini yönetme ve yapılandırma konusunda gereken desteği ve kolaylığı sağlaması gerekiyor. Türk azınlığın temsilcileriyle istişare edilmeden hazırlanan bu düzenlemeye karşı tepkimizi ortaya koyduk, Yunanistan’ı baskı ve sindirme politikalarına son vermeye davet ettik.

Bu baskı politikaları sadece Müftülerin seçimi ile sınırlı değil. Seçilmiş Müftüler, Cuma Namazı ve Cenaze Namazı kıldırdıkları için hapis ve para cezasıyla karşı karşıya kalıyor.

Soydaşlarımızın Batı Trakya’da eğitim alanındaki temel sorunları da maalesef devam ediyor. Azınlık okulları, öğrenci sayısının yetersizliği öne sürülerek kapatılıyor. Son 25 yılda okulların sayısının 231’den 103’e kadar düştüğünü görüyoruz.

Çift dilli azınlık okulları açılmasına izin verilmiyor. Azınlık okullarından mezun olan öğrencilerin devam edebilecekleri yalnızca iki azınlık ortaokulu-lisesi mevcut. Bunlar da ihtiyacı karşılamıyor.
Eğitim gibi en temel insan haklarından birinin 21’inci yüzyılda bir AB ülkesinde engelleniyor olması kabul edilebilir bir durum mu? Yunan muhataplarımıza her vesileyle eğitim alanında geriye giden uygulamalarını düzeltme çağrısında bulunuyoruz. Bu konuda karşılıklı olarak örneğin öğretmen sayımızı artırmak gibi adımlara hazır olduğumuzu söylüyoruz.

Bunun dışında, çok sayıda soydaşımızın yaşadığı Selanik’te, Osmanlıdan miras birçok tarihî cami, amacı dışında kullanılıyor veya kaderine terk edilmiş durumda.

Bölgede ibadete hazır durumda Osmanlı dönemi camileri bulunuyor. Buna rağmen soydaşlarımızın kullanımına açılmıyor. Bayram namazlarını kılabilmek için soydaşlarımız tarafından yapılan girişimlere cevap verilmiyor.

Soydaşlarımızın yanı sıra yüz binlerce Müslüman’ın yaşadığı Atina ve Selanik’te, Müslüman mezarlığı da yok.

Bir AB ülkesinde soydaşlarımızın da aralarında olduğu yüz binlerce Müslüman’ın ibadet edecekleri mekânlarının ve mezarlıklarının olmaması izah edilebilir bir durum değil.
Tüm bu meselelere ilave olarak, Yunan tarafı Azınlık vakıflarının özerkliğini tanımıyor, 1955 tarihinde yürürlüğe giren yasaya dayanarak vatandaşlıktan çıkardığı on binlerce soydaşımızın hakları iade edilmiş değil, seçimlerdeki %3’lük ülke barajının bağımsız adaylar için de geçerli olması nedeniyle Batı Trakya Türk azınlığının Yunanistan Parlamentosu’na temsilci gönderme imkânı, Yunan siyasi partilerinin insafına kalmış durumda.

Bütün bu meseleler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne her taşındığında, Yunanistan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü güvence altına alan 9’uncu maddesini ihlal etmekten mahkûm oldu. Bu konuda AİHM’nin üç kararı var. Ancak Yunanistan bu kararları 20 yıldır uygulamıyor.

AB ülke ve kurumlarıyla temaslarımızda, Yunanistan’a yönelik bu sessizliklerini yüzlerine vuruyoruz. Lozan’da, Batı Trakya Türk azınlığına tanınan hakların aşındırılmasına hiçbir şekilde müsaade etmeyeceğimizi vurguluyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanımız 2017 yılındaki tarihî ziyaretinde, Yunanistan’daki Türk azınlığı ve Türkiye’deki Rum Ortodoks vatandaşlarımızı bir dostluk köprüsü olarak gördüğümüzü tüm dünyaya ilan etmişti. Aslında tüm bu sorunları yapıcı ve geleceğe odaklı bir bakış açısıyla çözüme kavuşturabiliriz.
Bunun için Yunanistan’ın, kışkırtıcı eylemlerini ve düşmanca söylemlerini sonlandırması, samimi ve dürüst hareket etmesi, diyalogdan yana bir tutum izlediğini sadece sözleriyle değil, eylemleriyle de ortaya koyması ve Türkiye’yi, üçüncü taraflara şikâyet ederek çözüm bulabileceğini zannetmekten vazgeçmesi gerekiyor.

error: İçerik korunmaktadır !!