Tarih Bilincinde Kaos: Osmanlı mıyız Türk mü?

Tarih Bilincinde Kaos: Osmanlı mıyız Türk mü?

Türkiye’nin gündemini, sıklıkla kimlik sorunlarının dışa vurduğu olaylar meşgul etmektedir. Son yıllarda gittikçe şiddetini artıran ve toplumun hoşgörü, tolerans eşiğini de düşüren kimlik tartışmalarının bizi sağlıklı bir toplum olmaktan çıkardığını gözlemleyebiliyoruz. Türklük, İslamcılık, Cumhuriyet, Osmanlı, Atatürk bu tartışmaların merkezinde yer alıyor. Aslında tartışılmaması gereken değerler mesabesindeki bu kimliklerin günübirlik politikalara malzeme olması, değerlerini ve toplumun üzerinde uzlaştığı mutabakat olma özelliklerini de zayıflatıyor.

Osmanlı Devleti’nin “olumsuz durumlarının” sayılıp dökülmesi bir Türk için ancak “post-kolonyal sömürgeci zihniyet” olarak tanımlanan bir biliş evrenine sahip olunması ile açıklanabilir. Mesela, “Osmanlı, sömürgeci bir devletti ve Türklerin ekonomik kaynaklarını kullanarak sömürüyordu. Türklere eğitim vermiyor ama askere alıyor; vergi alıyor ama imar faaliyetlerine girişmiyordu.” söylemi. Bu zihniyete göre Osmanlı, Türklerin geri kalmasının en temel sebebidir. Bu yaklaşım tarzı, Osmanlının Türklerden farklı yabancı bir millet olarak konumlanması anlamına gelir.

Önce bazı tespitler yapalım. Türkiye’de tarih bilgisine bağlı ciddi bir tarih bilinci sorunu yaşanıyor. Cumhuriyet’i kapatılacak bir parantez olarak görmek, yüz yıllık hesaplaşmadan bahsetmek ve “Atatürk, İngiliz ajanıydı.”, “Vahdettin haindir.” gibi sözler de bu zafiyetin bir yansımasıdır. Tamamen öfke, nefret temelli bir tepkisel tavır. Tarihi, kendi gerçekliği içinde değil de politik karşıtlarının iddialarına göre değerlendirmektedir. İdeolojik konumlanmaya bağlı olarak radikal-agresif bir tavır geliştirilebiliyor. Yazılanların, rasyonel bir yanı yok. Bütün düşünce ve eylem alanı duygusal bir tepkiye esir edilmiş.
Osmanlının Türklüğünü tartışacak bir durum yok. Devlet dili Türkçedir, 1876 Anayasası’nda da bu tescillenir. Bütün tarihi boyunca sadrazam, vezir, memur olmanın şartı Müslüman olmak ve Türkçe konuşmaktır. 19. yüzyılda modernleşme sürecinde devlette Türk karakteri gittikçe daha belirgin hâle gelir. Buna mukabil, bütün imparatorluklarda görülen kozmopolit karakterin Osmanlılarda da görülmesi kadar doğal bir durum yok.

Unutulmaması gereken Osmanlı da bütün imparatorluklar gibi etnik değil din merkezli bir kimlik tanımlaması yapmıştır. Bu bize has değildir. Çağlarının ruhu böyledir. Türk Kağanlığı, Selçuklu, Gazneli “Türk’üz, Türk’üz” diye bağırıyordu da Osmanlı mı Türklüğünü reddetmiş!? Osmanlının Türklüğünü tartışan malumatlar ne bilgi, ne tarih; sorunun kaynağı sosyal medya paylaşımlarından “tarihin” öğrenilmesi. Öncelikle çok ciddi olarak tarihî, bilimsel niteliğiyle okumalıyız. Mesela, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın başlangıç ve klasik dönemi; Enver Ziya Karal’ın da modern dönemi yazdığı Osmanlı Tarihi’ni baştan sona sabrederek, sindire sindire okumak gerekir. Sistematik, kronolojik bir eser. Kronolojik olarak bu tarihin nerede başladığı; önü, arkası, sağı, solu iyice öğrenilebilir. Tarihi tematik olarak da yine benzer akademik çalışmalardan taviz vermeden öğrenmeyi sürdürmeliyiz. Ondan sonra sosyal medyadaki “bilgi kaynağı” capslere, afişlere gülünüp geçilecektir.

“Osmanlı, Türkleri sevmezdi; düşmandı.” demek bir mücadele biçimi değildir. Anlık, nefret duygularının başkalarına sergilenmesi ile yaratılan bir rahatlama duygusudur. Siyaset, tarih argümanlarını kullanarak taraftar kitlesinin dikkatini çekebilir. Bu, “tarih” değildir. Atatürk’e, Cumhuriyet’e düşmanlık nasıl bir “tarih bilinci” değilse; Osmanlı düşmanlığı da bir tarih bilinci ürünü asla değildir. Günlük siyasetteki, “sen yol yaptın, yapmadın”, “enflasyon %80 idi yok %150 idi” gibi tartışmaların bir başka versiyonundan ötesi değildir.

Millî tarih karşıtı ideolojilerin başında yer alan hareketlerin hâkim tarih yaklaşımı anakronik bir tarihtir. Bu, sadece Atatürk ve Cumhuriyet dönemi için değil, Osmanlı dönemi için de geçerlidir. Elbette akademik alandaki bilimsel çalışmalardan bahsetmiyorum. Birilerinin, basılı yayınlarla ve yazarlarla popülerleştirdiği ve topluma yaymaya çalıştıkları nefret yüklü tarih yaklaşımı bilimsellikten uzaktır. Spekülatif bir tarih ile de ne bir “Yeni Türkiye” ne de “yeni bir toplum tahayyül” edilebilir. Bugün geldikleri nokta ise ellerindeki bütün imkânlara rağmen tarih yazımı açısından koskoca bir başarısızlıktan ibarettir.

1950’lerden itibaren ortaya çıkmaya başlayan ve günümüze kadar gelen süreçte somut biçimde kendini gösteren bir “alternatif tarih”, “gayriresmî tarih” furyası da aldı başını gitti. Oysa bu tanımların işaret ettiği şekilde ne bir toplumun tarihini açıklayan tarih yazımı ne de bir tarih felsefesi oluşturulabilmiştir. Devlet ve toplum kurmak amacındaki hiçbir ideoloji, öznesiz bir tarih yazımı gerçekleştiremez. Yine sosyalistlerin ve liberallerin de bütün tarih stratejileri; Türk ulus-devletine, Türk milletine, Cumhuriyet’ine ve Atatürk’e düşmanlık üzerine kuruludur. Ortada mantıksal tutarlılıktan yoksun, geçmiş olaylar dizisinin bağlamından koparılarak keyfi biçimde sıralanmış bir geçmiş hikâyesi vardır.

Önce Kazım Karabekir, sonra II. Abdülhamid üzerinden Atatürk’e ve Cumhuriyet’e alternatif bir tarih söylemi yaratılmaya çalışılsa da Kazım Karabekir ile bir Cumhuriyet tarihi inşa edilemediği gibi Abdülhamid ile de tüm Osmanlı tarihinin yazılmasının mümkün olmadığı deneyimlenmiştir. Dizilerle, hamasi kitaplarla, alternatif tarih yaratılmaz.

Türk milliyetçilerinin tarih yaklaşımı, diğer ideolojilerin karşıtlıklar temelinde kendini tanımlayan tarih yaklaşımlarına karşın, tutarlı ve süreklilik açısından en güçlü ifade ve kabul edilebilen tarih yaklaşımıdır. Millî tarih yazımı bugün dünyada da ulus-devletler formuna uyum sağlayabilen ve bir özneye sahip tarih yaklaşımıdır. Bunun sonucunda da toplumun bugünü ve geçmişi arasında siyasi rejim, sınıf, ideoloji gözetmeden süreklilik kurabilmektedir. Bu yönü onu aynı zamanda gerçeklik karşısında diğer tarih yaklaşımlarına nazaran sahih bir zemine oturmasını sağlamaktadır. Antropolojik bir boyuta da sahip olması, söz konusu sahihlik niteliğini güçlendirmektedir.

Kısacası Türk ve Osmanlı kimdir konusunda bizim tavrımız nettir. İslamcıların, sosyalistlerin, liberallerin kişi kültüne, sınıfa, ideolojiye dayanan tarih görüşlerine göre kendimizi konumlandırmamalıyız. Millî tarih nefret, çatışma, karşıtlık, dar ideolojik kalıplara değil “millet” olgusuna dayanır. Millî tarih, bir milletin tarihi olduğu için kahramanlıklar, hainlikler, savaşlar, zaferler, yenilgiler, kültür, sanat, edebiyat, toplum, şehir, devlet, vs. milleti kapsayan ne kadar olay, olgu, kurum, şahsiyet varsa kapsar. İyiliklerin, kahramanlıkların, zaferlerin olduğu kadar kötülüklerin, hainliklerin, yenilgilerin sahibi de biziz.

İmparatorluklar ile ulus-devletlerin entelektüel ve eğitim sisteminde okutulan tarihin öznesi farklılık sergiler. İmparatorluklar, genellikle tarım toplumudur ve dinî dinamiklerin toplumsal bütünleşme ve siyasi egemenliğin meşruiyet zeminini teşkil eder. İmparatorluklarda tarih, dinî ve hanedan merkezlidir. Modern ulus-devletler ise sanayi devriminin etkisi ile toplumsal ve kültürel bir tahavvülat sonucu millet örgütlenmesini gerçekleştirmişlerdir. Tarih yazımında da bu süreçte radikal dönüşümler tezahür ederken, tarihin öznesi “milletin” tarihi olur. Millî tarih olarak tanımlanan tarih formunda milletin tarihi yeniden inşa edilirken, karakteristik özellik millet olgusuna bağlı sürekliliktir. Dil ve kültürün temel alındığı bir millet tanımlamasında bu dil ve kültürün geçmişi binlerce yıl geriye götürülebilmekte ve somut olarak psikolojik bir bağın kurulduğu milletin fertleri millî bilincin taşıyıcısı hâline gelmektedir. Böylece milleti teşkil eden fertlerin her biri, bilincinde oldukları tarihin birer etkin mensubu olmaktadır.

Rejim değişikliği ve post-kolonyal devlet dönemlerinde toplumun içinde bulunduğu kültürel yarılma, eğitim müfredatının dışında geleneksel ve modern yaklaşımlara kaynaklık eder. Toplumda milletleşme süreci olarak da anılan olgunlaşma döneminde artık millî dayanışma ve bütünleşme dinamikleri egemen konuma gelmiştir. Anayasal bir hukuk yapısının işlerlik kazandığı, demokrasinin, insan haklarının toplumun siyasal işleyişinde belirleyici hâle geldiği bir sistem kurulmuştur. Mevcut yapıya muhalif olanlar, alternatif toplum ve devlet modellerine uygun bir tarih inşasına girişirler. Bu tarih genel olarak düşmanlık, ötekileştirme üzerine kuruludur ve millî tarihin bütün bileşenlerine karşıt durumdadır. Erol Güngör’ün tarih hakkındaki bir denemesinde, tarihin ideolojik yorumunun her zaman yapıldığını fakat bunun Türkiye’deki kadar kitleler seviyesinde bir bölünme meydana getirmesinin her yerde görülen hadiselerden olmadığı yönündeki tespiti; ideolojik tarih yorumlarının bugün de sürdürülegelen toplumsal bölünme işlevi göz önünde bulundurulduğunda, aynı zamanda biliş dünyalarındaki parçalanmanın da tecessüm etmiş hâlini gösterir.

Tarih, politik ve toplumsal inşa sürecinde etkin olarak kullanılır. Bu süreçte, biliş evreninin belirleyici imgeleri politik, kültürel, düşünsel, sanatsal şahsiyetlerdir. Osmanlı-Cumhuriyet, Abdülhamid-Atatürk çatışması gibi sorunlarla millî bilincin kurucu simgesel unsurları yıpratılmaya ve tahrip edilmeye çalışılır. Bundan amaçlanan, bireyin dünle bugün arasında kurduğu psikolojik bağın koparılmasıdır. Bu psikolojik bağın işlevi, an ile geçmiş arasındaki sürekliliğin sağlanmasıdır. Birey, bu süreklilik işlevi gören tarih tasavvuru ile ortak bir tarih bilincine sahip olur. Güngör’ün vurguladığı gibi “Millî tarih şuuru, milliyetçiliğin temelini teşkil ettiği için ona en çok düşman olanlar da milliyetçilik aleyhtarlarıdır.” demiştir. Bu sebeple millî tarih karşıtı tarih yaklaşımlarına dikkat edilmelidir. Çünkü söz konusu çatışma alanları millî tarihin süreklilik işlevini bozmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, Türk kimliğinin “öteki” olarak konumlandırıldığı bir biliş evreninde “milletin hafızası” olan Türk millî tarihi de olumsuz bir konuma yerleştirilmiştir. Tarihi, ideolojinin penceresinden değerlendiren zihinler için Cumhuriyet, Atatürk, İnönü, Karabekir, Vahdettin, II. Abdülhamid, Fatih vs. merkezli tarih tartışmalarında bu kavramlar ve şahsiyetler gerçek kimlikleriyle burada yer almazlar. Olan değil, olması gerekenin bir portresi çizilir. Oysa bu yaklaşım tarzı, toplumda millî tarihin öngördüğü bilinç işlevini yerine getirmez. Ama ciddi hasar verir.
Kaynakça:

  • Güngör, E. (1993), Dünden Bugünden Tarih, Kültür, Milliyetçilik, Ötüken, İstanbul
error: İçerik korunmaktadır !!