Sümbül Yörük Kadın

Sümbül Yörük Kadın

Hareketli yaşam biçimiyle Türkler dünyanın dikkatini çekmiş, göçerlerden farklı hususiyetler ortaya koymuş, sosyolojik değerlendirmelerin genelinde kabul gören yerleşik ve göçebe farklılıklarından dolayı “Bozkır Atlı Kültürü” kavramıyla bilim dünyasında geç de olsa kabul görmüşlerdir.

Toplulukların durumu birey açısından da geçerli görünmektedir. Mezopotamya’dan Mısır’a, Doğu Akdeniz’den Makedonya’ya kadın göz ardı edilirken, Hindistan’da Buda inancında, yine Roma hukukunda herhangi bir değer görmezken; bozkırın Asenaları, devletlerarası müzakerelerde ve antlaşmalarda ağırlıklı bir yer bulabilmektedir. Birinci Dünya Savaşı’nı sona erdiren Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası Anadolu Türklüğünün giriştiği mukavemet hareketinin içinde kadınlarımız, 10 Aralık 1919 günü Kastamonu’da bir miting icra etmişler, cephede-cephe gerisindeki gayretleriyle dikkat çekmişler, hadisenin tam anlamıyla Millî Mücadele olduğunu göstermişlerdir. Bu hususlar araştırmamızın haricinde tutulmuştur.
Türklüğün yürüyüş kervanı diyebileceğimiz yayladan yaylaya, kışlaktan yaylağa, doğudan batıya; rüzgârlara, fırtınalara, boralara, güneşe aldırmadan asırlara meydan okurcasına mevcudiyetini sürdüren Yörükler arasında çok öne çıkmayan bir isim belki de bir unvan, çocukluk yıllarımızdan beri dikkatimizi çekmiştir: Sümbül Kadın. Uzun zaman, bunun sadece bir isim olduğunu düşünmüştük. Sonraları yine çocukluk yıllarında, bütün yaşıtlarımız gibi tedaviye götürüldüğümüz “Faden Teyze / Faden Kadın” isimlerinin aynı şekilde diğer bölgelerde de bulunduğunu öğrendiğimizde, Sümbül’ün bir unvan olup-olamayacağı soruları arasında kalıp, çıkış yolu bulamamıştık. Yaşımızın ilerlemesini de dikkate alarak ileride muhtemel araştırmalara katkı olabilir düşüncesiyle bu araştırmayı kaleme aldık. Çocuk, dünyaya geldiğinden itibaren örneğin “kaş kemerleri üzerinden ve kulakların üst hizasından bağlanan bir çeki ile çocuğun başının sıkıca çemberlenmesi” de bu hususlarla ilgilidir. Yörüklerin farklılığı sadece yaşam tarzlarıyla ilgili değildir. Hayatlarına dokunan bilim ve düşünce insanlarının yayınlarında, bunlar tespit edilebilmektedir.

Sümbül, bir Yörük kızı ve hatunu olup kendi hâlinde beylik görevi üstlenmiş olduğu şeklinde kanaat yaygındır. Silikleşen hatırasının ismi üzerinden iz sürüldüğünde, Aydın ilinin Nazilli ilçesi Aksu Köyü’nde “Sümbül Konağı” diye anılan bir yer bulunmaktadır. İzmir ili Beydağ ilçesi Aktepe Köyü’nde “Sümbül Kıranı” şeklinde bir kullanım bulunmaktadır. Her iki isim de aynı yer için kullanılmaktadır. Elli yıl kadar önce Sümbül adında bir Yörük kadınının buraya konmasından dolayı “Sümbül Konağı” denildiğini hayal meyal hatırlıyorum. Sonraları “Sümbül Kıranı” denildiğini de işittim. Şimdilerde “Sümbül Kulağı” da söylenmekte. Artık, kimsecikler onu Yörük aidiyetiyle alakalandırmıyor. Bu hususiyetler, araştırmacıları dahi heyecanlandırmıyor.

İsimleri birbirine benzediği hemen dikkat çeken Aksu-Aktepe köylerinin birbirine mesafesi yaya olarak yarım saat kadardır. Her iki köy, iki ayrı vilayetin [İzmir-Aydın], iki ayrı ilçenin [Beydağ-Nazilli] uzaklığıyla ters orantılı; birbirine son derece yakın, yürüme mesafesinde yer almaktadır. Hayvanlar otlarken bir taraftan öbürüne geçip durmaktadır. Düğünleri, cenazeleri, eğlenceleri, sevinçleri, mutlulukları, üzüntüleri, tasaları, kederleri müşterektir. Ramazan ve Kurban Bayramlarının Arefe günlerinde gerçekleştirilen kabir ziyaretlerinde, birinden diğerine geçilmektedir. Yardımlaşmada ilk akla gelenler yine diğer köy sakinleridir. Her iki ilçenin geleneksel halk pazarı dahi perşembe günüdür. Birbiriyle böylesine bütünleşen iki “Ak”, su ile tepeyi yan yana koymaktadır. Yüz üç yıl önce Esbak-ı Bahriye Nazırı, Millî Mücadele’ye iştirak için Amasya yolculuğunda birkaç gün buralarda çalışmıştır.

İnsanımız, yaktığı bir türküyle zamanın unutturma depremine karşı kültürünü muhafazaya almış, evlatlarını Yemen’de bırakmış, isimlerini unutsa da hatıralarını nesiller boyunca canlı tutmuştur. “Ertuğrul’un Ocağında uyandık…” sözü, yüz elli bölüm çekilen diziden çok daha etkili bir şekilde Bilecik ve Söğüt’ü, Türkü Söyleyen Şehirler arasına dâhil edivermiştir. Zira türkülerde de yaşam devam etmektedir.
Lisans öğrencileri ile sürdürdüğümüz Tarih Semineri dersi çalışmalarında araştırma konusuyla bir şekilde bağlantısı bulunan, en azından ilgi duyan talebelerimden Yörüklerle ilgili konu seçenlerde Sümbül Kadınla ilgili farklı yörelere dair sözlü bilgilere rastlanılması, şahsiyetin mahallîlikten daha geniş anlam taşıdığı kanaati uyandırmaktadır. Bazı havalilerde Sümbül’ün yanına “Gız, Gelin, Ana, Kocana, Hatun, Hanım, Teyze, Hala” gibi isim unvanların eklenmesi de yadırganmamaktadır.

Çalışma Örnekleri;

Elvan Çiçek Şahin, Manavgat Yörükleri, AKÜ FEF Tarih Bölümü Seminer II, Basılmamış Paper Çalışması, Afyonkarahisar 2013.

Sinem Bacak, Emirdağ Yörükleri, AKÜ FEF Tarih Bölümü Seminer II; Basılmamış Paper Çalışması, Afyonkarahisar 2013.

Müyesser Doğru, Fethiye Yörükleri, AKÜ FEF Tarih Bölümü Seminer II, Basılmamış Paper Çalışması, Afyonkarahisar 2013.

Huriye Tuksal, Yörük Tarihi ve Denizli Yörükleri, AKÜ FEF Tarih Bölümü, Tarih Semineri II Yayınlanmamış Paper Çalışması, Afyonkarahisar 2013.
“Sümbül Kadın”a dair bilgilerin canlılığı, yaygınlığı, Yörüklerin yaşadığı coğrafyalardaki dillere destan serüvenleriyle ilgilidir. Türkleri diğer milletlerden ayıran özelliklerden birisi, iki vatanının bulunmasıdır. Anadolu’nun, Türklüğün ikinci ana vatanı hâline getirilmesinde üstlendikleri görev, Türk kalması aşamalarında da şehitlik-gazilik unvanlarına ulaşılarak sonuna kadar yerine getirilmiştir.
Orhan Gazi’den itibaren Oğuzların Anadolu’dan Balkanlara sıçraması, Türkiye’nin sınırlarını Avrupa’ya taşımış, Rumeli ile bütünleştirmiştir. Rumeli’ye iskân edilen Yörükler, “Eşkünci, Yamak” isimleriyle seferlerde birbirlerini tamamlayan faaliyetlerde bulunmuşlardır. Rumeli vilayetine bağlı Yörük Sancağı ve Beyi, durumun anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır.

Yörüklerin aklı, ne zaman yaylaya göç edileceğine odaklanmaktadır. Dünyanın en berbat ve iğrenç olayı olarak zikredilen göç, Yörükler için tam anlamıyla bir eğlence, şölen ve şenliktir. Kış mevsiminin sonlarına doğru bütün hazırlıklar, düşünceler onun üzerine kurulur. Yaşlılar, gençler, erkekler, kadınlar, gelinler, çoluk-çocuk, yamaklar, uşaklar bir önceki ve daha evvelki eğlencelerin özlemiyle yönlerini yaylalara dönerler. “O yaylanın çimeni”; kuzuyu, bulutu, ceylanı, yılanı, gökyüzünü ve yıldızları hatırlatır. Kalıcı sevdaları tetikler. Yüklüklerdeki çiçek kuruları dahi yenilenmeye yüz tutardı. Türk kültürünün binlerce yıllık tecrübesi sonuna kadar topluluğu şekillendirirdi. Buna da kısaca töre adı verilirdi. Göç zamanı günü belli olduğunda “göç var!” sesleri her türlü meşgaleyi arka plana fırlatıverirdi. Bunların tamamı şimdilerin yaygın ifadesiyle ritüele dönüşür, nesilden nesile uygulamalı olarak aktarılırdı. Çadırlardaki hazırlıklar tamamlandıktan sonra tekrar kurulmak üzere çadırlar yerlerinden sökülürdü. Elbette farklı yerlerdeki stiller, çadırların isimlerini de değiştirmektedir. Aydın yaylalarındaki çadırlar, diğer yaylalardakilere büyüklük arz etmekteydi. Çadırların peşine takılıp maziye doğru gidildiğinde “yaylalar, yaylalar” daha da bir anlam taşımaktadır.
Göç eden bireyin ya da toplulukların acıklı hikâyeleri vardır. Ancak araştırma konusu kitleler, sürekli göçmektedir. En küçüğünden en büyüğüne kadar her biri, ocağın altına odun atarak harlı kalmasına katkı yaparlardı. Devecilik de dâhil hayvancılık en önemli geçim kaynağı olduğundan yaşlılar yeni sığır buzağılarını, küçük çocuklar sakat oğlak ve kuzuları, delikanlılar da damızlık sürüleri idare ederek yaylanın yolunu tutarlardı. Dağ sığırı olarak isimlendirdikleri dana, inek, öküz yanında koyun, koç, teke, keçi sahipleriydiler.

Yük taşımada merkeplerden çokça yararlanılmakla birlikte, güç ve statünün göstergesi kabul edilmiştir. Gelinin ata binmesi ise, ataların ve gençlerin en çok heyecanlandığı anlar olmuş, deyimlere kadar geçmiştir. Henüz çocukluktan kurtulamamış kız ya da erkekler, sayısı yüzlere ulaşan keçi sürülerini idare ederlerdi. Şunu söylemek de yanlış olmasa gerektir: Türkler, dünyayı yönetme yeteneğini yaylalarda keçileri idare çabasıyla koşuştururken öğrenip pekiştirmişlerdir. 10 Aralık 2014 – 29 Mayıs 2019 tarihleri arasında gösterimde olduğu haftalarda reytingleri altüst eden Diriliş Ertuğrul dizisinde, kahramanın düşmanlara karşı kazanması sonucu, “keçi çobanına yenildi” yorumu, kültürel değerin ifadesinden başka bir şey değildir. Keçi çobanlığı, küçümsense de dünyanın görmezlikten gelemediği bağımsızlık egzersizi olmuştur. Kadınlı-erkekli müşterek meşgale, Türklüğün şanlı bayrağını dalgalandırmaya devam etmiştir. Hayatın müşterekliği isimlere de yansımıştır. Bu elbette sadece Yörüklerle sınırlı değildir.
Kadınlar, gelinler ve kızlar da beslenme, şifa ihtiyaçlarını karşılamaya hazır bir hâlde hareket ederlerdi. Herhangi bir sorumluluk üzerine kalmayanlar da, sahipsiz işleri kendiliğinden benimserlerdi. Yakın ve uzak geçmişte birçok örneğinin olduğu üzere Türk kültürünün askerî tecrübesi gereği ortada yapılması gereken bir iş varsa ama yapan yoksa mesuliyeti almak şartıyla her dileyen onu yerine getirebilirdi. Kış boyunca sarı ve solgun çehreler; yaylanın sert rüzgârlarıyla, tertemiz havasıyla, ağaçların kendilerine has kokularıyla karşılaştıkça renk değiştirmeye başlardı.

Yaylalara göç, canlılık ve büyük bir heyecan uyandırdığı kadar toplumsal hareketlenmeyi de beraberinde getirirdi. Yeni ailelerin tesisi hızlanır, yaylaların şartlarına uygun görkemli düğünler yapılır, çocukların sayıları artar, büyüyen “cıbarlar” yerlerini kardeşlerine bırakırdı. Yaylanın bereketiyle koyun ve keçi sürüleri, sığırlar da çoğalırdı. Onlar bereketi; yağmur, hayvan, evlat ve mahsul ile ifade ederlerdi. “Yukarıdaki vermeyince aşağıdaki nereden bulacak?” düşüncesinin rabıtasını her zaman yağmurda görürlerdi.
Bütün canlanmaya rağmen avdette hüzün dikkat çekmektedir. Allaşan çehreler, önlerine düşen başlardadır. Yollar, fiziki coğrafyada inişe geçmiştir. Canlılık veren bahar yelleri yerine, güz yellerinin sertliği kulakları çınlatır; arkaya kalanlar da daha fazla direnemeden öndekilerin peşinden düze inerler. Sonrasında mesafe kahrının aldırılmaksızın, akşam sohbetlerinde közde kavrulan kahvelerin öğütülmesi, ocak başındaki muhabbetlerde geçen hatıralar, gelecek üzerinde düğümlenir. Elbette Oğuzhan Destanı, Dede Korkut, Şahmeran, Hz. Ali’nin cenk hikâyeleri, göç, askerlik, düğün, sünnet hatıraları birbiri ardına sıralanır; başlaması için sözlü bir vesile yeterlidir.

Bahsedildiği gibi Yörüklerin göçerliği son derece canlılık ve heyecanlılık arz etmektedir. O günler, bugünkü nesiller için de Kaf Dağı’nın ardında kalmış, masallara dönüşmüş durumdadır. Ancak her köşesine ayak bastığı yaylalarında bıraktığı hatıralar, Türk kültürünün zenginliğini ortaya koyacak cinstendir. Ancak bunlar yazılı hâle getirilemediğinden hafızalardan silinip gitmiştir. Nazilli-Beydağ-Kiraz ilçelerini ayıran dağlardaki yaylaların şahitliğindeki olaylar, rüzgârların uğultusuyla boşluğa yuvarlanıp gözden kaybolmuşlardır. Bazıları ise sözlü anlatıma takılıp giderek gücünü yitiren çaput parçaları hâlinde savrulup rüzgâra direnmişler, ancak bu defa da dallar kurudukça onlarla birlikte kesilip fırınları ısıtarak yakılıp gitmektedir.
Söz konusu üç şirin, Batı Anadolu ilçesinin yaylalarında bulunan Sümbül Konağı, Yörüklerin ardında bıraktığı önemli bir hatıradır. Kaç yüzyıl evvel yaşadığı konusunda hiçbir kayıt bulunmamasına rağmen sosyo-kültürel bir değer taşımaktadır. Öyle ki birçok hususu bünyesinde barındırmaktadır. Deyim ilk anda büyükçe bir evi, yani konak intibaı vermektedir. Ama konağı ifade etmez, obanın konmasını belirtir. Türk kültürünün yaşam tarzının unsurunu zihinlere kazımıştır. Bir şahsı ya da aileyi değil obayı simgelemektedir. Sonraki nesiller, obalar, köylüler burasını yer belirtmede simge isim olarak kullanılagelmiş, mıntıkası bahçesinde kalanlar için belirleyici olmuştur. Sınır tespitinin, mülk değerinin ana unsuru hâline getirilmiştir.
Belki de en önemlisi bütün bunların bir Yörük kadını merkezli olmasıdır. Böylelikle onların yaşam tarzlarındaki kadının yerini belirlemek, hatırlamak ve hatırlatma fırsatı da vermektedir. Tomris Hatun’dan başlayarak Raziye Begüm Sultan’a, Kadınanalardan Hayme Ana’ya, Süyün Bike’den Safiye Hüseyin’e dalgalanan duyguların yaylalara kondurduğu isim Yörük Beyi Sümbül Kadın acaba nasıl bir yaşam sürmektedir ki ismini bugüne kadar ulaştırıvermiştir. Bundan sonra Türklerde isimlendirme geleneğinin bilimsel açıdan tahlili, son derece ince bir araştırmacılığı da beraberinde getirecektir. İsimlendirmeye bir kadının özne teşkil etmesi de ayrıca düşündürücüdür. Bu hususun iletişim bilimleri açısından da anlamı aşikârdır. Bilhassa sinemanın sihirli gücüyle, zihinlerdeki küllerin savrulmasına sebep olabileceği kanaatini taşımaktayız.

Kaynaklar
Ali Rıza, “Bulgar Dağında Göç”, Halk Bilgisi Haberleri, III, nr. 35, 15 Nisan 1934, ss. 305-308.
ASLAN, Hüseyin (2001), Osmanlıda Nüfus Hareketleri (XVI. Yüzyıl) Yönetim-Nüfus-Göçler-İskânlar-Sürgünler, Kaknüs Yay., İstanbul.
ERÖZ, Mehmet (1991), Yörükler, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay., İstanbul.
KAFESOĞLU, İbrahim (1977), Türk Millî Kültürü, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yay., Ankara.
KAMALOVA, Zebiniso (2019), Türk Kültür Mirasında Kılıç ve Kalem Tutan Hanımlar, Çağaloğlu Yay., İstanbul.
KOCAKAPLAN, İsa (2011), Türkü Söyleyen Şehirler, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., İstanbul.
NAS, Namık (2020), “İlk Kadın Mitingi’nin 100. Yılı”, Türkay, nr. 32, Nisan, ss. 1-10.
ŞÖLEN, Hikmet (1945), Aydın İli ve Yürükler, Aydın Halkevi Nşr. Aydın.

error: İçerik korunmaktadır !!