Orta Çağ’da Sessiz Ölüm: Zehirle Suikast Vakaları (Sebep-Yöntem-Akıbet)

Orta Çağ’da Sessiz Ölüm: Zehirle Suikast Vakaları (Sebep-Yöntem-Akıbet)

Orta Çağ yönetim geleneğinde rakibi/düşmanı savaş meydanında bertaraf etme dışında, bu emele ulaşmak ve kaleyi içten fethetmek için birtakım entrikaların hayata geçirildiği görülür. Bunlar arasında en popüler yöntemlerden biri, genellikle içeriden bir iş birlikçi eliyle yürütülen zehirle suikasttır. İstenmeyen birini, sessiz sedasız ve geride hiçbir iz bırakmadan ortadan kaldırmak için en pratik yol olarak kullanılan bu metot, tarihin muhtelif dönemlerinde doğu ve batı toplumları arasında çok farklı usullerle icra edilmiş; böylece zehir, kadim dönemlerden başlayarak her coğrafyada en işlevsel cinayet aracı olarak kabul görmüştür. Makedonya Kralı Büyük İskender’in (M.Ö. 356-323) genç yaşta gerçekleşen ani ve şüpheli ölümü, onun zehirlendiği kanaatini güçlü kılmaktadır. Ondan sonraki dönemde antik İran ve Roma’da zehirle cinayete dair birçok vaka kayda geçmiştir. Pontus Kralı VI. Mihridates’in (M.Ö. 132-63) zehir konusunda uzman olduğu, hatta ilk panzehrin onun tarafından hazırlandığı söylenir. Erken İslam döneminde de bu tür vakalar yaşanmıştır. Hz. Peygamber’e 628 yılındaki Hayber Kalesi’nin fethi sonrasında Yahudi bir kadın tarafından zehirli kuzu eti yedirilmeye çalışılmış; Hz. Peygamber, durumu fark ederek ağzındaki lokmayı yutmayıp çıkarmış ve kadın suçunu itiraf etmiştir.

İslam öncesi Türk toplumlarında da zehirle suikast vakaları yaşanmış; bazı durumlarda zehir, kitlesel bir imha aracı olarak kullanılmıştır. Mesela 600 yılında Çinliler, Göktürk ordusunun geçtiği bölgedeki su kaynaklarını zehirleyerek birçok askerin telef olmasına sebebiyet vermişlerdir. II. Göktürk Hakanlığı’nın son hükümdarı Bilge Kağan’ın (716-734), en yakınındaki devlet adamı Buyruk-çor tarafından zehirlenerek öldürüldüğü söylenir. Emevî, Abbasî, Fâtımî, Büveyhî ve Endülüs Emevî devletlerinde de zehir, yaygın bir suikast aracı olarak karşımıza çıkmaktadır. Büveyhîlerin meşhur veziri Mühellebî’nin 963 yılında Umman Seferi’ne çıktığı esnada, bu seferin zahmetine katlanmak istemeyen uşakları tarafından zehirlendiği dönemin bazı kaynaklarında yer alır. Selçuklu öncesi ilk Türk-İslam devletlerinde durum farklı değildir. Nizâmülmülk’ün anlattığı bir hikâyeye göre Sultan Gazneli Mahmud (998-1030), Irak-Hindistan ticaret yolları üzerinde eşkıyalık faaliyetleriyle tüccarları soyan bir grubu, kervanlara zehirli elma yerleştirerek toplu bir şekilde imha etmiştir. Karahanlı Devleti’nde de bu tür zehirleme olayları yaşanmış; Muhammed Buğra Han (1056-1057), kendi oğlunu başa geçirmek isteyen karısı tarafından zehirlenmiştir. Bütün bu örnekler, bir suikast aracı olarak zehrin antik dönemlerden itibaren Roma, İran, İslam ve Türk devletlerinde yaygın şekilde kullanıldığını göstermektedir. Böylece her dönemde çağa özgü imkânlar nispetinde geliştirilerek daha işlevsel hâle gelen zehirle suikastın, “egemen olma” mücadelelerinde etkin bir saf dışı bırakma yöntemi olarak sürdürüldüğüne işaret etmektedir.


Selçuklular zamanında rakibi zehirle öldürme uygulamasının oldukça yaygın olduğu görülmektedir. Gerek sultanlar gerek sultan adayları gerekse de birbirini çekemeyen devlet adamlarının operasyonel bir suikast aracı olarak başvurduğu zehir [eski Türkçede “agu” veya “ot”], devletin başına geçmek ya da önemli bir pozisyona kavuşmak isteyen muhteris kişilerin başta gelen suikast malzemesi olmuştur. Eski Türk töresine uygun şekilde “kan akıtmadan öldürmenin” en kestirme yolu olmuş ve kesin çözüme ulaştırdığı için sıklıkla tercih edilmiştir. Bazı kaynaklara göre Selçuk Bey’in oğullarından olup Gazneli Mahmud tarafından Kalincar Kalesi’ne hapsedilen Arslan Yabgu, zehirli şerbetle infaz edilmiştir. Aynı şekilde Müslüman ve Hristiyan kaynaklarda Melikşah’ın (1072-1092) ölümünün zehirleme yoluyla olduğuna dair yaygın bir kanaat mevcuttur. Melikşah’ın henüz genç yaşta ve fiziki olarak en güçlü olduğu dönemde ölmesi, ona zehirle suikast düzenlendiği yönündeki şüpheleri artırmıştır. Kaynaklar, bu konuda en yakınındaki eşi Terken Hatun ya da Hurdik adı verilen hizmetçisini işaret etmektedir.

Ermeni müverrihler, bir diğer Selçuklu hanedan üyesi Kutalmış’ın oğullarından Alp İlek’in de zehir yoluyla öldürüldüğünü belirtir. Aynı şekilde Tutuş’un oğlu Haleb hâkimi Rıdvan’ın (1095-1113), annesi tarafından zehirli üzümle öldürüldüğü kaynaklarda geçmektedir. Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar (1105-1118) da benzer bir tehlike atlatmıştır. Buna göre, adı geçen sultan, hacamat (kan aldırma) işlemi sırasında zehirli bir neşter ile öldürülmek istenmiş, fakat önceden durumdan haberdar olan sultan son anda bu suikast girişiminden kurtulmuştur. Irak Selçuklu Devleti, bu tür zehirlenme olaylarının en sık yaşandığı Selçuklu şubesi olarak ön plana çıkar. Bu devletin ilk sultanı Mahmud (1118-1131), Bağdat’tan hareket ederken vezirinin tertibi sonucu yediği yemekten zehirlenerek ölmüştür. Selçuklu tarihinin belki de en trajik zehirlenme olayı, Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad’ın (1220-1237) bu yöntemle öldürülmesi olmuştur. Birçok kaynağın, zehirlendiği konusunda mutabık kaldığı bu sultan, verdiği bir ziyafet esnasında yediği tavuk etinden zehirlenerek kısa sürede ölmüştür. Anadolu’da Moğol istila devri, egemenlik mücadelelerinin yoğunlaştığı bir dönem olduğundan bu tür hadiseler daha fazla yaşanmıştır.
Sultanlar dışında yönetim mekanizmasında mühim bir pozisyon işgal eden vezir, atabeg ve emir gibi devlet adamları da zehirle suikast girişimlerinden payını almıştır. Bu çerçevede Selçuklu Atabeyi Şemseddin Altunaba’nın, 1254 yılında içkisine zehir katılmak suretiyle bertaraf edildiği kaydedilir. Aynı şekilde Aksaray’ın Alaiyye Kervansarayı’nda ordunun yenilmesine sebep olan Hoca Noyan da Selçuklu devlet adamı Nizâmeddin Hurşid tarafından zehirli armut ile infaz edilir. Zehirle suikast, çağın belli bir grup tarafından sevilmeyen âlimlerine karşı uygulanan bir yöntemdir. Mesela bazı kaynaklarda İslam Âlimi Fahreddin Razî’nin (Ö. 1210), kendilerini sık sık eleştirdiği için Kerramîler tarafından zehir yoluyla öldürüldüğü belirtilmektedir. Ünlü fakih ve tarihçi Ebu Şâme el-Makdisî’nin (Ö. 1267) de çoğan otu ile zehirlenerek öldürüldüğüne dair bir rivayet vardır. Bazı durumlarda bizzat sultanlar, sevmedikleri devlet adamlarını üçüncü şahıslar eliyle zehirleterek ortadan kaldırmışlardır. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın, 1082 yılında Nizâmülmülk’ün oğlu Cemalülmülk’ü bir devlet adamı aracılığıyla zehirlettiği söylenir.


Zehirle suikast vakalarının Bizans ve Haçlı dünyasında da azımsanmayacak yoğunlukta olduğu görülmektedir. Mesela Bizans İmparatoru Tzimizces’in (969-976) bizzat eşinin teşvik ettiği bir rahip tarafından zehirlendiği rivayet edilmektedir. Onun halefi II. Basileios (976-1025), Bulgar Kralı Alusianos’u 1012 yılında aynı yöntemle bertaraf etmiştir. İmparator III. Romanos’un (1028-1034) da zehirli bir cinayet vakasıyla öldürüldüğü Hristiyan kroniklerinde yerini alır. Zehir, imparatorluk sarayındaki ailevi ilişkilerde de esrarengiz bir katil olmayı başarmıştır. Mesela, 1166 yılında İmparator Manuel Komnenos’un (1143-1180), kısır olan karısını bertaraf etmek için zehre başvurduğu anlatılır. Bu şekilde taammüden işlenen cinayetler bir yana zehir, kazara temas ettiği bedenlere de acımamıştır. İmparator Ioannes’in (1118-1143) bir av partisi sırasında kazara eline batan zehirli bir okla hayatını kaybetmesi, bu durumun en trajik örnekleri arasındadır. Haçlı dünyası da bu tür hadiselere uzak değildir. Frank Dükü Godefroy’un, 1102 yılında Suriye topraklarında mücadele ederken Müslümanlar tarafından verilen bir yemekte yanındaki 40 kişi ile birlikte öldüğü, dolayısıyla yemeğin zehirli olduğu kaynaklarda belirtilir.

Fâtımî, Eyyûbî ve Memlûk hâkimiyetindeki Mısır’da da zehir en fonksiyonel ve en popüler cinayet aracı olmayı başarmıştır. Mesela Fâtımî Halifesi Hâfız-Lidînillâh’ın (1131-1149) Hasan adlı oğlunu 1149 yılında zehirlediği belirtilir. Eyyûbî Meliki Adil de Mısır bölgesini ele geçirmek için 1194 yılında yeğeni Melik Aziz’i zehirlemiştir. Aynı şekilde, Mısır Memlûk Sultanı Melikü’z Zahir Baypars (1260-1277)’ın kımız içtiği kadehin zehirli olmasıyla hayatını kaybettiği anlatılır. Moğol devletlerinde en başından itibaren zehirle öldürmenin yaygın bir suikast şekli olduğu görülmektedir. Cengiz Han’ın babası Yesügay’a düşmanları tarafından zehirli içki ile suikast düzenlendiği ve bu suretle öldürüldüğü bilinir. XIII. asır ortalarında Moğolistan’a bir seyahat gerçekleştiren Plano Carpini, Moğolların sevmedikleri kişileri zehirli içecek ve yiyeceklerle ortadan kaldırdıklarına dair bir ayrıntı sunmaktadır. Seyyah, ayrıca Moğol Hanı Ögeday’ın (1229-1241) da zehirle öldürüldüğünü iddia eder.

Zehrin, cinayet veya suikast dışı alanlarda bir intihar aracı olarak kullanıldığı görülmektedir. Bu çerçevede zehir, bazen düşman eline düşülmesi hâlinde zillet durumundan kurtulmak için yüzük taşının altında muhafaza edilen ihtiyati bir malzeme olur. Bu tedbir, sadece sultanlar veya hanedan üyeleri tarafından değil bazen vezirler ve emirler nezdinde de uygulanmış; hapis ya da idam cezasına mahkûm edilen devlet adamları kendilerini zehirleyerek intihar yolunu seçmişlerdir. XIII. yüzyılda Çin ve Moğolistan’ı dolaşan Seyyah Marco Polo’nun kayıtlarına göre, kötülük tasarlayan insanlar suçüstü yakalandıkları zaman yanlarında bulundurdukları zehirle intihar ederek işkenceden kurtulmaktaydı. Zehir, savaş sırasında düşmana karşı etkili bir silah olarak da kullanılmıştır. Düşmana fırlatılacak ok, kılıç, mızrak ve hançerler zehre bulanarak bu yolla onların hızlı bir şekilde ölmesi sağlanmaktadır. Firdevsî’nin bahislerinden, antik İran’da yaygın olduğu anlaşılan bu usul, sonraki devletler zamanında sürdürülmüştür. Selçuklu Çağı’nda vücuda saplandığında büyük ağrıya sebep olan zehirli oklardan bahsedilir. Benzer şekilde Gazneli Mesud’un (1030-1041), Dandanakan Savaşı’nda Selçuklulara karşı kendini savunurken zehirli mızrak kullandığı bilinmektedir. Marco Polo da Moğol savaşçılarının kullandığı zehirli oklardan söz eder. Bazı durumlarda mızrağın içine saklanmış zehirler, kuşatılan şehirlerdeki su kaynaklarına hileyle enjekte edilerek toplu ölümlere sebep olunmuş ve bu şekilde şehirler kolayca ele geçirilmiştir.


Zehirle suikastın, yaygın cinayet araçlarından biri olmasının en önemli sebebi, kuşkusuz amaca giden en kesin, zahmetsiz ve kestirme yol olmasıdır. Zehir, varlığından rahatsızlık duyulan bir kişiyi geride hiçbir darp izi bırakmadan kısa sürede öldürmenin en geçerli aracıdır. Bu sebeple tüm Orta Çağ’ın esrarlı, bir o kadar da özgün bir cinayet aygıtı olmuştur. Fakat farklı olaylar, benzerlikler açısından değerlendirildiğinde faili, zehirle cinayete sürükleyen müşterek sebeplerin mevcut olduğu görülür. Her şeyden evvel, tüm zehirle cinayet vakaları aynı zamanda “ihanet” kavramını da içinde barındırmaktadır. Dolayısıyla bir yerde zehirleme mevzubahis ise orada mutlaka iş birlikçi bir hain de vardır. Çoğu zaman para, mal ya da makamla aklı çelinmiş bu kiralık katillerin, zehirlenmesi düşünülen kişinin yakın meclisinden biri olmasına özellikle önem verilmiştir. Bu kişi, bazen mutfakta görevli bir çaşnigir (ön-tadıcı), bazen sultanı eğlendirmekle görevli bir muganni (şarkıcı), bazen de onun yakın hizmetine bakan bir cariye, hatta maktulün karısı olabilmiştir.

Yöntemle ilgili akla ilk gelen sorulardan biri, kiralık katillerin suç aletleri olan zehirle kurbana nasıl bu kadar yaklaşabildikleridir. Bu noktada iki husus önem arz eder. Birincisi suikastçının kimsenin şüphelenmeyeceği biri olması, ikincisi zehrin hem gizlenmesi ve taşınması hem de maktulün vücudunda kolayca dağılması için toz hâline getirilmesidir. Muhtelif hammaddelerden elde edilen zehir, dikkat çekmemesi ve her ortama rahatça sokulabilmesi için genellikle yüzük taşının altında muhafaza edilmiştir. Bu şekilde hem suikast hem de gerektiğinde intihar aracı olarak kullanılmıştır. Zehir, kurbanın her gün her ortamda yiyip içebileceği ya da bir şekilde temas kurabileceği hemen her şeyle kullanılır. Yukarıda anlatılan olayların detayları irdelendiğinde katillerin bu konuda zengin bir uygulama yelpazesine sahip oldukları görülmektedir. Kurbanın her gün tükettiği gıdasının içine karıştırılan zehir; bazen bir elma, armut, üzüm, yumurta, tavuk ya da etin içerisinde veya su, içki, bal, süt, şerbet gibi sıvı gıdaların içerisinde verilerek neticeye gidilmiştir. Vücuda zehir vermenin Müslüman toplumlarda uygulanan bir diğer yolu hacamat olmuştur. Bu yolla kurbanın kanının alınacağı neşterler zehre bulanmış, böylece onun kısa sürede ölmesi sağlanmıştır. Bazen de kurbanın kullandığı günlük malzemeler zehre bulanarak vücuda sirayet etmesi ve kurbanın bu şekilde hızlıca ölmesi temin edilmiştir. Nitekim Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın, gulamı Hurdik tarafından kendisine verilen bir hilâl (diş, kulak karıştıracak âlet) ile zehirlendiği belirtilir.

Zehirle suikastın yöntemiyle ilgili dikkat çeken bir diğer ayrıntı, bu tür vakaların genellikle bir ekip çalışması olarak hayata geçirilmesidir. Zaten zehirle suikast, insanı içgüdüsel olarak birden fazla kişinin olaya karıştığı düşüncesine götürmektedir. Dönemin kaynakları, çoğu zaman zehri kurbana enjekte eden failleri ön plana çıkarsa da cinayet, genellikle geri planda yer alan örgütlü ve iş birlikçi bir kadro eliyle hayata geçirilip yönetilir. 1237 yılında I. Alaeddin Keykubad’ın zehirle öldürülmesi vakasında bu durum kendini açıkça gösterir. Bu cinayet, görünürde bir mutfak görevlisi olan Çaşnigir Nasıreddîn Ali’nin sultanın önüne koyduğu zehirli tavuk etine bağlanır. Fakat dönemin politik şartları irdelendiğinde, babası tarafından veliahtlığa layık görülmeyen II. Gıyaseddîn ile Harizmlerin devlet kademelerinde yükselmesinden haz duymayan bürokratların bu işi tertip ederek yönettiği ihtimali ortaya çıkmaktadır.

Bütün bunlara rağmen, zehirle suikast olaylarının kaynaklara yansıması noktasında ihtiyatlı olmak ve bunları kusursuz gerçekler gibi kabul etmeden evvel dönemin vakanüvislerinin psikolojisini göz önünde bulundurmak faydalı olabilir. Nitekim Orta Çağ devlet geleneğinde bu kadar yaygın olmasına rağmen zehirle suikast olayları, bazen eserlerini ilgi çekici kılmak isteyen kronik yazarları için eşsiz bir malzeme teşkil edebilmiştir. Kötü uygulamaları ve muhteris kişilikleriyle olumsuz bir imaj bırakmış tarihî şahsiyetlere kötü işleri yamamak, Orta Çağ vakanüvislerinin hiç zorlanmadığı, hatta çoğu zaman zevk duyduğu bir anlatı tarzı olmuştur. Terken Hatun’un Melikşah’ı, Sadeddin Köpek’in de I. Alaeddin Keykubad’ı zehirlediği iddiaları bu çerçevede değerlendirilebilir. Aynı şekilde, zehirle cinayet olaylarının gerçekte yaşanmış olması ile vekayinâme yazarının buna inanma iştiyakı arasında genellikle doğrudan bir bağlantı olmuştur. Neredeyse bütün Ermeni kroniklerinde, Melikşah’ın esrarlı bir zehir cinayetine kurban gittiğinin vurgulanması ile onun Ermenilere karşı takip ettiği yumuşak ve hoşgörülü politika arasında bir ilişki olabilir. Bu çerçevede vakanüvislerin zehirlenmeye dair bazı anlatılarının, kendi bilinçaltlarından beslenmesi ihtimalini göz ardı etmemek gerekir. Şüpheli ve ani ölümlerle ilgili halk arasında dolaşan dedikoduların da bu anlatıya etki ettiği kuşkusuzdur. Öyle ki yukarıda zehirlenerek öldürüldüğü belirtilen birçok kişinin, ölüm nedeniyle ilgili kaynaklarda birbirinden farklı rivayetlerin bulunması bu noktada dikkate değer bir ayrıntı gibi görünmektedir.

Hükümdarların ani ölümleri, vezirlerin ve saray tabiplerinin zehirleme suçuyla itham edilmelerine ve infazlarına sebep olabilmiştir. Ayrıca bu tür ölümler, yönetim kadrosunda sevilmeyen kişilerin infazı için eşsiz bir bahane teşkil etmiştir. Bir yerde ünlü bir kişinin şüpheli ölümü söz konusu ise orada ilk akla gelen, zehirle suikast düzenlenmiş olma ihtimalidir. Ölen kişi genç ve hanedan üyesi biriyse, onun yakın çevresi tarafından zehirle bertaraf edildiği yargısı genellikle peşin hüküm olarak kabul edilir. Saray çevresinde ya da halk ağzında başlangıçta bir rivayet olarak dolaşan bu tür söylentiler, kısa sürede bilinçli bir komplonun tezahürü imiş gibi çağın kaynaklarına yansımıştır. Tabip veya vezirler Yahudi ise, bu tür konularda daha fazla zan altında bırakılırlar. Argun Han’ın 1291 yılındaki ölümü sonrası ona suikast düzenledikleri iddiasıyla Yahudilere saldırılarak bazıları öldürülmüş, bazılarının malları yağmalanmış, hatta dönemin Yahudi Veziri Sadüddevle b. Safiî dahi zan altında bırakılmıştır. Aynı şekilde Yahudi asıllı saray tabibi Reşîdüddîn Fazlullah, Moğol Hanı Olcaytu’nun 1316 yılındaki ölümünde parmağı olduğu ve onu zehirlediği iddiasıyla öldürülmüştür. Reşidüddin’in her organının bir şehre gönderildiği, başının ise Tebriz’e götürülüp “Allah’ın kelamını değiştiren mel’un Yahudi’nin başıdır.” diye bağırılarak sokaklarda dolaştırıldığı söylenir.


Orta Çağ’da zehirle suikast vakalarının bu derece yaygın olması, bu tür olaylar olmadan önce tespit edilmesi için bazı orijinal tedbirler almayı gerekli kılmıştır. Mesela sarayın gözde memuriyetlerinden olan ve çaşnigir adlı görevli, sultandan önce yemeklerin tadına bakarak zehirleme ihtimallerini ortadan kaldırmıştır. Zehrin yaygın bir cinayet aracı olması, bu tür suikastlara maruz kalma potansiyeli olan kişileri her ortamda tedbirli ve temkinli olmaya itmiştir. Haçlı asilzadesi Bohemond’un davet edildiği Bizans sarayında tüm ısrarlara rağmen içerisinde öldürücü zehir olabileceği korkusuyla kendisi için pişirilen yemekten tatmadığı ve onu yanındakilere bölüştürdüğü söylenir. Sultan ve devlet adamlarının suikast ihtimallerine karşı üzerlerinde anti-zehirsel materyaller taşımaları bir diğer tedbir biçimi olarak dikkat çeker. Bu amaçla bazı hayvan ya da maddelerin, bir gıdanın içerisinde zehir olup olmadığını tespit etmek için kullanıldığı görülür. Gazneli Sultan Mahmud’a, Hindistan Seferi sonrasında Hindular tarafından kumruya benzer bir kuş hediye edildiği ve bu kuşun zehirli bir yemek getirildiğinde belirgin bir tepki verdiği söylenmektedir.

Kaşgarlı Mahmud’un lügatinde de farklı bir detaya rastlanır. Buna göre, müellifin adını çatuk ( ) olarak kaydettiği Çin’den getirilen bir madde, bir yemekte zehir bulunup bulunmadığını tespit etmek için kullanılmıştır. Nizâmülmülk de Bermekîler dönemine ait anlattığı bir hikâyede kola takılan iki tespih tanesi sayesinde bir ortamda zehir olup olmadığının anlaşıldığını aktarmaktadır. Zehirlenme vakalarının önüne geçmek ve herhangi birinin böyle bir şeye tevessül etmesini engellemek için devletler tarafından hassasiyetle uygulanan caydırıcı bir ceza sistemi olduğu da söylenebilir. Zehir, her şeyden evvel bir “ihanet” suçu olarak görüldüğü için birçok Orta Çağ devleti nezdinde, bu suçu işleyen ya da buna teşebbüs eden kişiye -uygulamada birtakım farklılıklar olmakla beraber- azaplı bir ölüm cezası verilmiştir. Mesela bu çağ Avrupa’sında zehirle cinayet vakalarının suçluları cadılıkla itham edilip yakılarak infaz edilirken, doğudaki cezalandırma yöntemlerinin daha farklı olduğu görülür. Kendisine zehir yoluyla suikast düzenlenmek istenen kişi, bir şekilde bunu öğrendiğinde genellikle aynı zehirli maddeyle suikastçının ölmesini sağlamıştır. Muhammed Tapar, zehirli neşterle kendisini öldürmek isteyen hacamatçının (fussad) kanının aynı neşterle alınmasını istemiştir. Moğollar da bu tür suçların faillerine ağır cezalar öngörmüşlerdir. İlhanlı Hükümdarı Olcaytu’yu (1304-1316) zehirlediği iddiasıyla ünlü saray hekimi Reşîdüddîn Fazlullah’ın vücudu paramparça edilerek her bir organının bir vilayete gönderildiği söylenmektedir.

Bütün bu önlemlere rağmen başarıya ulaşan zehirleme vakalarında bu kez bir an önce zehri vücuttan atmak için çağın imkânları nispetinde bir erken müdahale metodu geliştirilmiştir. Zehrin vücuttaki en temel etkisi, kanın pıhtılaşmasına neden olmasıdır. Dolayısıyla bu etkiyi ortadan kaldırmak için ilk tıbbi müdahale, genellikle zehre maruz kalan kişiden kan aldırma olmuştur. Melikşah’ın zehirlendiği anlaşıldığında ilk olarak vücudundan bu şekilde kan aldırıldığı söylenir. Aynı şekilde, kusturma yöntemi de zehrin mideden atılmasını sağlamak için öncelikli olarak uygulanan metotlardan biridir. Zehri vücuttan atmak için en yaygın müdahalelerden birisi, vücuda panzehir (Farsça bâzehr=zehri temizleyen) enjekte etmektir. Bu amaçla genellikle bitkisel panzehirlerin kullanıldığı dikkat çekmektedir. Orta Çağ’da doğu ve batıda zehirlenmelere karşı kullanılan ve panzehir etkisi yapan karışımlara genel bir adlandırma ile tiryak ( ) adı verilmiştir. Doğunun ünlü hekimi İbn-i Sina’nın (Ö. 1037) el-Kânûn fi’t Tıbb adlı eserinde bu karışımların zehirlenme olaylarına yönelik kullanım alanlarından bahsedilir ve bu gibi durumlarda kullanılabilecek bazı tiryak formülleri sunulur. Selçuklu çağına tarihlenen eserlerde de tiryak adının sıkça kullanılması, bu karışımların zehirlenme olaylarına karşı yaygın şekilde kullanıldığına işaret eder.

Bazı zehirlenme vakalarında hayvansal panzehirlerin kullanıldığı görülmektedir. Selçuklu Prensi Tâcüddevle Tutuş’un Sur şehrini kuşatması sırasında düşman tarafından zehirlendiği, fakat doktorunun sıra dışı bir tedavi metodu uygulamak suretiyle onu kurtardığı anlatılır. Anlatıldığına göre tabip, bir eşeğin karnını yararak iç organlarını çıkarır ve Tutuş’u onun içine koyup bu şekilde şifa bulmasını sağlar. İlk bakışta anlamsız gibi görünen bu usul, Orta Çağ’da zehirlenmiş bir vücuda panzehir enjekte etmenin yaygın bir yoludur. Zira keçi başta olmak üzere, otçul hayvanların midesinde teşekkül eden ve “panzehir taşı” adı verilen kalkerli taşların, dönemin tabipleri tarafından zehrin vücuttaki etkisini ortadan kaldırmak için kullanıldığı bilinmektedir. Buna göre, panzehir taşı, kanın pıhtılaşmasını engelleyip kuvvetli bir terleme neticesinde zehrin vücuttan dışarı atılmasını sağlamaktadır.

Zehirlenme vakalarıyla ilgili bütün bu tecrübeler neticesinde çağın ünlü tabipleri tarafından bu tür olaylara karşı tedavi yöntemlerini gösteren eserler kaleme alınmıştır. IX. yüzyılın ünlü kimyacısı Cabir b. Hayyan’ın (Ö. 815), zehir ve panzehirler hakkında Kitabü’s-Sümüm ve def’i Mazarriha adlı eseri bu amaca matuf yazılmış eserler arasındadır. Bir diğeri, Endülüslü Hekim İbn Cülcül (Ö. 994?) tarafından yazılmış olan Makale fî edviyeti’t-tiryâķ isminde olup dönemin etkin panzehir ve ağrı kesicileri hakkında bilgi verir. Selahaddin Eyyûbî döneminin ünlü Yahudi Tabibi Musa b. Meymun el-Kurtubî (ö. 1204) tarafından el-Makalet el-Fadıliyye fi İlde el-Sümum ve Zikri’l-Edviyet el-Nafia minha ve min el-Nuhuş adıyla yazılan eser de zehirlenme ve bunlara karşı alınacak tedbirlerle ilgili bilgi veren bir diğer eserdir.

Yukarıda verilen örneklerden açıkça anlaşılmaktadır ki Orta Çağ’da rakip veya düşmanı zehirle bertaraf etme meselesi, bir iki münferit hadise olmaktan öte yaygın bir suikast yöntemidir. Kavgasız, gürültüsüz kesin bir çözüme kavuşturduğu için sadece İslam dünyasında değil, Bizans ve Haçlılar arasında da geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Bu kadar yaygın olması, zehre ve zehirleme olaylarına karşı ilgi çekici önlemler alma sonucunu doğurmuş, bu alanda kendiliğinden oluşan bir uzmanlık alanı ortaya çıkmıştır. Ayrıca, taammüden adam öldürmenin bir çeşidi olarak görüldüğü ve ihanetle doğrudan ilişkili olduğu için faillere ağır cezalar öngörülmüştür.
Dipnot:

  • Bu metin, 2018 yılında Tarih Okulu Dergisi (Journal of History School)’nde yayımlanan “Selçuklu Çağında Zehirle Suikast Üzerine Notlar” (Sayı: 37, s. 174-195) başlıklı makalenin gözden geçirilmiş, özetlenmiş ve güncellenmiş hâlidir. İlgili kaynakçaların genişletilmiş hâline bu makaleden ulaşılabilir.
error: İçerik korunmaktadır !!