Nazilerin Fikir Babası Sebottendorf’un Cermenlik Düşüncesi ile Atsız’ın Türkçülük-Turancılık Fikriyatının Karşılaştırmalı Analizi Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

Nazilerin Fikir Babası  Sebottendorf’un Cermenlik Düşüncesi ile Atsız’ın Türkçülük-Turancılık  Fikriyatının Karşılaştırmalı Analizi Üzerine Kısa Bir Değerlendirme

Nazilerin fikir babası Rudolf von Sebottendorf’un Cermenlik için kurduğu felsefeyle, Hüseyin Nihal Atsız’ın Türkçülük-Turancılık fikriyatının birbiri ile örtüştüğü yönünde bazı yerlerde yayımlanan yazıların gelişigüzel ele alınması ve derinlemesine bir inceleme yapılmadan özellikle de ırkçılık üzerinden böylesine bir benzetmenin yapılmış olması, kabulü mümkün olamayacak kadar analiz edilmeye değer bir konudur.
Bir tarafta kendisini tamamen Nazi Almanyası’na adamış, devletin verdiği her görevi kılıktan kılığa girerek yerine getirmeye çalışan Sebottendorf; diğer tarafta ise, idealleri ve fikirleri uğruna kendi devlet yönetimiyle bile zaman zaman ters düşmüş Atsız. Sadece ideolojik bir yaklaşımla iki ismi bir arada zikretme yanlışına düşülmesi, ikisinin de iyi derecede anlaşılamadığı veya sentezlenemediğini açıkça göstermektedir. Nitekim saf Alman ırkı oluşturma maksadıyla binlerce Yahudi’yi katleden Nazilerin lideri için 1937 yılında Almanya’da bir dergiye verdiği röportajında, “Adolf’ü ben seçtim.” diyen Sebottendof ile gayesi yalnızca tüm ahlaki değerler çerçevesinde melezleşmeye karşı durarak Türklüğü yüceltmek olan Atsız’ı aynı başlık altında anarak, ideolojik açıdan dahi olsa birbirine benzetmeye çalışmak, akıl ve mantıkla izah edilemeyecek bir durumdur. Bu bağlamda her iki tarihî şahsiyetin kendi milletleri adına ortaya koymuş oldukları fikrî mücadeleler her ne kadar vatanseverlik noktasında birbirine denk şekilde yoruma açık olsa da, tarihe mal olmuş bu iki önemli ismin ayrı ayrı incelenerek tümevarım yöntemi ile değerlendirilmesi daha tutarlı ve gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.

Sebottendorf kimdir?

Hakkında akademik, detaylı bir araştırma yapılmayan, internet kaynaklarının bize sunduğu genel bilgilere göre Nazilerin fikir babası olarak kabul edilen Rudolf von Sebottendorf (1875, Hoyerswerda – 1945, İstanbul), bibliyografyası ve hayatta kaldığı süre içinde yaptıkları incelendiğinde Hitler’in “yaratıcısı”, eğitilişi itibariyle katı bir Yahudi düşmanı, beyaz ırk üstünlüğünün savunucusu, iş insanı, siyaset adamı, okültist, casus ve aynı zamanda Türkiye vatandaşlığı da olan bir Alman olarak bilinir. Gerçek adı Adam Alfred Rudolf Glauer olan Sebottendorf, ayrıca Nazilerin okültik lider olarak kabul ettikleri bir başka isim Adolf Josef Lanz’ın da dava arkadaşı, dünyadaki Pan-Cermenist aydın ve soylular ile Nazilerin ideolojik olarak yetiştikleri Alman gizli topluluğu Thule Cemiyeti’nin de kurucusudur. Sebottendorf ile yakın arkadaşı Lanz’ın en önemli ortak özelliklerinden birisi ise neo-paganizm ve “üstün ırk” düşüncesinin mimarı olan Alman filozof, tarihçi ve yazar Guido Karl Anton List’in öğrencileri olmalarıdır.

Ne ilginçtir ki gemide çalıştığı sıralarda Kahire’de Hidiv Abbas Paşa’nın emrindeki Hüseyin Paşa’nın hizmetine girmesiyle Anadolu macerasına başlamış olan genç Glauer için tüm kapılar ardına kadar açılıyor ve bu bağlantıları ona, önemli isimlerle yakın dostluklar kurmasını kolayca sağlıyordu. 1911’de Osmanlı vatandaşlığına geçtikten sonra, İstanbul’da yaşayan Almanların soylu ailelerinden Baron Heinrich von Sebottendorf adındaki kişi tarafından evlat edinilmesiyle artık Adam Alfred Rudolf Glauer’in adı böylece Rudolf Freiherr von Sebottendorf oluyor. Nitekim Avrupa ve Almanya genelinde cemiyetlere katılabilmek için soylu olmak birinci esastı. Ve Glauer de, Sebottendorf soyadını aldıktan sonra hem bu soy ismi ile anılmaya başlandı hem de üvey babasının üye olduğu cemiyet ve topluluklarda kendisine de rahatlıkla yer buldu. Ancak o, özellikle gençlik yıllarından itibaren giriştiği siyasi hayatı ve mücadeleleri boyunca kimliğini saklamak amacıyla Avrupa ve Türkiye’de Erwin Torre, Şefik Hüsnü, Baron Heinrich, Adam Alfred Glandek ve Ludwig Müller gibi birçok farklı isimler kullandı. Sebottendorf’un, II. Balkan Harbi’nde gönüllü olarak Türk ordusu saflarında savaşa katılması, 1926’da Türkiye’nin Meksika Fahri Konsolosluk görevini üstlenmesi ve bir dönem Kızılay Başkanlığı da yapmış olmasına bakarsak, onun casusluk faaliyetlerinde ne kadar geniş ağlara sahip olduğunu kestirmemiz daha kolay olacaktır.

Çok enteresan bir isim olan Sebottendorf hakkında her ne kadar birçok görüş ileri sürülmüş olsa da, yaşamı ve ölümünün ne şekilde gerçekleştiği üzerine henüz tam anlamıyla açıklanamamış pek çok yönü var. Hayatına dair arkasında hatırat niteliğinde bir belge bırakmadığından, bilinen tarafının dışında bilinmeyen yanları ise tartışmaya açık hâle gelmiştir. “Bilinmeyen Hitler” adlı kitabında Sebottendorf ve Thule Cemiyeti ile ilgili son zamanlarda komplo teorilerinin artmaya başladığını ifade eden kitabın yazarı Aytunç Altındal, Sebottendorf’u tanımlarken onu, “Müthiş bir okült ustası ve Hitleri tarih sahnesine çıkaran 12 kişilik cemiyet üyelerinden biri.” olarak tanımlıyor. Altındal, yine aynı paragrafında, “Eğer Thule ve Sebottendorf olmasaydı ne NSDAP (Nazi Partisi) ne Hitler ne de milyonlarca ölü olurdu.”1 diye de ekliyor.

Hüseyin Nihal Atsız

Baba tarafından aslen Gümüşhaneli anne tarafından ise Trabzonlu olan Hüseyin Nihal Atsız (1905, İstanbul – 1975, İstanbul), Türk yazar, şair, düşünür ve öğretmendir. Türk tarih araştırmaları ve edebî eserleri ile bilinen Nihal Atsız, Türkçülük-Turancılık fikriyatının en önemli savunucularından biri olması ile de anılmaktadır.
Hayatını Türkçülük-Turancılık davasına adayan Atsız, yıllarca verdiği fikrî mücadelesinden bir an olsun şaşmamış, idealleri doğrultusunda önüne çıkan tüm engellemelere, sürgünlere, baskılara, yargılanmalara ve hapse mahkûm edilmesine rağmen doğru bildiği ne varsa savunmaktan geri durmamıştır. 1930 yılında Edebiyat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Hocası Prof. Dr. Fuad Köprülü’nün kendisini asistan tayin etmesinin ardından yazar kadrosunda Zeki Velidî Togan ve Abdülkadir İnan gibi Türk tarihçilerinin saygın isimlerinden oluşan bir grup ile 5 Mayıs 1931’den 25 Eylül 1932 tarihine kadar yayın hayatına devam edecek olan “Atsız Mecmua”yı çıkarmıştır. Bu dergi sayesinde her alanda Türkçü bir çığır açılmış ve Atsız da ilk defa bu dergi aracılığı ile kendisini ve fikirlerini tanıtmaya başlamıştır. 1932 yılında düzenlenen Birinci Türk Tarih Kongresi’nde, Prof. Dr. Zeki Velidî Togan’a yönelttiği eleştirileri nedeniyle Dr. Reşit Galip’e, içlerinde ikinci eşi olan Bedriye Atsız’ın da bulunduğu 8 arkadaşı ile beraber bir protesto telgrafı çekerek “Zeki Velîdî’nin talebesi olmakla iftihar ederiz.” demesinin ardından Atsız’ın asistanlık görevine, o sırada Fuad Köprülü’nün dekanlıktan ayrılmasını da fırsat bilerek Reşit Galip’in baskısı ile son verilmiştir. Asistanlık görevine son verilmesinden sonra farklı şehirlerde öğretmenlik ve memurluk hayatına devam eden Atsız, düşüncelerinden ve yazılardan dolayı pek çok defa da görevlerinden sürgün yemiştir.

Kuşkusuz hayatını Türkçülüğe ve Turancılık idealine adayan Atsız için en sancılı dönem 1944 yılında Irkçılık-Turancılık davasından yargılandığı süreç olmuştur. Henüz II. Dünya Savaşı sürerken devlet içerisinde Sovyet ve Komünizm yanlısı faaliyetlerin arttığından yakınan Atsız’ın, dönemin Başbakan’ı Şükrü Saracoğlu’na hitaben yazdığı açık mektupla başlayan bu süreç, eğitim bürokrasisi içinde yer alan isimlerden Sabahattin Ali’nin, Atsız’ın ikinci açık mektubunu yargıya taşımasıyla başlamıştır. Toplamda 65 oturumdan oluşan davanın 29 Mart 1945 tarihinde görülen son duruşmasında ise aralarında Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidî Togan, Alparslan Türkeş, Nejdet Sançar, Reha Oğuz Türkkan gibi birçok Türk aydını, çeşitli cezalara çarptırılmıştır.2

Davanın ardından devlet kademelerinde kendisine bir iş verilmeyen Hüseyin Nihal Atsız, sahip olduğu kitapların bazılarını satarak geçinmek durumunda kalmıştır. 1949’da Süleymaniye Kütüphanesi’ne “uzman” olarak tayin edilmesine rağmen görev yeri sürekli değiştirilmiş ve hakkında açılan davalar neticesinde 1973 yılında girdiği cezaevinden, kendisi talepte bulunmadığı hâlde dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından cezası affedilmiştir. 70 yaşında kalp krizinden dolayı hayata gözlerini kapayan Atsız, ardında Türk tarih ve kültürü araştırmalarına ışık tutan önemli eserler ve fikirlerini yaşatacak milyonlarca takipçi bırakmıştır.

Sebottendorf’un Cermenliği, Atsız’ın Türkçülüğü

Cermenlik ya da Pancermenizm her ne kadar tüm Cermen uluslarını tek bir çatı altında birleştirmeye verilen ad ise Turancılık da, alt kimlik unsurlarını yok saymadan Türklerin yaşadığı tüm coğrafyalar arasındaki sınırları kaldırarak tek bir devlet oluşturma ülküsüdür. Ancak Pancermenizm’e giden yolda her engelin yok edilmesi mübah görülürken; Türkçülük’ün ideal saydığı devleti oluşturmaya giden aşamada herhangi bir soykırım düşüncesi görülemez. Pancermenist hareketler, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkışına doğrudan etki ederken, bu durum milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuş, saf Alman ırkı yaratma uğruna Almanya’da binlerce Yahudi’nin katli gerçekleşmiştir. Atsız’ın Türkçülüğü ise, esaret altındaki Türk coğrafyalarında yaşayan aydınlara tesir etmiş ve onların fikirleriyle harmanlanarak bağımsızlık ateşlerinin yakılmasına vesile olmuştur.

Siyasi yaşamında Avrupa’nın pek çok ülkesinde Cermen ırkçılığını örgütlemeye ve yaymaya yönelik faaliyetlerde bulunan Sebottendorf, İtalyan faşizminin baş aktörü Mussolini ile de fikir birliği bağlamında yakın ilişki içindeydi. Zira o, Mussolini tarafından ortaya atılan “Mihver Devletler” tabirini Nazi Almanyası’nda kullanan ilk kişidir. Tam da burada şunu ifade etmek lazım ki Mussolini’ye zıt bir düşünce kutbunda yer alan Nihal Atsız’ı, Hitler ya da “Nazi sevicisi” olarak göstermeye çalışmak ve Sebottendorf ile aynı düşünce çizgisinde yorumlamak, onun 1930 yılında kaleme aldığı “Davetiye” başlıklı şiirindeki şu dizelerinden bihaber olunduğunu açıkça ortaya koymaktadır;

Belki fazla bel bağladın şimal komşuna,
Biz güleriz Cermenliğin kuduruşuna,
Tanıyoruz Atilla’dan beri Cermeni,
Farklı mıdır Prusyalı yahut Ermeni?
Senin dostun Cermanya’ya biz Nemşe deriz,
Bir gün yine Bec önünde düğün ederiz.
Ve yine bir başka şiirinde şu mısralarını da özellikte belirtmekte fayda var;
Yine Batılıların Üçüncü Kosova’da
Topraklara sereriz, bir değil, birkaçını,
Çekilince kılıçlar yeniden Haçova’da
Paramparça ederiz Cermenliğin haçını.

Nihal Atsız, hayatı boyunca Marksist kesimler tarafından birçok yerde “Hitlerci” ya da “Faşist” suçlamalarına maruz kaldı. Bu ifadeler onu, tamamen kendi fikriyatına ters düşecek şekilde karalamak ve onu dinsiz olarak göstermeye çalışmaktan ileri geliyordu. Hatta Atsız’ın gençliğine ait bir fotoğrafında, saçlarını tarayış biçiminden dolayı Sebottendorf’un fikir ürünü olan Adolf Hitler’e özendiği iddiasında bulunan kimselere yanıt olarak şunları yazmıştır:
“ …Hamit Şevket bunları biliyor mu? Bilmiyorsa benim Hitlerizme tabi bir adam olduğuma nereden hükmeder? Saçlarım benzermiş… Bu ahmakça iddia yıllardan beri birçok budalalar tarafından aleyhimde delil gibi kullanıldı. Hatta evimde Hitler’in resminin asılı olduğu bile söylendi. Ben, dışarıdan gelmiş hiçbir fikri kabul etmeğe tenezzül etmeyecek kadar millî gurur ve şuura sahip olduğumu, içtimai mezhebimin Türkçülük olduğunu vaktiyle yazarak ilan ettim. Daha ne yapabilirim? Saçım Hitler’inkine benziyormuş diye beni Hitlerci sanacak kadar budalalık gösteren binlerce, belki on binlerce zavallıya ayrı ayrı mektup yazamam ya… Hamit Şevket asla unutmasın ki bu vatana bağlılıkta kendisini benimle bir tutamaz. Çünkü ondan fazla olarak ben bu toprağa ecdadımın kanı ve hatırasıyla bağlıyım.”3

Nazilerin fikir babası Sebottendorf’un tek tip ırk düşüncesiyle Cermenlik için kurduğu ırkçı felsefenin, Atsız’ın bazı söylemlerinden yola çıkarak fikren birbiriyle örtüştüğünü söylemek onu tam olarak anlayamamanın, fikriyatını bir bütün olarak sentezleyememenin sonucudur. Atsız’ın roman ve şiirlerinde yücelttiği Türklük şuur ve faziletini faşizm olarak algılayanlara, daha da ileri giderek onu Sebottendorf ile bir tutanlara herhâlde verilebilecek en güzel yanıt, “Eski Türk Masonlarının Uygulamaları” adlı kitabının bir bölümünde Almanlarla Türkleri kıyaslayan Sebottendorf’un şu ifadeleri olacaktır:
“…Son yıllarda doğudaki gelişmeleri iyi izleyenler, Türkler gibi ırksal bir bütünlüğe sahip olmayan bir ulusun, bu derece gelişip, kendilerine düşman tüm dünyaya karşı savaş alanlarında böylesi başarıları nasıl elde ettiklerine mutlaka şaşırmışlardır. Hiç bitmeyen savaşlar yüzünden tükenmiş bu insanların, çok zor şartlar altında nasıl dayandıkları, bunu bilenler için hayranlık uyandırıcıdır.” 4

Nazi Almanyası’nın arka plandaki mimarı olan Sebottendorf bile kendi kitabında Türklerden hayranlıkla bahsederken, Türkiye’de bir Türk’ün, ait olduğu milliyeti yüceltmiş olmasını Sebottendorf’un “Cermenlik” hayaliyle bir tutarak onu yermeye, hiçbir fikrî bağının olmadığı bir kimseye benzetmeye kalkışmak, Marksist çevrelerin kendi ideolojilerini tatmin etmeye çalışmalarından başka bir anlam ifade etmemektedir.
Dipnotlar:

  1. Altındal, Aytunç (2014), Bilinmeyen Hitler, ALFA Basım Yayım, İstanbul: B.18. s.9-10.
  2. Gökberk, Yücel- Bölükbaşı, Yusuf Ziya (2019), Ürk Milliyetçiliğinde Yol Ayrımı: 3 Mayıs 1944 Irkçılık-Turancılık Davası, Milliyetçilik Araştırmaları Dergisi, C.1 S. 2. s.20,21.
  3. Atsız, H. Nihal (1934), Orhun Dergisi, Makaleler, S.9.
  4. Sebottendorf, Baron Rudolf Bon (1924), Eski Türk Masonlarının Uygulamaları, çev. Saltık, Mehmet (2006), Hermes Yayınları, İstanbul: B.1. s.28.
error: İçerik korunmaktadır !!