Kırım Sürgünü Hakkında Röportaj

Kırım Sürgünü Hakkında Röportaj

78 yıldır dinmeyen acı: Kırım Tatar Sürgünü… Dönemin Sovyet lideri Stalin, 18 Mayıs 1944’te Kırım Tatarları için sürgün kararı aldı. Bir halk, toplu hâlde vatanından koparıldı, vagonlara bindirilerek Orta Asya ülkelerine gönderildi. Acılar hep taze kaldı. Karadeniz’i stratejik çıkarları için kullanmak isteyen Rusların, Kırım Yarımadası üzerindeki hesapları tarih boyunca hiç bitmedi. İsimler değişse de Rus mezalimi bugün de devam ediyor. “18 Mayıs 1944 Kırım Tatar Sürgünü”nü konu edindiğimiz bu sayımızda Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan KIRIMLI ile bir röportaj gerçekleştirdik. Kırımlı, 1944’te ve devamında yaşanan acıları ve Kırım’ın günümüzdeki durumu hakkında dergimize önemli açıklamalarda bulundu.

Kırım Tatarlarına uygulanan sürgün ve soykırım ne zaman başladı? Soykırım ve sürgün uygulanırken o gün Rusların kullandığı argüman neydi?

Aslında 1783’ten beri bunun başladığını söyleyebiliriz. Rusya, Kırım’ı işgal ettiği andan itibaren -ki o zaman Kırım’da yaşayan tek bir yerli Rus dahi yoktu- en baştan beri açıkça maksadını ilan etmişti: Kırım’ı, Kırım Tatarlarından temizlemek ve en kısa zamanda bir Hristiyan Slav/Rus ülkesi hâline getirmek. Bu, gizli bir konu değildi, açık bir şekilde dile getiriyorlardı. Daha sonra Kırım Tatarlarını Kırım’dan uzaklaştırmak için de her şeyi yaptılar; ekonomik, siyasi, sosyal ve dinî yollarla Kırım Tatarlarını baskı altına aldılar. Bunun neticesinde, sayıları yüz binleri bulan Kırım Tatarı, 1783’ü takip eden 150 sene içerisinde Osmanlı Devleti’ne (ve onun varisi olan Türkiye Cumhuriyeti’ne) hicret etmek zorunda kaldı. Zaten bugün Kırım’da bir Kırımlı yaşıyorsa, ona karşılık Türkiye’de en az 10 Kırımlının yaşamasının sebebi de budur. Çarlık zamanında maksat, bir taraftan Kırım Tatarlarını Kırım’dan kaçırmak ve onun yerine mümkün olan maksimum ölçüde Hristiyan, tercihen de Slav/Rus ahaliyi yerleştirmekti. Ona rağmen Kırım tamamen boşalmadı, boşalmadığı gibi geride kalan Kırım Tatarlarının sayısı azalsa da zaman içinde büyük bir siyasi ve sosyal dinamizm göstermekten geri kalmadılar.

Türk ve İslam dünyasında ilk tam demokratik Parlamento’nun Aralık 1917’de Kırım’da açılması tesadüf değildir. Ne var ki bu Parlamento, Bolşevikler tarafından yok edildi. Sovyet Rusya zamanında Kırım Tatarlarına yönelik baskılar iyice arttı. Esasen Sovyet rejimi hâkimiyeti altındaki bütün halklara sayısız baskılar ve zulümler uygulanmıştır ama bunda Kırım Tatarlarına düşen pay, onların nüfus oranlarının çok üstünde olmuştur. Mesela, köylü sınıfının, 1920’nin sonlarında ve 1930’ların başlarında çok ağır darbelere ve sürgünlere maruz bırakılarak mahvedilmesi, millî entelektüel tabakaların yani 1917 hareketini oluşturan bu insanların neredeyse tamamının doğrudan öldürülmesi, onun dışında da rejimin zararına olacağını düşündüğü herkesin ortadan kaldırılması, bu baskıların sadece bir kısmıydı. Bu kurbanların sayısı on binleri bulmaktaydı. Nüfusu birkaç yüz bine düşmüş bir halk için bunlar hem demografik olarak hem de insan sermayesi bakımından çok büyük kayıplardır. Stalin döneminde uygulanan tam olarak buydu. 18 Mayıs 1944’te ise II. Dünya Savaşı’nın toz dumanı içinde fırsat bu fırsat diyerek istisnasız bütün Kırım Tatarlarını Kırım’dan sürdüler.

Burada bir parantez açalım. Neden Kırım’a bu kadar önem veriyorlardı? Sebepleri çok açıktır. Birinci sebep tarihin rövanşını almaktır. Türkiye’deki bazı insanlar hâlâ farkında değil ama bugün Rusya ve çevresini oluşturan Ukrayna, Belarus dediğimiz ülkeler 150-200 sene boyunca Altın Orda yani Türk-Müslüman hâkimiyetinde yaşadı. Rusya’nın bugün hatırlamaktan hiç hoşlanmadığı bir durumdur bu. Kırım Tatarları da Altın Orda’nın vârisidir. Yani tarihin bu rövanşını almak istiyorlardı. 18. asra kadar Kırım Tatarlarının devleti olan Kırım Hanlığı, Rusya’nın askerî olarak başa çıkamadığı bir unsurdu. Moskova, Kırım Hanlığı’na 17. asır sonlarına kadar vergi ödemekteydi. İkinci sebep Kırım’ın, Karadeniz’e hâkim olmanın en önemli iki nirengi noktasından (diğeri Boğazlar) biri olmasıdır. İkisine birden hâkim olan güç, Karadeniz’i kendi gölü hâline getirir. Rusya, İstanbul’u alabilmek için Kırım’ı zıplama tahtası olarak görüyordu. Zaten Kırım’ı alır almaz Karadeniz filosunu (bugün o filo hâlen duruyor) kurdu.

Üçüncü sebep ise Kırım’ın, olağanüstü bir tabiat güzelliğine sahip olmasıdır. Kırım’ın iklimi Rusya iklimine hiç benzemez, subtropikal bir iklime sahiptir. Böyle bir yere sahip olmak, Rusların ayrıca istedikleri bir şeydi. Ancak buradaki engel, orada Kırım Tatarlarının yani Müslüman Türk halkın olmasıydı. Bunların, temizlenmesi gerektiğini düşünüyordu Rusya. Çarlık Rusya’yı, Kırım’ı yutmaya sevk eden gerekçeler esas olarak bunlardı. Buna bağlı olarak, 19. asrın ilk yarısından itibaren Kırım’ın, kadim devirlerden beri Slavlara ait olduğu masallarını uydurmaya başladılar ve bu propagandayı bugün de yoğun bir şekilde devam ettirmektedirler.

Saydığım bu emperyal gerekçeler, Çarlık devrinde de sonrasında da hep geçerli olmuştur. Ama “1944 Sürgünü”nün bütün bunlara ilaveten tam da o yıl olması, Stalin’in Türkiye’ye karşı planladığı harekâtın altyapısının hazırlanmasına ilişkindi. Zaten o planlar dolayısıyla, Sovyetler Birliği’nin aynen şu anda Ukrayna’ya karşı yaptıkları gibi bir bahaneyle işgale girişmesi teşebbüsüne karşı korunma tedbiri olarak Türkiye, NATO’ya girdi. Stalin, tasarladığı bu harekât öncesinde, cephe gerisinde Türkiye’ye sempati duyacak, ona destek olacak hiçbir unsurun olmamasını istiyordu. Kırım Tatarları da bunun en tipik örneklerinden biriydi. Sadece Kırım Tatarları değil, aynı şekilde Ahıska Türklerinin sürgünü de tamamen bu sebepledir.

Sürgün sırasında yaşananları sizden dinleyebilir miyiz? Ölüm vagonlarıyla meçhule yolculukta ne tür zorluklar yaşandı?

Burada zorluğun ötesinde bir “soykırım” yaşandı diyebiliriz. Çünkü facia bile demek işi basitleştirmek olur. Yaklaşık 26 gün süren tren yolculuklarından bahsediyoruz burada. Bu trenler, yataklı vagonlar değil, oturmaya bile yer bırakılmayacak kadar sıkıştırılmış hayvan vagonları. Vagonlarda hava yok, su yok, yemek yok, tuvalet deliği yok… O deliği insanlar, tahtaları kendileri kırıp açmaya çalışıyordu. Bu süreçte o insanlar, mayıs sonu ve haziran başında cehennem sıcağında gidiyordu o vagonlarda. İnsanların bir kısmı Orta Asya’ya, bir kısmı Urallara gönderildi. O vagonlar bütün yolculuk boyunca sadece birkaç defa açılıyordu, o da ölüleri atmak için. Yanınızda ne varsa yani evden bir şeyler alabilmişseniz, o kısa süre içerisinde onları yiyebiliyorsunuz. Yolculuk sonrası bırakıldıkları yerler de çölün ortası; başında bir dam olmadan trenden boşaltılıyorlar ve bulundukları yerlerden kıpırdamaları hâlinde de bunun çok büyük cezası var. Bulundukları yerlerden 5 km öteye hareket etmelerinin cezası 25 yıl ağır çalışma kampıydı. Bu insanlar orada boş araziye dökülen moloz yığını gibi oralara bırakıldı. Kesinlikle aç ve susuzdular. Kıpırdamaları yasaktı. Bu şartlarda, ahalinin oraya vardıktan sonraki 6 ay içinde nüfusunun %46’sının ölmüş olduğu belirleniyor. Bu rakam, sonraki on yıl içinde oradaki millî hareket mensuplarının isim isim, köy köy ölenleri tarihleriyle çıkartması neticesinde ortaya çıkan bir rakamdır ve bunlar yayınlandı.

Sürgün sırasında binlerce Kırım Tatar askeri de Kızıl Ordu saflarında hâlâ Almanya’ya karşı savaşmaya devam ediyordu. Bir yıl daha savaşmaya devam ettiler. Bu askerlerin vatanlarında olanlardan haberleri yoktu. Askerden döndüklerinde onlar da evlerine değil sürgün yerlerine gönderildiler. Bulabildilerse ailelerini bulabildiler ki pek çoğu da bulamadılar, ebediyen ailelerine kavuşamadılar. Bu insanlar ihanet safsatalarına uğrasalar da göğüslerinde Sovyet madalyalarıyla döndüler. Bütün bu olanlar, bir milletin yok edilmesi teşebbüsüydü; bir yerden başka bir yere taşınması değil. Kırım’da onlardan kalan bütün kültürel varlıklar yok edilmeye çalışıldı. Hatta kitaplardan çıkarılmaya çalışıldı, sanki böyle bir halk hiç olmamış gibi. Nihayetinde soykırım tabirine uyacak her şeye maruz bırakıldılar. Kırım Tatarlarının sürgünden Kırım’a dönüşü, asla Sovyetler Birliği’nin ya da onun mirasçısı devletlerin müsaadesi ve yardımıyla olmadı. Hiçbir engele bakmaksızın, sürgün yerlerindeki evlerini terk edip münferit olarak Kırım’a hareket eden Kırım Tatarlarının tamamen kendi imkânlarıyla gerçekleşti.

Kırım Tatarları nerelere göç ettirildi? Sürgün edildikleri yerlerde nasıl karşılandılar, hayatlarını nasıl idame ettirdiler?

1929-1930 ve 1944’te gerçekleşen olayları elbette doğrudan sürgün olarak tabir ediyoruz. 1929-1932 yılları arasındaki sürgünler daha ziyade Urallar bölgesine yapılmıştı. Az da olsa Orta Asya’ya sürgüne gönderilenler de olmuştu. 1944’te ise sürgünlerin yaklaşık %80 kadarı Orta Asya’ya, burada da çok büyük bir kısmı Özbekistan’a ama kısmen de Kazakistan ve Tacikistan tarafına oldu. Halkın bir kısmı da yine Urallar bölgesine sürüldü, Urallara sürgün olanlar 1950’lerin sonlarında Sovyetler Birliği’nde şartlarda nispeten hafifleme başladığında Özbekistan’daki sürgünde bulunan akrabalarının yanlarına geldiler.
İşin diğer bir yönü, bu insanların sürüldükleri yerlerde Sovyet yönetimi tarafından önceden muazzam bir nefret propagandası yapılmış olmasıydı. Bugün, nasıl Putin propagandası bilgisiz insanları etkisi altına alabiliyorsa, o zaman da sürgün yerlerindeki yerli insanlara Kırım Tatarlarının hainler oldukları, canavar oldukları, ırz düşmanı oldukları ve hatta daha da cahil halka (bugün sizlere fantastik gibi gelebilir) alınlarının ortasında gözleri bulunduğu gibi masallarda duyabileceğiniz saçmalıklara kadar yalanlar söylendi. Bu şekilde Stalin kurbanlarının, sürgün yerlerine vardıklarında oradaki yerli halktan yardım ve sempati görmemelerine çalışıldı. Nitekim gittikleri birçok yerde, Kırım Tatarlarının perişan hâllerine bakılmaksızın üzerlerine taş atılarak karşılandı.

O zamanlar savaşın devam ettiğini hatırlayın. Gönderildikleri yerlerdeki halkın büyük çoğunluğu cahil insanlardı. Bu yerli halkın ailelerinden kimseler cephede savaşırken, kendilerine “Sizinkilere ihanet eden adamlar geliyor.” diye söylentiler yayıldığı için sürgün gelen Kırım Tatarları birçok yerde çok kötü muameleyle karşılaştılar. Hatta yerliler, sürgün olarak gelen insanların Müslüman olduğunun bile farkında değillerdi. Buna rağmen vicdanlı hareket edip onlara yardım etmeye çalışan birçok Özbek’in olduğu da bir gerçektir. Başlangıçta, sürgüne gönderilen insanlar köle gibi çalıştırılıyordu. Stalin’in ölümünden sonraki nispi serbestleşme döneminde insanlar akrabalarını arayabilme imkânına kavuştu. Ama ondan sonraki on yıllar boyunca baskılar devam etti. Mesela, bir kişinin Kırım Tatarı olduğunun bilinmesi bile yüksek mektebe girmesinin, birçok işlere girmesinin önünde büyük engel teşkil ediyordu. O çetin şartlar içerisinde ne kadar başarılı bir talebe olursa olsun zorluklar çıkartılıyordu, bu insanlar düpedüz fişleniyorlardı.
nKırım Tatarları ne zaman ana vatanlarına dönmeye başladı? Kırım Tatarlarının yaşadıkları sürgün bölgelerinden geriye dönüşlerinde ne tür zorluklar yaşandı? Bugün hâlâ o zorluklar devam ediyor mu?
Az önce değindiğim gibi Sovyetler Birliği’nde kısmi serbestleşmenin başlamasının ardından 1950’lerin sonlarında sürgün yerlerinde teşebbüs grupları hâlinde Kırım Tatar Millî Hareketi ortaya çıktı. Bu hareket, Sovyetler Birliği gibi dünyanın en totaliter devletinde, tamamen bir halk hareketi olarak oluştu. Böyle bir devlette halk hareketi gibi teşebbüsler başa büyük belalar getirecekler işlerdendir. Bu bakımdan, konuya yakından vakıf olmayanların böyle bir hareketin varlığına bile inanabilmeleri kolay değildir. Bu Millî Hareket, şu prensipler üzerinde ortaya çıktı: – Mevcut kanunlar ne ise harfiyen onlara uyulacaktı, asla herhangi bir şiddet veya kanun dışı bir harekette bulunulmayacaktı. – Yine hiçbir şekilde herhangi bir halka, dine ve gruba hakaret edilmeyecekti. Bunlar, Kırım Tatar Millî Hareketi’nin günümüze kadar olan süreçte bile asla vazgeçilmeyen prensipleri olmuştur. En baştan itibaren, “Bu hareket şeffaflık içinde yürütülecek, gizli olmadan imza toplayıp Moskova’ya göndereceğiz.” denildi. Hatta bir seferinde 120 bin civarında imza toplandığını hatırlıyorum. Bugün değil totaliter bir ülkede, en serbest/özgür memleketlerde bile bunu toplayabilmek güçtür. Bu insanlar her şeye rağmen bunları yapabildiler. İçlerinde temsilciler belirleyip, aralarında üç beş kuruş toplayarak bu dilekçeleri Moskova’ya götürdüler. Tamamen kanuni ve nizami yollarla. Fakat bunun bedeli çok ağır oldu. Özetleyerek bu durumdan bahsetmekte fayda var çünkü burada sayısız detay vardır. İmzalı dilekçeler sonrasında sayısız insan binbir yalan ve asılsız gerekçelerle tutuklandı. Bu durum, 1970’lerin başına kadar devam etti. Bu, Sovyetler Birliği’nde emsali görülmeyen bir hareketti. Bunları söylemem belki okuyuculara abartı gibi gelebilir ama inanın abartı değil. Koskoca Rus halkının demokratik hareketleri bile Kırım Tatar Millî Hareketi’nden çok daha ufak boyuttaydı. Millî Hareket, zaman içinde şu çizgiye geldi: Sovyetler Birliği içindeki ya da dışındaki her türlü demokratik hareketlerle iş birliği yapılmalıydı. Bu, çok büyük bir kazanım elde ettirdi. Yani sadece Orta Asya’da bulunan dar bir millete ya da halk grubuna münhasır bir hareket olmaktan çıkıldı, enternasyonal bir etki ve dinamizm kazanıldı ve 1960’ların ikinci yarısında ilk defa Batı’nın da dikkatini çekti. Özellikle hem Batı’da bu konudaki yayınların artması hem de bu hareketin gerçekten güçlenmesi (o kadar tevkif, faili meçhul cinayetlere ve baskılara rağmen) neticesinde 5 Eylül 1967 senesinde Yüksek Sovyet Prezidyumu bir kararname yayınlamak zorunda kaldı. Buna göre -güya- “Kırım Tatar halkının tamamının hain ve Alman iş birlikçisi olduğu” görüşünün geçerli olmadığı kabul edildi ve Kırım Tatarlarının Sovyetler Birliği’nin her yerinde yaşayabilecekleri ilan edildi. Ama kararnamenin ilan edilmeyen bir yanı daha vardı: Bu “serbestlik” asla Kırım’ı kapsamıyordu. Sanki Kırım Tatarları bütün bu mücadelelerini Kırım’da yaşamak için değil de, sanki mesela Vladivostok’ta yaşamak için yapagelmişler gibi! Serbestlik kararnamesine güvenip Kırım’a kim gelmeye kalktıysa hepsini kovdular! Bu durum 1980’lerin sonlarına kadar devam etti. Her şeye rağmen 1960’ların sonundan 1980’lerin sonuna kadar olan süreçte yaklaşık 10 bin kişi Kırım’a yerleşmeyi bir şekilde başardı. Bir kısmı kimliğini gizledi, bir kısmı da kimliğini Kazan Tatarı olarak gösterdi vs.
1987’de ise bizzat Sovyetler Birliği’nin kendisinin çökmesine giden yolda Kırım Tatarlarının çok ciddi rolü oldu. Bu durum da, Türkiye’de unutulan olaylardan biridir. 1987 senesinin 22-26 Temmuz tarihlerinde, Sovyetler Birliği’nde o zamana kadar kimsenin aklına, hayaline gelmeyecek bir şey oldu. Moskova’nın göbeğindeki Kızıl Meydan’ın tam ortasına bin kadar Kırım Tatarı oturarak, ellerinde pankartlarla “Kırım’a dönmek istiyoruz.” dediler. 22-26 Temmuz 1987’de yapılan bu hareket, Sovyetler Birliği’nde açığa çıkan ilk harekettir. 1986 yılı Aralık ayında Kazakistan’da da olaylar olmuştu ama bu şekilde Moskova’nın tam ortasında yapılan bir hareket, akıl alacak şey değildi gerçekten. O meydanda bir kişinin protestosu bile hayalken, bin kişi orayı tam dört gün işgal etti. Bu eylem, eski Sovyetler Birliği, Stalin döneminde olsa, üzerlerinden tankı geçirir, o insanları dümdüz ederlerdi. Ama Gorbaçov politikaları döneminde, Batı’nın gözü tam oradayken bunu yapamadılar. Göstermelik de olsa “Bu problemlerle ilgileneceğiz.” şeklinde yarım ağız sözler verildi o zamanki yönetim tarafından. Ama herhangi bir şey yapmadılar. Ne var ki, bu saatten sonra Kırım Tatarlarının onları dinleyecek hâli yoktu. 1988-1989’dan itibaren sürgündeki Kırım Tatarları malını mülkünü bırakıp Kırım’a akmaya başladı.

Kırım’da kimse onlara hoş geldin demedi. Aksine, eski evlerinin onlara geri verilmesi söz konusu olmadığı gibi Kırım’a sokulmamaları için de her şey yapıldı. Çünkü Kırım’ın mahallî Sovyet idarecileri tam komünist, şovenist kafalı adamlardı ki hâlâ daha öyleler. Ama buna rağmen Kırım Tatarları, dağ başında toprağı kazıp üstüne tente gerip yaşamaya çalıştılar, asla geri adım atmadılar. Barakalar kurdular. Mahallî Rus idareciler defalarca bu barakaların üzerinden buldozer geçirdiler. Buna rağmen dediğim gibi bu insanlar geri adım atmadılar. Yılmadılar. Ve kimselerden de yardım görmediler. Daha sonraları Türkiye’den ve Hollanda’dan sembolik olabilecek yardımlar aldılar. Yerleştikten sonra 1991 yılında da demokratik ve kültürel organlarını kurmaya başladılar. Bugüne bakacak olursak Kırım, 2014’ten beri yine işgal altında. Rus işgal rejimi, değil hâlâ sürgünde bulunanların geriye dönmesine yol vermek, şu anda yarımadada yaşayan Kırım Tatarlarını kovalamak için her şeyi yapıyor. Nihayetinde geçmişten günümüze geldiğimizde Putin işgali altındaki Kırım, Kırım Tatarları için yeniden hapishaneye döndürüldü.

Sürgün öncesi dönemin gelenek ve görenekleri bugün hâlâ devam ediyor mu? Farklılıklar varsa daha çok hangi alanlarda görülüyor?

Her alanda görülüyor. Bu insanlar, sürgün edildikleri yerlerde insan olarak bile kabul edilmedi. Kendi kültürünü korumak ne kelime, kendi kültüründen söz etmesinin bile yasak olduğu bir ortamdan söz ediyoruz. 1957’den sonra sürgünde, güya bir Kırım Tatarca gazetenin çıkmasına izin vermişlerdi. Göstermelik bir halk oyunları grubu da kurulmuştu ama bu serbestlik son derece sınırlıydı ve Kırım’ı anımsatan her şey tabu olarak kabul ediliyordu. Orada Kırım’dan söz etmek, hatta Kırım kelimesini anmak bile kesinlikle yasaktı. 1980’lerin sonlarına kadar şairler, “Bu ne güzel deniz.” diye şiir yazdıkları zaman KGB onları çağırıp “Hangi denizden bahsediyorsun? Yoksa Karadeniz’den mi bahsediyorsun?” diye soruyordu. Size bugün bu yaşananlar inanılmaz gelebilir. Kırım’ın kendisinde ise Kırım Tatarlarından kalan ve onları hatırlatan her şey özellikle de Kırım Tatarca yani Türkçe yer isimleri yok edilmeye çalışıldı. 1500 tarihî yer ismi silinirken onların yerine saçma sapan Rusça isimler getirildi.

Böyle bir ortamda kültürü korumayı bırakın, insanların fiziki olarak korunması bile kolay değildi. Yine de buna rağmen bu insanlar imkân dâhilinde birçok şeyi korumaya çalıştı. Ama bu ortamda bu ne kadar yapılabilirdi ki? Nitekim kültürel kayıplar muazzam ölçüdedir. Bugün ataları Kırım’dan 150 yıl evvel çıkmış, Türkiye’de yaşayan -ben de onlardan biriyim- muhacirlerin bile muhafaza edebildiği linguistik ve kültürel özellikler, hâlen Kırım’da yaşayan insanlarda bilhassa gençlerde önemli derecede kaybolmuştur. Bu gibi kültürel özelliklerin bir kısmı şu an imkân nispetinde diasporadan Kırım’a taşınıyor, iade ediliyor. Dili ve kültürü koruyabilmek için her şeye rağmen olağanüstü bir gayret gösterildiği bir gerçektir. Ama ne kadar gayret gösterirseniz gösterin bir dağı da elinizle kaldıramazsınız nihayetinde.

Kırım davası hakkında İsmail Gaspıralı’yı nasıl değerlendiriyorsunuz ve Türk dünyasında Kırım Türklüğünün yeri ve önemi hakkında neler söylemek istersiniz?

İsmail Gaspıralı’nın sahneye çıktığı zamanlar, 19. asrın son çeyreğiydi. Dış dünya Kırım Tatarlarına artık umutsuz bir vaka gözüyle bakıyordu. Pek çoklarının gözünde onlar artık kaybolmuş, erimiş, tarihte kalmış bir halktı. Şunu da söylemekte fayda var, Kırım Tatarlarına böyle bakıldığı çok dönemler oldu. 1944’ten sonra da yine o şekilde bakıldı, şimdi 2014’teki Rus işgalinden sonra da öyle bakılıyor birçok ülke tarafından. Ama her seferinde de Allah’a bin şükür bu halk tekrar ayağa kalkmasını bilmiştir. İsmail Gaspıralı’nın çıktığı dönemde de Kırım Tatarları âdeta yok olmayı bekleyen bir halk gibiydi Kırım’da. O zamanlar modern ve ciddi manada ne sosyal kurumlar ne de mektepler vardı. Bir kişinin, tarihi değiştirebilmesine çok nadir rastlanır. Ben de şahsen bir tarihçi olarak ve metodoloji bakımından tek şahıslarla ifade edilen, onların üzerine inşa edilen tarih bakışına hiç olumlu yaklaşmam. Ama bazı insanlar var ki, gerçekten de o insanların varlığı büyük bir fark, yokluğu da büyük bir eksiklik yaratıyor; yerlerine muadil bir kimseyi koyamıyorsunuz. İsmail Gaspıralı da bu insanlardan biriydi. Yani onu, burada iki üç cümleyle anlatmak imkânsızdır. Onu anlatmak için koskocaman bir başlık yapmalıyız ki zaten siz de derginizde bunun için özel bir sayı hazırlamışsınız.

Gaspıralı, yok olma tehlikesi altında olan kendi toplumunun bütün dertlerini dert edinen, onunla aynı şeyleri paylaşan diğer Müslüman Türk halklarla kaderini de birleştiren, bu durumdan kurtulmaları için çaba gösteren ve harekete geçen, Rusya, Rus halkı ve dünya karşısında fevkalade geri kalmış durumdaki Rusya İmparatorluğu’ndaki Türk halklarının (Azerbaycan Türkleri -o zamanki adıyla Kafkasya Tatarları ya da Türkleri-, Orta Asya Türk Müslümanları, Kazan Tatarları vs.) kaderinin değişmesinde en büyük adımları atan kişidir. Her şey tabii ki onunla olmadı ama sonraki hareketleri yapanların da hocası ve ilham kaynağı Gaspıralı olmuştur. Bugün Türk dünyasında birlik, ortaklık hareketlerinden bahsediliyorsa, bunun ifade edilmesi İsmail Gaspıralı’nın adı geçmeden mümkün değildir. Ama bugün, parantez içinde değiniyorum ve üzülerek söylüyorum ki, onun harika olan “Dilde, İşte, Fikirde Birlik” sloganı pek çok yerde tamamen içi boşaltılarak kullanılmaktadır. Bu sloganın yazıldığı pankartların altında konuşan bazıları; Gaspıralı’nın mezarının üzerine domuz ahırı kuran Sovyetleri, onların mirasçısı olup Gaspıralı’nın vatanını bir kere daha istila eden Putin Rusya’sını yahut dünyanın gözü önünde Doğu Türkistan’da soykırım yapan Çin’i utanmadan övebilmekte, onlara taraf çıkabilmektedir.

Gaspıralı’nın Türk dünyasındaki rolü, bahsettiğimiz üzere muazzamdır. Ama Gaspıralı’nın Kırım içindeki rolü de çok mühim. Gaspıralı’nın operasyon sahası bütün Türk dünyası, hatta bütün İslam dünyasıydı ama bizatihi Kırım’da da gösterdiği çabalar meyvelerini verdi. 9 Aralık 1917’de, bütün İslam dünyasındaki ilk demokratik Parlamento, onun talebeleri tarafından açıldı. O bakımdan Gaspıralı olmadan ne Kırım Tatar tarihinden ne de Türk dünyası tarihinden bahsetmek mümkün değildir.

Yakın tarihe gelecek olursak, 1944 sürgününde gerçekleştirilemeyen hedeflerin, bugün Putin Rusya’sı tarafından devam ettirildiğini söyleyebilir miyiz?

Stalin’in o dönemde elinde olmayan birçok imkân şu an Putin’in elinde var. Putin’in, Kırım Tatarlarından Stalin’den daha az nefret ettiğini söylemek mümkün değildir. Bu o kadar açık ki, nasıl Stalin için Kırım Tatarlarının oradaki varlığı stratejik planları için büyük bir rahatsızlık teşkil ediyorduysa, Putin için de bu durum aynı ölçüde rahatsızlık yaratıyor. Eğer Kırım Tatarları Kırım’da olmasalardı, bütün dünyaya Kırım’ın Rus toprağı olduğu, Kırım’daki bütün insanların Rusya’ya katılmak için can attığı ve Rusya’nın işgalini, kucaklarını açmış beklediği masalını rahatlıkla yutturabilecekti. Bu yalanları yaymaya hâlâ devam ediyorlar ama oradaki insanlar olmasalardı çok daha rahat kabul ettirebileceklerdi. 2014’teki işgalden bir gece önce, Akmescit şehir meydanında toplanan 50 bin Kırım Tatarı, asla Rusya hâkimiyetini istemediklerini ve Kırım’ın, Ukrayna’ya ait kalmasını istediklerini beyan edince, insanları bu masallara inandırmak tabii ki daha zor oluyor. Bununla birlikte, 2014’te Kırım işgal edilirken, bütün dünyanın fiiliyatta havaya bakıp âdeta ıslık çaldığı ve sıradan bir olay gibi olanlara seyirci kaldığı da acı bir gerçektir. Orada bulunan üç-beş Ukrayna askeri de bavullarını toplayıp Kırım’ı terk ederken direniş gösteren tek unsur Kırım Tatarları oldu. Yani Putin’in bütün hesaplarını bozan, Kırım’ı yuttuğunda boğazında kılçık gibi takılan Kırım Tatarları oldu. Onun için Kırım Tatarlarını bir şekilde oradan çıkarmak, sindirmek ve asimile etmek Putin’in öncelikli amaçlarından biri olmuştur. Bugüne kadar bütün politikası da budur.

Kırım’ın, Rus işgaline girmesi karşısında “Ha Ukrayna ha Rusya ne fark eder, ikisi de yabancı ülke.” yaklaşımıyla olaya bakmak akılla, mantıkla, tarihle ve gerçeklerle asla bağdaşmaz. Böyle bir görüşü savunabilmek için ya Kırım’da olup bitenler hakkında bütünüyle cahil olmak yahut da düpedüz Rusya propagandasını dillendirmek gerekir. Kırım’daki iki idare dönemi arasında ölüm ve kalım kadar fark vardır. Öte yandan sanılmasın ki, 2014 yılından önce Kırım’da gerçek manada Ukrayna idaresi vardı da sonra yerini Ruslar aldı! Ukrayna hâkimiyeti altında da Kırım’daki mahallî idarecilerin neredeyse tamamı zaten mahallî şovenist Ruslardı. Bunların hepsi göbeğinden Rusya’ya bağlıydı, doğrudan doğruya Rusya’nın adamıydı. Rusya’nın askerî işgali öncesinde, sırasında ve sonrasında da Rusya tarafından kendilerine verilen her türlü vazifeleri sadakatle yerine getirdiler. O kadar ki, Kırım’ın işgalinde olan Ukrayna zamanındaki idarecilerin, daha doğrusu hainlerin hemen hepsi şu anda Rusya zamanında da aynı hizmeti sürdürüyorlar. Hepsi de Kırım Tatarlarından nefret eden ve bu nefreti gizlemeyen adamlardır. “Nefret” kelimesini boşuna kullanmıyorum. Verdikleri beyanatlardan birini söyleyeyim size: Kırım Tatarları Stalin’e şükretmeliymiş, Stalin iyi ki onları sürmüş yoksa hainlikleri dolayısıyla insanlar onları parçalarmış! Bunun için Kırım Tatarlarının Stalin’e ve Sovyetler Birliği’ne teşekkür etmeleri gerekiyormuş! İşte bu zihniyette olan adamlardan bahsediyoruz. Bu lafı söylediklerinde Kırım’da güya Ukrayna vardı. Aynı adamlar şu anda yine oradalar. Bir diğer husus, bugünkü Ukrayna ile 10 sene evvelki Ukrayna’nın bir olmadığıdır. O zamanki Ukrayna, özellikle Yanukoviç Ukraynası, Rusya’nın kuklası, vasalı olan bir ülkeydi. Ne ordusu ne gizli servisi ne polisi ne de başka bir şeyi kalmıştı. Hepsi Rusya’nın idaresindeydi. Zaten Putin’in bugün Ukrayna’yı işgal etmesi, Ukrayna’nın uyanışa girmesinden ötürüdür. Belarus tarzı kölece bir tavır takınsaydı Ukrayna, Putin için bir rahatsızlık konusu olmayacaktı, nihai yutma işlemini daha sessizce ve zamana yayarak yapabilecekti.

Peki, geçmişte Ukrayna, Kırım Tatarlarının dönüşlerine yardım ediyor muydu? Pek denemez. Kâğıt üzerinde güya dönüşe yardım etmek için komik bir fon ayrılmıştı ama o fonu da bu bahsettiğimiz Kırım’daki komünist-şovenist idareciler yiyordu. Yani Ukrayna bu açıdan yardımda bulunmuyordu diyebiliriz ama en azından Kırım Tatarları yarımadanın kapısından girerken polis onları dövmüyordu, Kırım Tatarlarının dönüşüne engel olmuyordu. Kırım Tatar millî organlarının kurulmasına Ukrayna müzaheret etmiyordu ama bu kurumlar hiç değilse halkın ve diasporanın yardımlarıyla ayağa kaldırılıyordu. Her yıl 18 Mayıslarda, Kırım’ın merkezi Akmescit’te 50 bin Kırım Tatarı toplanır, orası “Gökbayraklar” ile masmavi kaplanır ve “18 Mayıs Sürgünü” anılırdı. İnsanlar serbestti. Diasporadan, özellikle de Türkiye’deki Kırım Tatar diasporasından yardımlar rahatlıkla gelebiliyordu. Kırım Tatar medyası vardı. Ukrayna’nın sponsor olduğu bir medya değildi ama serbestti; Ukrayna hükûmetini de, istediğinizi de şiddetle eleştirebilirdiniz. Kendi gayretlerinizle, kendi kaynaklarınızla olmak kaydıyla millî kurumlarınızı kurabilirdiniz, bunun önünde pek bir mani yoktu. Bunlar, o zamanki merkezî Ukrayna idarelerinin Kırım Tatarlarına karşı çok istekli olmayan ama karşı da çıkmayan genel tavırlarıydı. Aslına bakarsanız Kırım’daki fiilen Rus hâkimiyetindeki mahallî idare bunları engellemek için her şeyi yapıyordu, lakin yine de Kırım Tatarlarının öz vatanlarında kendi hayatlarını kurabilmek yönündeki gayretleri neticesiz kalmıyordu.

Putin işgali geldikten sonra ne oldu dersek, Kırım Tatarlarının millî organlarının tamamı kapatıldı.

apatılmakla kalmayıp bir de terörist ilan edildi. Kırım Tatar Millî Hareketi ne Sovyetler Birliği zamanında ne Ukrayna zamanında ne de şimdi, değil adam öldürmek, değil birine zarar vermek, herhangi bir insan grubuna hakaret dahi etmemiştir. Hâl böyleyken, Kırım Tatar Millî Meclisi, terörist ilan edilerek kapatıldı ve her türlü mal varlığına el konuldu. O sırada dışarıda bulunan Meclis’in önde gelen mensuplarının (en başta da Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu) Kırım’a girmelerine izin verilmedi, haklarında bitmez tükenmez davalar açıldı. İçeride kalan Millî Hareket mensupları ise ya içeri atıldılar ya akıl hastanesine kapatıldılar ya da faili meçhul cinayetlere kurban gittiler. Tehdit olarak görülebilen sıradan insanlar dahi ekonomik ya da sosyal olarak saçma sebepler yüzünden içeri alındılar, gözleri korkutuldu ve sindirildi. Kırım Tatar radyo ve televizyonları kapatıldı. 2014’teki işgalden sonra 30-40 bin arası Kırım Tatarı, ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Âdeta her hafta birkaç Kırım Tatarının ağır hapse mahkûm olduğu haberi geliyor. İnanın bu insanların hiçbir suçu yok; tek bir kişiye zarar vermiş, tek bir binaya saldırmış değiller. Bu insanların mahkemesine akrabaları gittiği zaman onlar da tutuklanıyor. Hatta avukatları da tutuklanıyor. Bütün bunlarla Kırım Tatar halkı sindirilmeye çalışılıyor. Şimdi böyle bir ortam var Kırım’da. Başta da belirttiğim gibi “Ha Ukrayna ha Rusya” diyebilmek için ya dünyanın en ahmak insanı olmak ya da doğrudan doğruya Putin’in hizmetinde olmak gerekir. Yani “Kırım, Ukrayna’dan Rusya’ya geçmiş, değişen bir şey yok.” diyerek aslında bir propaganda yapılıyor, insanların Rusya işgali karşında kayıtsız kalmasının temin edilmesine, karşı çıkılmasının önlenmesine çalışılıyor. Bunun zerre kadar kabul edilebilir bir tarafı yoktur.

Kırım Tatar halkının efsanevi millî lideri ve Ukrayna Milletvekili Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun Kırım mücadelesindeki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, açık söyleyeyim sadece Kırım Tatarlarının değil, bence Türk dünyasının, İslam dünyasının son yaşadığımız yüz yıl içindeki en kayda değer insanlarından biridir. Bunun, şahsi sevgiyle, etnik, millî, dinî kimliğim ile ilgisi yoktur. Bir tarihçi olarak bunu söylüyorum. Gaspıralı, koskoca Türk dünyasında tek başına muazzam değişikliklere sebebiyet vermiştir. Mustafa Kırımoğlu da, Kırım Tatarlarının tarihinde hayati önem teşkil eden, çok daha farklı, çok daha kötü şartlarda faaliyet gösteren, şu anda da hayatta olan çok kıymetli bir insandır. Mustafa Kırımoğlu sadece bir toplumun lideri değil, aynı zamanda bizzat hasımlarının da saygı gösterdiği bir şahsiyettir. Bu bakımdan Gaspıralı’nın da (Kırım Tatarları arasında anılageldiği şekilde) Mustafa Aga’nın da ortak bir yanı vardır. Gaspıralı öldüğü zaman, Kırım’daki Rus kilisesinde bile onun için ayin yapılmıştı. Ona en büyük saygı duyan insanların arasında Çarlık’ın pek çok ismi de vardı. Söz konusu Rus ve diğer millet mensuplarının bu tavrı, Kırım Tatarlarına özel olarak sevgi beslediklerinden değil, Gaspıralı’nın gerçekten her millete samimi bir saygı besleyen ve yüksek vicdanlı bir insan olduğunu bilmelerinden kaynaklanmaktaydı. Mustafa Aga’ya duyulan saygı ve sevgi de sadece Kırım Tatarlarına, onun Türkiye’deki ve diğer ülkelerdeki destekçilerine münhasır değildir. Sayısız demokratik, vicdan sahibi, aydın Rus ve başka milletlerden insan da Mustafa Aga’ya derin bir saygı duymaktadır.

Her milletin, her toplumun lider veya kahraman gördüğü insanlar vardır. Ancak başka toplumlar, bilhassa da hasım toplumlar, söz konusu kişileri katiller, habis şahsiyetler olarak görebilir ve onlardan nefret edebilirler. Mustafa Aga ise sıradan bir halk lideri değildir. Bütün hayatını, Kırım Tatar Millî Hareketi’nin prensipleri çerçevesinde sürdüren, dünyanın en ağır şartlarında bile asla başka milletlere, kişilere saygısızca davranmayan, ancak kendi haklarından da asla taviz vermeyen, empati kavramını temel prensipleri arasında kabul eden, kendisi için istediğini yeryüzündeki bütün milletler ve bizatihi hasımlarının ta kendisi için de talep eden bir insan olduğu için Mustafa Kırımoğlu büyüktür ve saygı duyulmaktadır. “Bir çocuğun gözyaşına mal olacaksa hiçbir başarı, başarı değildir.” diyebilen adamdır. Onu enternasyonel bir figür yapan ben/biz merkezli bir yapısının olmamasıdır. Yoksa Allah gecinden versin, Mustafa Aga vefat ettiğinde de Kırım Tatarlarının arasından illa birileri çıkacaktır ön plana, her toplumda çıktığı gibi. Mustafa Aga gibi adamlar, yüzyıllar içerisinde nadiren çıkarlar. Nobel Barış Ödülü’nü ziyadesiyle hak eden birkaç kişiden biri Mustafa Aga’dır diye düşünüyorum. Ümit ediyorum buna da nail olacaktır.

Günümüze gelecek olursak Rus-Ukrayna savaşını nasıl yorumluyorsunuz? Rus işgalinin, Ukrayna geneline yayılması Kırım’daki mevcut duruma nasıl etki edecektir? Yakın zamanda Kırım’ın özgürlüğüne kavuşacağını düşünüyor musunuz?

Orada karşılıklı anlaşmazlık dolayısıyla iki devlet arasında savaş çıkması diye bir şey yok, tamamen tek taraflı olarak, zerre kadar tahrik edilmeksizin Putin Rusya’sının, Ukrayna’ya merhametsizce saldırısı var. Bunun dışında yapılan her tarif, olayın üstünü örtmeye yönelik olacaktır. Bırakın Kırım’ı, Ukrayna’yı, Rusya veya başka bir devlet diğer bir ülkeye yapmış olsaydı aynı şekilde, takbih edilmesi gereken bir hadise olurdu. Bu savaşı, uzaktaki iki ülkenin birbirini yemesi olarak görenler var elbette. Ama asla öyle değil. Ukrayna’da şöyle bir söylem var: “Biz sadece Ukrayna’yı değil, aslında bütün medeni dünyayı savunuyoruz.” diyorlar. Kesinlikle katılıyorum. Çünkü Ukrayna’nın düşmesi, medeni dünyanın, medeniyetin, insanlığın muazzam bir kaybı olacak ve asla sonu olmayacaktır. Sayısız diğer felaketlerin başlangıcı olacaktır. Medeni dünya kendi savaşamadığı için ancak Ukrayna’nın başarısına dua edebiliyor. Çünkü Türkiye’de birçok insanın aksine, çok iyi biliyorlar ki, Ukrayna düşerse, domino etkisi yaratacak ve başka yerlere de sıçrayacak bu istila. Bu etkiyi yaşayacak ülkeler içerisinde en başlarda Türkiye de var ama çoğu kimse bunun farkında değil. O bakımdan burada mesele, savaşın bir an önce durması meselesi değil. Savaş elbette ki durmalı, mahvedildi Ukrayna, barış olmalı ama şu an Kırım dâhil Ukrayna’nın toprak bütünlüğü sağlanmadığı takdirde, bu kadar toprak işgal altındayken “Savaşı bitirin, artık barışın.” demek, Putin’in ettiklerinin ve yuttuklarının yanına kalması demektir. Mevcut ortamda yapılacak olan bir barış, Putin’e taviz vermek, onu muzaffer lider pozisyonuna sokmak olacaktır. Putin’in bütün varlığı “süper güç” imajının yaratılmasındadır, bütün planları bu masal üzerine kuruludur. Putin’in amacı, Ukrayna’dan çok daha fazlasını alabilmektir. Eski imparatorluğu ziyadesiyle diriltmek amacındadır. Ondan daha aşağısı, onun için ancak taktik bir kazanç olabilir.

Bugün savaşı bitirin, Ukrayna’nın yarısını, hatta hepsini Rusya’ya verin, bu sadece Putin için bir teneffüs olacak, daha ileriki hedefleri için bir basamak teşkil edecektir. Daha sonra tekrar toparlanıp ama bir yıl ama beş yıl sonra yeniden kaldığı yerden devam edecektir. Putin’i tanımayanlar bu durumu idrak edemeyebilir. Ama yüzde yüz bu şekilde olacaktır. Korkunç İvan’ı, Stalin’i bilmezseniz, Putin’i asla anlayamazsınız. Kırım işgal edilmeden evvel buranın da işgal edileceğini söylediğimizde, bazıları bize olayları abarttığımızı, Rus düşmanı olduğumuzu söylüyorlardı. 2014’te Kırım işgal edildiği zaman bunun arkasının geleceğini altını çizerek söylüyorduk. O zaman da benzer şeyleri söylediler. Kırım’ın da, Ukrayna’nın da hürriyetine kavuşabilmesi tek bir şeye bağlıdır: Savaşın şimdiki cephe hatları üzerinde durmasına değil, Putin’in yenilmesine. Bunu gerçekçi görmeyebilirsiniz ama başka çare yok maalesef. Nihayetinde Kırım’ın kurtuluşu, Putin’in Kırım’dan tamamen gitmesine bağlıdır. Onun dışındaki hiçbir şey Kırım Tatarları için bir çözüm teşkil etmeyecek, aksine içine zorla sokuldukları cehennemin kapılarını üzerlerine sıkı sıkıya kapatacaktır.

Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşındaki arabuluculuk rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Yapılan ikili görüşmelerden bir sonuç bekliyor musunuz?

Ben siyasi bir adam değilim, iç siyasetle ilgilenmiyorum, işim de değil. Ancak şunları söyleyebilirim: Türkiye’nin, savaşın başından beri gerçekten iyi niyetli çabaları var. Özellikle hem Türk vatandaşlarının hem Kırım vatandaşlarının savaş bölgesinden çıkartılması, bakılması hakikaten iftihar edilecek şeyler. Osmanlı Devleti’nin ve vârisi olan Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihte hakikaten övünülecek birtakım uygulamaları arasında kendisine sığınan insanlara çoğu hâlde her ne şart altında olursa olsun sahip çıkması, kanat germesi vardır. Öte yandan, savaşın olmamasını istemekten daha tabii bir şey yok. Türkiye’nin bunu önlemeye yönelik çabaları da yine takdire şayandır. Ama Türkiye’nin, Ukrayna’ya dönerek, “Bir an önce anlaşın, ne taviz verirseniz verin.” yaklaşımını da sergilememesini dilerim. Şu ana kadar böyle bir yaklaşım sergilenmedi. Zaten bu yaklaşımın Ukrayna tarafından kabul edilebileceğini hiç düşünmüyorum.
nKırım’ın geleceğinde Kırım Tatar diasporasının rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Diaspora, Kırım Tatarları için hayati derecede önemlidir. Esasen diasporaların her halk ve ülke için büyük önemi vardır. Ancak, bağımsızlığı olmayan yahut ülkesinde azınlığa düşmüş olan, başından sürgünler, soykırımlar geçmiş olan halklar için diasporanın önemi çok daha hayatidir. Hâlen Kırım’da, ana vatanda mesela bir Kırım Tatarı yaşıyorsa, buna karşılık belki 10 Kırım Tatarının Türkiye’de yaşadığını belirtmiştim. Şahsen, çalıştığım üniversitede diaspora konulu ders veriyorum. Hayatımın tamamını diaspora içerisinde geçirdiğim gibi pek çok diğer halkların diasporaları içinde de yaşamak, onları çok yakından müşahede edebilmek, iç dinamiklerini yakından görmek, araştırabilmek imkânım da oldu. Bunları göz önünde bulundurarak bu sorunuza cevap vermek istiyorum.

Dediğim gibi diaspora; ülkelerinde azınlığa düşmüş, bağımsızlığını kaybetmiş, felakete uğramış halklar için ziyadesiyle önemlidir. Özellikle dışarıdan maddi ve manevi yardımları, ana vatandakiler için önem teşkil eder. Bugün Ukrayna için bile bu geçerlidir. Ukrayna’nın, Kanada’da ve Amerika Birleşik Devletleri’nde çok büyük diasporaları bulunmaktadır. Mesela, Amerika ve Avrupa ülkelerinden Ukrayna’ya savaşmak üzere gelenlerin birçoğu aslında oralarda yaşayan Ukraynalılardır. Gelenlerin isimlerine baktığınızda bunu görürsünüz zaten. Şu ana kadar söylediklerimiz, diasporanın vatana en basit katkısını teşkil eder. Bence daha büyük katkı, ana vatanda yapılamayanları yapabilmek, ana vatanda söylenemeyenleri diasporada söyleyebilmektir. Bugün Kırım için de aynısı geçerli. Kırım’daki Kırım Tatarları baskı altında ağızlarını açamayacağı için oradaki işgal rejimi, “Bak burada Kırım Tatarları sessiz, kimsenin sorunu yok.” diyebilir. Ancak diaspora bunun asılsız olduğunu dile getirebilir, dünyaya duyurabilir, sessizlerin sesi olabilir. Ayrıca, diasporalar kendi halklarını bulundukları ülkelere ve oraların halklarına tanıtır, onların desteğini ve sempatisini temin eder. Bütün diasporaların bu rolü vardır.

Bunun yanında kültürel rol de çok önemlidir. Önce de ifade ettiğim gibi şu an diasporada korunan Kırım Tatar kültürünün ve dilinin birçok unsuru, Kırım’da kaybolmuş durumdadır. Kırım’da unutulan pek çok unsur diasporadan Kırım’a geri gelmektedir. Ben bunun sayısız örneğine şahidim. Kırım’da siyasi ve ekonomik şartlardan dolayı yapılamayan kültürel ve ilmî çalışmalar, araştırmalar diasporada yapılabilmektedir.

Ben Almanya’da, Ukrayna diasporasının üniversitesi olan Ukrayna Hür Üniversitesi’nde okudum. Ben orada okurken, bugün Ukrayna Millî Marşı olan “Şçe ne vmerla Ukrayinı”yı her zaman duyabilmek mümkündü, ben onu daha 1985 senesinde biliyordum. Ancak o zaman Sovyet hâkimiyeti altındaki Ukrayna’da insanların belki %98’i bu marşı bilmiyordu bile. Millî Ukrayna tarihi esas itibarıyla diasporada yazılmıştır. Daha çarpıcı bir örnek vereyim size. Kırım Tatar bayrağını gözünüzün önüne getirin. 1980’lerin sonuna kadar Kırım Tatar Millî Hareketi mensupları arasında bile 1917’de kabul edilmiş olan Gökbayrak’ı bilen hemen hiç yoktu, bilenlerin tamamına yakını artık hayatta değildi. Gökbayrak, 1989’da diasporadan tekrar gitti Kırım’a. Kırım Tatar Millî Marşı (Ant Etkenmen) hemen hemen unutulmuştu Kırım Tatarları arasında, o da yine diasporadan geri gitti. Yani orada yapılamayan kültürel ve siyasi hareketleri bu diaspora gerçekleştiriyor, kaybolmuş olanları diaspora koruyor. Korunamayanı, söyleyemeyeni dışarda rahatça yapabiliyorsunuz. Ancak şu da bir gerçektir ki, dünyadaki bütün diasporalar bulundukları yerlerde er ya da geç erimeye maruz kalır. Varlıkları, ancak yeni gelenlerle takviye olursa devam eder. Kırım’ın kendi geleceği için diasporaya ihtiyacı var. Kırım’da, Kırım Tatar Millî Meclis binası bile diaspora tarafından alındı. Kırım’da açılmış olan millî mekteplerin 15 tanesinin neredeyse tamamı ya Kırım Tatar diasporası tarafından ya da Kırım Tatar diasporasının faaliyetleri neticesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin yardımıyla açıldı. Özellikle şu an Kırım’da millî kurumlar yok, diaspora olmazsa ne yapacaksın? Kiev’in de işgal edildiğini düşünün, Kırım Tatar Millî Meclisi nereye gidecek? O bakımdan diaspora, hayati önem taşıyan bir unsurdur.

Türkiye’de doğup yaşayan Kırım Tatar ailelerinin bir üyesi olarak, Türkiye’ye göç eden Kırım Tatarlarının dil, kültür ve tarih bakımından bir entegrasyon sorunu yaşadığını düşünüyor musunuz? Bugün Kırım Tatarlarının Türkiye’den beklentileri nelerdir?

Türkiye’deki Kırım Tatar diasporası içerisinde, ataları bundan 200 sene öncesinde gelmiş olan insan da var, bugün şu an Ukrayna’dan kaçıp gelen insan da. Bunların geldikleri zaman da, yer de, şartlar da, yerleştikleri mekân da, içerisinde bulundukları ortamlar da birbirinden son derece farklıdır. Türkiye’de ataları çok önceleri gelip de, kendileri Kırım’dan en ufak bir şekilde haberi olmayan milyonlarca insan olduğu gibi haberi olup umursamayan sayısız insan da vardır. Buna karşılık, tarihî kimliğine büyük bir aidiyetle bağlı olanlar da pek çoktur. Yine sayısız kültürel unsuru hâlâ taşıyan da vardır, taşımayan da. Diaspora dediğimiz şey, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir toplum için yekpare değildir. Bundan 150 sene evvel Osmanlı Türkiye’sine gelen Kırım Tatarı, Gaspıralı öncesi Kırım’ın şartlarını ve kültürünü getirdi. Bugüne kadar ne muhafaza ettiyse ondan kalan kalıntılardır. Bu sabah gelen Kırım Tatarı ise, Ukrayna’nın, Putin’in, Sovyetler Birliği’nin şartlarını taşıdı. Daha önceki özelliklerini ise sürgünde kaybetmişti. Onların hiçbirini getiremedi bile. Müziğinden, yemeğinden, kültüründen pek çok şeyi kaybetti ya da değişim yaşadı. Aynı zamanda gelen topluluklar bile sayısız sebeplere ve dinamiklere bağlı olarak kendi aralarında çok farklı özellikleri barındırabiliyorlar. Kaldı ki, diasporalar ve ana vatanlar arasında da her zaman uyum olması söz konusu değildir; aksi, eşyanın tabiatına aykırıdır. Ama tüm farklılıklara rağmen diaspora denilen bir gerçeklik vardır. Türkiye’de de onlarca Kırım Tatar Derneği var. Şurası çok önemlidir ki, özellikle Putin işgalinden sonra (2014), Türkiye’deki Kırım Tatar teşkilatlarının tamamına yakını çok büyük bir birlik gösterdi ve Kırım Tatar Teşkilatları Platformu’nu kurdu ve ortak olarak işgale çok net bir şekilde karşı çıkıldı. Bu noktada hiçbir çatlak yaşanamadı. Yani Ukrayna nasıl kendi içinde birleştiyse, Kırım Tatar diasporası da Putin işgali karşısında birleşti.

Entegrasyon konusuna gelince, 19. yüzyılda gelen Kırım Tatar muhacirlerinin, ülkeye geldiklerinde entegrasyon sorunları olmadığı söylenemez. Osmanlı toplumu yahut toplumları ile aralarında ne kadar din ortaklığı ve dil yakınlığı olsa da, gayet farklı sosyal ortamlara, ekonomik şartlara ve iklimlere gelindiği için elbette birçok sorun yaşandı. Ama başka muhacir toplumlara oranla Kırım Tatarları açısından entegrasyon ve uyum sorunu nispeten daha az yaşandı. Günümüzde ise Türkiye’deki Kırım Tatar toplumu, Türkiye’ye yüzde yüz entegre olmuş durumdadır. Yani Kırım Tatar aidiyetini üzerinde en güçlü şekilde taşıyan kişi dahi Türkiye toplumuna tamamen uyum sağlamıştır.

Beklentiler noktasında ise, Türkiye’nin Kırım’ı asla unutmaması istenmektedir. Barış veya başka bir konu için Kırım’ın asla feda edilmemesini yani Rusya’ya terk ve teslim edilmemesini istemektedirler. Kırım Tatarları, asla ve asla hiçbir şart ve gerekçeyle Putin idaresi altında ya da herhangi bir Rus idaresi altında yaşamak istememektedirler. Türkiye’nin de bu yönde hareket etmesini beklemektedirler. Şimdiye kadar Türkiye, illegal Rusya işgalini tanımadığını söyledi ve devamında Ukrayna’daki Kırım Platformu’na katıldı ve Avrupa ile Birleşmiş Milletler toplantılarında Kırım’ın işgalinin karşısında oy kullandı ama Rusya ile olan ilişkilerini değiştirmedi. Bu konuda şahsen değiştirmesini isterdim. Ama en azından bir tepki göstermesi açısından bu durum önem teşkil etmektedir. Ancak aynı desteği maalesef Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinden hiç göremedik. Türkiye’nin, son 30 senelik Sovyet sonrası dönemde Kırım’a yaptıklarını bir teraziye koyacak olursak, olumlu olanlar ezici şekilde ağırlıktadır. Kırım Tatarlarının da Türkiye sempatisi gerçekten hiçbir şey ile mukayese edilmeyecek gibidir. Kırım Tatarları, Türkiye dışında yaşayan Türk halkları içerisinde (Rumeli Türkleri gibi Osmanlı bakiyeleri olanlar haricinde) Türkiye’ye açık ara en yakın olanıdır. Azerbaycan’dan dahi çok daha yakındır diyebilirim. Bugün sayısız ortak yahut benzer müzik, yemek, âdet ve diğer kültürel unsurları söyleyebilirim size. Bu derece iç içe geçmiş kültürlerden, tarihlerden bahsediyorum. O bakımdan netice olarak Kırım Tatarları, Türkiye’yi kendilerine karşı talihsiz bir rolde görmeyi hiçbir zaman istemezler, beklemezler. Bu arada, muhakkak zikretmemiz gereken bir husus, özellikle de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı sürecinde Türkiye’deki medyanın önemli bir kısmında tutunulan tavırlar ve yapılan yorumlardır. Bu yayınlarda, akıl almaz bir şekilde, zerre kadar haklı gösterilecek bir yönü olmayan Rusya saldırganlığı meşru gösterilmeye çalışılıyor. Saldırganla arasındaki çok büyük güç farkına rağmen büyük bir kararlılıkla vatanını korumaya çalışan Ukrayna (ki bu savaşta sayısız Kırım Tatarı da bu safta yer almaktadır), sanki başka güçlerin aleti gibi sunuluyor; Ukrayna’nın, Putin’in talep ettiği şekilde Kırım dâhil her konuda teslimiyeti ve bağımsızlığından bilfiil vazgeçmeyi reddetmesi suçlama konusu oluyor, apaçık bir şekilde zalim haklı çıkarılmaya çalışılıp mazlum suçlanıyor. Hele bazı medya organları, doğrudan Rusya’nın propaganda servisleri gibi Türk kamuoyunu yönlendirmeye çalışıyor. Kırım Tatarlarının bu durumdan son derece rahatsız olduğu açıktır. Burada mesele elbette ki sadece Kırım Tatarları veya Ukraynalılar değildir. Bilgi, akıl ve nihayet vicdan sahibi hiçbir insanın bunu normal karşılayamayacağını düşünüyorum.

Kimdir?

Hakan Kırımlı, 30 Kasım 1958 tarihinde Balıkesir’de doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Ankara Koleji’nde tamamladı. Lisans derecesini 1981’de Hacettepe Üniversitesi İktisat Bölümü’nde, yüksek lisans derecesini de 1985’te aynı üniversitede (tarih) gerçekleştirdi. Doktora çalışmalarına, Batı Almanya’nın Münih şehrindeki Ukrayna Hür Üniversitesi’nde başladı. Daha sonra ABD’ye giderek Madison’daki Wisconsin Üniversitesi’nin Tarih Bölümü’ne girdi. 1990’da bu üniversiteden tarih dalında doktor unvanını aldı.
1991’den günümüze kadar Bilkent Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Bu süre içinde ABD’deki Harvard ve Stanford Üniversitelerinde misafir öğretim üyesi olarak bulunmuştur. Kırımlı, ağırlıklı olarak Avrupa tarihine, Rusya/Sovyet tarihine ve politikalarına ilişkin dersler vermektedir. Araştırma alanı daha çok Rusya-Sovyet İmparatorluklarındaki Türk-Müslüman halklarının, özellikle Kırım Tatarlarının tarihi, Türk-Rus ve Türk-Ukrayna ilişkileri ve şimdiki durumu üzerine yoğunlaşmaktadır. 1995 yılında Türk Tarih Kurumu asli üyeliğine seçilmiştir.
Türkçe, Kırım Tatarca, Rusça, İngilizce, Almanca, Kıpçak ve Orta Asya dilleri (Kazan Tatarca, Özbekçe, Kazakça) ve okuma seviyesinde Ukraynaca bilmektedir. Cahiers du Monde Russe et Sovietique (Paris), Middle Eastern Studies (Londra), Central Asian Survey (Londra), Der Islam (Hamburg) ve Voprosy lstorii (Moskova) gibi akademik dergilerin de aralarında bulunduğu çok sayıda yayın organında çeşitli dillerde makaleleri yayınlanmıştır. Kırımlı’nın, sahasında yayınlamış bulunduğu birçok kitabı da bulunmaktadır.

error: İçerik korunmaktadır !!