İmam Mâtürîdî Ve Mâtürîdîyye’nin Hadise Bakışı   

İmam Mâtürîdî Ve Mâtürîdîyye’nin Hadise Bakışı   

I. Giriş

Mâtürîdîlik, günümüzde Sünni Müslümanların büyük çoğunluğunun îtikâdî mezhebidir. Ancak hem İmam Mâtürîdî’nin hem de takipçilerinin ürettiği bilgi, sadece itikat/kelâm sahası ile sınırlı olmamış; tefsir, fıkıh ve fıkıh usûlü gibi İslami ilimlerin diğer dallarında da düşüncelerini ortaya koymuşlardır. Tüm bu alanlarda Mâtürîdî’nin başvurduğu temel verilerden biri de hadistir.1

II. Hadisin Mahiyeti ve Taksimi

Mâtürîdîyye’ye göre Hz. Peygamber’e inen vahiy, “metluv” ve “gayr-i metluv” olmak üzere iki kısma ayrılır. Bunların birincisi Kur’ân ikincisi ise sünnet olup her ikisi de çeşitli vasıtalarla Allah katından indirilmiştir. Dolayısıyla hadisler de Kur’ân gibi vahiy mahsulü ve ilahi kaynaklıdır.2 Nitekim İmam Mâtürîdî’ye göre Allah Taâlâ, insanlara indirmek istediği hükümleri dilerse Kur’ân âyeti olarak gönderir, dilerse peygamberinin dili ile bildirir.3

Hem mucize ile desteklenmesi hem de ismet sıfatına sahip olması4 nedeniyle bir peygamberin verdiği haber, kalbi tatmin edecek en doğru haberdir. Fakat Hz. Peygamber’den sâdır olan bu bilgiler bizlere râvîler aracılığı ile ulaşır ve bunlardan her biri farklı sayı ve rivayet ehliyetine sahip râvîler aracılığı ile nakledilir.

Hz. Peygamber’den sâdır olan bir hadis, sahabeden itibaren her nesilde böyle bir şüpheye mahâl bırakmayacak kadar çok râvî tarafından nakledilirse buna “mütevatir” denir. Bunlar (zaruri) ilmi gerektirir; hiçbir şüpheye düşmeden delil kabul edilebilir.5 Bir hadis sadece râvî sayısı itibariyle değil, muhtevasıyla amelin yaygınlaşması yoluyla da mütevatir seviyesine çıkabilir. Böyle bir hadis içerdiği mânâ sebebiyle insanlar arasında çok iyi bilinir hâle gelmiştir. Böyle olduğunda onun bir hadis formunda rivayetine ihtiyaç duyulmaz. Bu konuda İmam Mâtürîdî şöyle demektedir: “Benimsediğimiz temel kural şudur ki amelî mütevâtir, amel edilmeye en layık haberdir. Zira nesilden nesile yaşanarak nakledilen ve biline gelen böyle bir haber ile insanlar ancak çok yaygın olduğu için amel ederler. Bu özelliği ise insanları, onu rivâyet etmekten müstağnî kılar.”6

Hz. Peygamber’den sâdır olan hadis, birinci asırda değil de ancak ikinci ve üçüncü asırlardan itibaren mütevatir seviyesine ulaşırsa “meşhûr” adını alır. Senedindeki bu özellik sebebiyle, meşhûr ile hâsıl olan bilgi zaruri değil “ilm-i tuma’nîne”dir. Zira ulemanın böyle haberleri amele değer bulmaları onu, “ilim ve amel gerektiren bir delil” konumuna getirmektedir.7

Mâtürîdî, ulema “Mütevatirdir” veya “Meşhûrdur” dediği hadisler hakkında hemen her zaman, “Bu konuda selefin icmâ‘ı oluşmuştur.”, “Fukahâ bunu kabul etmiş, delil olarak kullanmıştır.”, “Selefin kavli bu yöndedir.”, “Bu fukahânın âmmesinin görüşüdür.” gibi ifadeler kullanır. Bunlar, söz konusu rivayetin muhtevasının yaygın olarak bilindiğine delalet eder. Öyleyse bu ıstılahlar, râvî sayısına değil metninin uygulaması ile ilgili yaygınlığa işarettir.

Mütevatir veya meşhûr seviyesine ulaşamayan hadisler ise âhâd haberlerdir. Nitekim İmam Mâtürîdî de, mütevatir haberden bahsettikten sonra sözü, “bilgi gerektirmede ve Hz. Peygamber’den gelişinde mütevatir seviyesine ulaşamayan haberlere” getirir.8 Âhâd haber konusu, hadisin Mâtürîdî sistem içindeki yerini ortaya koyması açısından daha açık veriler sunmaktadır. Bu nedenle müstakil olarak incelenmesinde fayda vardır.

III. Mâtürîdî’nin Âhâd Habere Bakışı

Mâtürîdîyye’ye göre âhâd hadisler konusunda râvîlerinden kaynaklanacak hata veya yalan ihtimal dâhilindedir. Bu nedenle doğru olup olmadığının araştırılması gerekir.9 Bu bakış açısı oldukça önemlidir çünkü Mâtürîdîler îtikâdî konularda “âhâd haber ilim ifade etmez ve dolayısıyla akâid ile ilgili meseleler böyle haberlere binâ edilemez”10; diğer alanlarda ise “âhâd haber, sübûtunda şüphe olmayan ve asıl kabul edilen bilgi kaynaklarına arz edilmeden delil addedilmemelidir” tarzında kurallar belirlemişlerdir.

A. Âhâd Haberin Îtikâdî Konulardaki Otoritesi

Mâtürîdîyye’ye göre iman, tasdikten ibarettir ve Kur’ân’daki pek çok ayet buna delalet etmektedir.12 Bazı ilim adamları ise çeşitli delillere istinaden imanın tasdik, ikrar ve amelden oluştuğunu savunmaktadır.13 Onların bu konuda kullandığı en önemli delillerinden biri “İmân altmış veya yetmiş küsur şubedir. En üst derecesi ‘lâ ilâhe illallâh’ demek; en alt mertebesi ise ezâ veren bir şeyi yoldan kaldırmaktır. Hayâ da imânın bir şubesidir.”14 hadisidir. Fakat Mâtürîdîler bu hadisi öncelikle âhâd olduğu gerekçesiyle reddetmiştir. Kaldı ki metinde geçen “veya” ifadesi, şüphe belirtisi olup râvîde bulunması muhtemel bir gaflete delalet etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber’in böyle bir konuda tereddüde düşmüş olması düşünülemez. Bu hadis, iman ile amelin farklı şeyler olduğuna delalet Kur’ân’a da muhaliftir.15
Mâtürîdîyye’nin itirazına uğrayan ve güvenilir kaynakların hemen tamamında yer alan söz konusu hadisin bazı rivayetlerinde “İman, altmış dört şubedir.” şeklinde şüphe içermeyen lafızla16 yer aldığına işaret etmemiz gerekir. Dolayısıyla Mâtürîdî düşüncenin hadise yönelttiği itirazın, lafızlarından ziyade onun muhtevası ile ilgili olduğu söylenebilir. Zira hadis, tasdike ilaveten başta amel olmak üzere diğer bazı şubelerin de imanın sübûtu ile doğrudan ilişkili olduğunu ifade etmektedir. Bu gibi hadisler, Mâtürîdîyye’ye mensup bazı ulema tarafından reddedilmemiş, “Amel gibi tasdîk dışındaki hususlar, imânın aslına değil furûuna delalet eder. İmanın bunlara ıtlâkı ise mecazi olup kâmil ve tam bir iman için söz konusudur.” denilerek tevil edilmiştir.17

B. Âhâd Haberin Îtikâdî Konular Dışındaki Otoritesi

Mâtürîdî görüşe uymayan haberler, genelde Kur’ân ve akıl olmak üzere sübûtunda şüphe bulunmayan delillere arz edilerek, kimi zaman da sırf “âhâd olduğu” gerekçesiyle reddedilmiştir. Fakat böyle hadisler bazen de “Eğer sâbitse” veya “Eğer sahîhse” denilerek tevil edilmiştir.
Mâtürîdîler güvenilir hadis kitaplarının tamamında yer alan ve alış-verişte muhayyerlik hakkında bir ölçü koyan “Alış-veriş yapan taraflar, birbirlerinden ayrılmadıkça muhayyerdirler.” hadisine18 Kur’ân’a ve toplumun ticaret konusundaki alışkanlık ve uygulamalarına (umûmî belvâ) aykırı bir haber-i vâhid olduğu gerekçesiyle itiraz etmiştir. Çünkü Kur’ân’da, “Ey imân edenler, karşılıklı rızâya dayanması hâli müstesnâ, mallarınızı bâtıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vermek suretiyle) yemeyin.”19 buyrulmuş yani böyle bir muhayyerlikten bahsedilmemiştir. Kaldı ki ticaretin ne demek olduğu akıl sahiplerince de malumdur. Öyleyse böyle bir hadisin vârid olması caiz değildir. Eğer gerçekten vârid olduysa ya neshedilmiştir ya da zâhirine bakılmayıp başka mânâlara hamledilmelidir. Mesela İmam Mâtürîdî’ye göre satıcı “Şu fiyata sattım.” dedikten sonra alıcının o meclis içinde “Aldım” deme hakkı vardır. Ya da “Şu fiyata sattım.” diyen satıcının, alıcı “Aldım” demeden vazgeçme hakkı olduğu düşünülebilir.20
Mâtürîdîlerin hadisi arz ettiği asıllardan biri de akıldır. Hatta İmam Mâtürîdî’ye göre râvîlerin yalan veya hatasını tespit etmenin tek yolu nazar yani akıldır.21 Mesela Hz. Âişe’den gelen ve meşhur hadis kaynaklarının hemen tamamında22 yer alan “Önceleri on emme haram kılıyordu. Sonra bu beş emmeye çevrildi. Hz. Peygamber vefât ettiğinde (Kur’ân’da) okuduklarımız içinde bu (âyet) de vardı.” rivayeti Mâtürîdîler tarafından reddedilmiş, “Ya böyle bir rivâyet sâbit değildir ya da Hz. Âişe yanılmıştır.” denilmiştir. İmam Mâtürîdî’ye göre Kur’ân’da bu konuda ne nâsih ne de mensûh bir ayet görülebilmektedir. Kur’ân’dan bir ayetin kaybolduğunu söylemek de caiz değildir. Dolayısıyla hâl-i hazırda sâbit ve mahfûz olan en-Nisa 4/23 ayetindeki, “Sizi emziren anneleriniz size haram kılındı.” cümlesini, Hz. Âişe’nin böyle bir rivayetine istinaden terk etmek caiz değildir. Bu ayette haram kılacak miktarın takyid edildiğine dair bir işaret ise yoktur.23

Mâtürîdîyye’ye göre her türlü hastalıktan sâlim olan; görme, işitme, koklama, tatma ve dokunma duyuları, ortamın da müsâit olması durumunda apaçık, kesin, zorunlu, değişikliğe ihtimali olmayan ve insanı kuşkuya düşürmeyen bilgiye ulaştırır.24 Bu bilgi, haber bilgisine oranla daha açıktır. İşte bu sebeple “Leyse’l-haberu ke’l-müşâhede/mu’âyene” (Haber bilgisi, duyu bilgisi gibi değildir) denmiştir.25 Mâtürîdîyye’ye göre duyu bilgisine denk olabilecek haber ancak mütevâtir haberdir.26

IV. Hadisin Mâtürîdî Sistem İçindeki Yeri

Hadis, ana hatlarıyla vasfetmeye çalıştığımız bu genel çerçevesiyle, Mâtürîdî ulemanın eserlerinde bazen hükmün dayandırıldığı delil olarak arz edilir bazen de ona Kur’ân’ı tevil, tahsis, takyîd ve nesih gibi önemli yetkiler verilir.

A. Hadisin Hüküm Koyabilme Yetkisi

Mâtürîdî ulema, mesela besmelenin Fâtiha Suresi’nin bir parçası değil de Kur’ân’dan bir ayet olduğu27; zina yapan bekâr câriyeye celde cezası uygulanması gerektiği gibi fıkhî bazı meselelerle kabir azâbı, şefâat, kevser, havz ve mîzân gibi îtikâdî konularda temel olarak hadis delillerine dayanır. Fakat hemen ifade etmek gerekir ki böyle hadisler genelde “sahih”, “meşhûr”, “müstefîz” ve “amelî mütevâtir” gibi terimlerle vasfedilir. Dolayısıyla bu yetkinin “sıradan” bir haber-i vâhide tanınması hemen hiç vâki değildir.
Bununla birlikte hadisin müstakil olarak hüküm koyabilme yetkisinin, bir âlimin veya mezhebin genel usûlü ve kabul ettiği diğer bilgi kaynaklarının dikkate alınarak değerlendirilmesinde fayda vardır. Zira Kur’ân’ın hiç değinmediği veya değinip ayrıntısına girmediği meselelerde ve özellikle de teabbudî konularda hadis kullanmaktan başka çare yoktur.

B. Hadisin Kur’ân Üzerindeki Yetkileri

Mâtürîdîyye hadise, Kur’ân’ın temas ettiği bir hususta yerine göre onu tevil, tahsis, takyîd ve neshetme gibi önemli yetkiler de vermektedir.

  1. Hadisin Âyeti Tahsis ve Takyîdi
    Mâtürîdîyye’ye göre “Ey imân edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde korkun…”28 ayeti, zâhir itibarıyla, kullara güçlerinin yetmeyeceği bir sorumluluk yüklemektedir. Çünkü Allah’tan, O’na yaraşır bir şekilde korkmaya hiç kimsenin gücü yetmez. Bu nedenle ayetin, tevili gerekir. İmam Mâtürîdî’ye göre Hz. Peygamber’den nakledilen şu hadis ayeti tevil etmektedir: “Allah’ın kulları üzerinde, kulların da Allah üzerinde hakları vardır. Allah’ın kullar üzerindeki hakkı, kendisine ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmamalarıdır. Kulların Allah üzerindeki hakkı ise, eğer ibadet edip şirk koşmazlarsa, kendilerini cennete koymasıdır.”29 Bu hadise göre ayette geçen “Allah’tan korkun” ifadesi, “O’nu inkâr etmeyin” mânâsına gelmektedir.30
    Benzer şekilde “bir kadının, aldığı mehri veya bir kısmını geri verip kocasından ayrılabileceğine” delalet eden ayetler31, böyle bir durumda “mehirden fazlasının söz konusu olamayacağını” söyleyen hadisle32 tahsis edilmiştir.33 Örneği daha da çoğaltılabilecek bu bilgilerden hareketle, Kur’ân’ın hadisle takyidi veya tahsisi konusunda Mâtürîdîyye açısından şu hususların dikkatte alınması gerekir:
  2. Mâtürîdî ve Mâtürîdîlerin mutekaddim ulemasına göre tevil, takyîd ve tahsis gibi işlemler beyân-ı tağyîr değil beyân-ı tefsîr işlemleridir. Böyle olunca Kur’ân üzerinde icra edilecek bu gibi işlemler için mütevâtir veya meşhûr bir habere ihtiyaç duyulmayacaktır. Fakat V/XI. asrın ortalarından itibaren bu yaklaşımdan vazgeçilmiş, bunları nesih kabul eden Hanifîyye usûlüne34 dönülmeye başlamıştır.35
  3. Mâtürîdî ulemanın Kur’ân’ın umûm ve mutlak ifadelerine muhalif olan haber-i vâhide bazen tahsîs ve takyîd yetkisi vermesine rağmen, zaman zaman onu bu muhalefet yüzünden reddettiği de görülür. Fakat reddedilen bu hadisler, genelde başka bir delile de muhâliftir. Başka bir ifadeyle Kur’ân’ı tahsîs ve takyîd yetkisi verilen hadisler, genelde ayet veya hadis cinsinden başka bir delil tarafından da desteklenmektedir. Dolayısıyla haber-i vâhidin Kur’ân’ı tahsis veya takyid yetkisi Mâtürîdîyye’de mutlak değildir.
  4. Hadisin Âyeti Neshi
    Mâtürîdî ulemanın âhâd hadise ayeti nesih yetkisi verdiği de görülür. Mesela Kur’ân’da, kişinin ölmeden önce ana-baba ve yakınlarına vasiyyette bulunması emredilmiş36 olmakla birlikte, bu ayetin hükmü daha sonra “Allah, her hak sahibine hakkını vermiştir. Dolayısıyla vârise vasiyyet olmaz.” hadisiyle37 neshedilmiştir. İmam Mâtürîdî bu konuda kendilerine, “Size göre nesih ancak mütevâtir sünnet ile mümkün olur. Bu hadis ise âhâd cinsindendir. Böyle bir hadisle nesih nasıl caiz olur?” şeklinde bir itiraz yöneltildiğini söyler. İmam Mâtürîdî’ye göre bu hadis rivayet yönüyle âhâd olsa da, kendisiyle amel edilmesi açısından mütevâtirdir. Ayrıca insanlar, vârise vasiyet olamayacağında icmâ etmişlerdir. Nâsih bir ayet veya sünnet olmadan insanların vârise vasiyeti terk üzerinde icmâ etmeleri mümkün değildir. Buradan da, vasiyeti emreden ayetin mezkûr hadisle neshedildiği sonucuna ulaşılır.38
    Bu yaklaşımdan anlaşıldığına göre Mâtürîdîyye nezdinde Kur’ân’ı neshedebilecek delil mütevâtir olmalıdır. Ancak hadisin lafzî veya manevi değil de amelî mütevâtir sınıfına dâhil edilmesi

ve “O kadar yaygındır ki insanlar, rivâyetine ihtiyaç duymamışlardır.” denilmesi, hadisin sened itibarıyla Kur’ân’ı neshedecek bir kuvvete sahip olmadığını gösterir. Diğer taraftan bu yaklaşım Mâtürîdîyye’nin bir rivayet malzemesi ile alakalı hemen bütün dikkatini metin ve muhtevaya yönelttiğini de gösterir.39

V. Değerlendirme

Bütün bu bilgilerden anlaşıldığına göre hadis İmam Mâtürîdî ve takipçilerinin müracaat ettiği en önemli verilerdendir. Fakat bu müracaat konusunda hadisle sistem arasındaki uyumu esas almış ve bunu “âhâd haber itikat alanında tek başına delil olmaz” ve “âhâd haber kesin delillere arz edilmeden kullanılmaz” gibi esasen hadisin aleyhine gibi görünen iki prensiple ortaya koymuşlardır. Bu prensipler neticesinde hadis bazen red ama genelde tevil edilmiştir.

Reddedilen hadisler çoğunlukla “Eğer sahihse şöyle anlaşılması gerekir…” denilerek tevil edilir. Bu yaklaşım mezhebin, özellikle îtikâdî konularda benimsenen sistem ile toplumun kabulleri ve beklentileri arasında bir ikileme düşmüş olmasına bağlanabilir. Buna göre geliştirilen sistem bazı hadislerin reddini gerektirse de, toplumun büyük ekseriyetini oluşturan Ehl-i Sünnetin eğilim ve beklentilerini göz ardı edememişlerdir. Kısacası tevilin, sisteme uymayan hadisler konusunda Mâtürîdîyye’nin toplumsal değer ve kabullerle çelişmemek için müracaat ettiği bir prensip hâlini aldığı söylenebilir.
Hadis eğer sisteme uyuyorsa, zaten problem yoktur. Bu gibi konularda Mâtürîdîyye zayıf veya sahih, âhâd veya mütevâtir farkı gözetmeden hadisi hemen metne dâhil etmektedir. Fakat hadisin red veya tevil edilmesinde hareket noktası, hadisçiler tarafından tespit edilen usûl kâideleri değildir. Hadisin, Mâtürîdîyye kültürü içindeki bu konumunu ortaya koyan en önemli gösterge, Kur’ân ve akıl gibi öteki bilgi kaynaklarıyla çelişmesi durumunda, hükmün daima hadisin aleyhine verilmiş olmasıdır.
Dipnotlar:

  1. Nitekim İmâm Mâtürîdî, Fâtiha Sûresi’nin tefsirinde (Bkz. Mâturîdî, Ebu’l-Mansûr Muhammed b. Muhammed es-Semerkandî, Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne, thk. Mecdî Bâslûm, Beyrut 1426/2005, I, 349-368) dokuz merfû hadise on altı kere mürâcaat eder. Buna, sahâbeden rivâyet edilenler (mevkuf olanlar) da eklendiğinde, sayı doğal olarak daha da artacaktır.
  2. Mâtürîdî, “Ey Rasûl! Sana indirileni tabliğ et!” (el-Mâide 5/67) ayetinde zikri geçen “indirilen” kelimesini, “Bu, O’na indirilen metluvv ve gayr-i metluvv her şeydir” şeklinde açıklar. Bkz. Mâturîdî, Te’vîlât, VII, 161.
  3. Mâtürîdî’ye göre “… Sana indirilene de inanırlar” (el-Bakara 2/4) ifadesi doğrudan Kur’ân’a olduğu kadar Hz. Peygamber’e indirilen fakat Kitâb’da yer almayan hükümlere de işaret edebilir (Bkz., Te’vîlât, I, 374).
  4. Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed es-Semerkandî, Kitâbu’t-Tevhîd, nşr. Fethullah Huleyf, İstanbul 1979, s. 8-9.
  5. Alâuddin Semerkandî, Ebû Bekir Muhammed b. Ahmed, Şerhu Te’vîlâti Ehli’s-Sünne, Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Medine Böl., No: 179, 88b; Sâbûnî, Nûreddin Ahmed b. Mahmûd, el-Bidâye fî Usûli’d-Dîn, haz. Bekir Topaloğlu, Ankara 1995, s. 17.
  6. İmâm Mâtürîdî, Te’vîlât, II, 18.
  7. Nesefî, Ebu’l-Berekât Abdullah b. Ahmed, Keşfu’l-Esrâr Şerhu’l-Menâr fi’l-Usûl, İstanbul 1986, II, 6-7.
  8. Kitâbu’t-Tevhîd, s. 9.
  9. Mâtürîdî, Kitâbu’t-Tevhîd, 8-9, 27; Nesefî, Ebu’l-Mu‘în Meymûn b. Muhammed, Tebsıratu’l-Edille fî Usûli’d-Dîn ‘alâ Tarîkati’l-İmâm Ebî Mansûr el-Mâturîdî, Dımaşk 1990, I, 16.
  10. İmâm Mâtürîdî “لأن خبر الآحاد يوجب علم العمل به، لايوجب علم الشهادة” (Âhâd haber, amelî konularda bilgi gerektirmekle birlikte şehâdet -itikâd- konusunda gerektirmez) görüşündedir. Bkz. Mâtürîdî, Te’vîlât, V, 439. İfadede geçen “amel” ve “şehâdet” ile, fıkhî ve îtikâdî konular kastediliyor olmalıdır.
  11. Mâtürîdî, Kitâbu’t-Tevhîd, s. 394; Ebû’l-Muîn en-Nesefî, Tebsıra, II, 817.
  12. Mâtürîdîler bu konudaYûnus 10/84, ez-Zuhruf 43/69, ez-Zâriyât 51/35-36 gibi âyetlere işaret etmektedir.
  13. Bu kanaatte olanlar İmâm Mâlik, İmâm Şâfiî, Evzâî, Medîneliler, Zâhirîler, Ahmed b. Hanbel ve İshâk b. Râhûye gibi ehl-i hadis imâmlarının tamamı ile kelâmcılardan el-Hâris b. Esed el-Muhâsibî, Ebû’l-Abbâs el-Kalânisî ve Ebû Ali es-Sekafî gibi isimlerdir. Bkz. Nesefî, Tebsıra, II, 798.
  14. Hadisin değişik rivayetleri için bkz. Buhârî, İmân, 3; Müslim, İmân, 35.
  15. Nesefî, Tebsıra, II, 803.
  16. Tirmizî, İmân, 6.
  17. Aynî, Bedruddîn Mahmûd b. Ahmed b. Musa, ‘Umdetü’l-kârî fî Şerhi Sahîhi’l-Buhârî, Beyrut trs., I, 127-128.
  18. Buhârî, Büyû‘, 19, 22, 42-47; Müslim, Büyû‘, 43.
  19. en-Nisâ 4/29.
  20. Te’vîlât, III, 139-142.
  21. Kitâbu’t-Tevhîd, s. 8, 9.
  22. Müslim, Radâ‘, 24-25; Tirmizî, Radâ‘, 3.
  23. Te’vîlât, III, 91-93.
  24. Mâturîdî, Kitâbu’t-Tevhîd, s. 4, 222, 224.
  25. Alâüddin es-Semerkandî, Şerh, 104a, 269a.
  26. Ebû’l-Berekât en-Nesefî, Keşfu’l-Esrâr, II, 4-6.
  27. Mâturîdî, Te’vîlât, I, 349.
  28. ‘Âl-i ‘Imrân 3/ 102.
  29. Buhârî, Libâs, 101; Cihâd, 46; İsti’zân, 30; Tevhîd, 1; Müslim, Îmân, 48-50.
  30. Mâturîdî, Te’vîlât, II, 443.
  31. el-Bakara 2/229; en-Nisâ 4/19.
  32. Buhârî, Talâk, 12; Ebû Davud, Talâk, 18.
  33. Mâturîdî, Te’vîlât, I, 381.
  34. Hanefîlere göre tahsîs beyân-ı tefsir değil beyân-ı tağyîr ve dolayısıyla nesih konumundadır. Bkz. Serahsî, Muhammed b. Ebî Sehl, el-Usûl, İstanbul 1984, I, 32; 136, 364; II, 77.
  35. Nitekim Ebû’l-Muîn en-Nesefî (508/1114) şöyle demektedir: “Bizim bu diyarlardaki şeyhlerimiz, bunu (umûmun tahsîs, mutlakın ise takyîd edilemeyeceğini) söyleyenleri kınar ve Mutezile’ye nisbet ederdi. İçlerinden, fıkıh usûlünde Iraklılara meyledip de umûm lafızlar konusunda onlara tâbî olanlar çıkıncaya kadar bu nisbet devam etti.” (Tebsıra, II, 779-780).
  36. Bakara 2/180.
  37. Tirmizî, Vasâyâ, 5; Ebû Dâvud, Vasâyâ, 6.
  38. Mâtürîdî, Te’vîlât, III, 37-38.
  39. Mâtürîdîlerin hadis konusundaki görüşleri için bkz. Kahraman, Hüseyin, Mâtürîdîlikte Hadis Kültürü, Bursa 2001.
error: İçerik korunmaktadır !!