İmam Mâtürîdî ve Mâtüridiyye

İmam Mâtürîdî ve Mâtüridiyye

Tarihsel Perspektif

Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, tahminen 338/852 tarihinde Semerkant’ın Mâtürîd Köyü’nde dünyaya gelmiş, döneminin dinî ve felsefî ilimlerini öğrenmiş, müderrislik yapmış, öğrenciler yetiştirmiş, kitaplar yazmış ve 333/944 tarihinde yine aynı yerde (Semerkant) vefat etmiş bir kelâm, tefsir ve fıkıh âlimidir. Ehl-i Sünneti oluşturan iki kelâm mezhebinden biri olan Mâtürîdîyye’nin imamıdır. Onun fikirlerinin özünü İmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’de görmekteyiz. Ebû Hanîfe ise, Hanefî mezhebinin kurucusu olup Kûfe ve Bağdat’ta yaşamıştır. O hem İslam fıkhına hem de İslam akaidine dair görüşler oluşturup bunları yazıya dökmüştür.

El-Fıkhu’l-Ekber, El-Fıkhu’l-Ebsat, El-Âlim ve’l-Müteallim adlı eserleri meşhurdur. Ayrıca o, çok değerli öğrenciler yetiştirerek İslam ilim ve kültürüne hizmet etmiştir. Ebû Yûsuf, Muhammed bin Hasan eş-Şeybanî, Ebû Mutî’ el-Belhî, Hammâd b. İsmâîl, İmam Züfer gibi öğrencileri onun görüşlerini yaymış ve devam ettirmişlerdir. Özellikle Bağdat kadılığına getirilen Ebû Yûsuf; Horasan, Mâverâünnehir, Kafkaslar gibi Müslümanlar tarafından fethedilen coğrafyalarda, görevlendirdiği kadılar vasıtasıyla bu işi etkili bir şekilde yerine getirmiştir. Mukâtil b. Hayyân, İshak b. İbrâhim, Ebû Osman Selm b. Ebî Mukatil, Ebû Hafs Ömer b. Ebî Mukatil ve Ebû Nasr el-İyâzî bu kadılardan bazılarıdır. Söz konusu kadılar gittikleri yerlerde Ebû Hanîfe’nin îtikâdî ve fıkhî konulardaki görüşlerini okutmaya ve yaymaya devam etmişlerdir. Bu gayretlerin sonucunda Semerkant’ta, Ebû Hanîfe’nin görüşlerini esas alan Cüzcâniyye ve İyaziyye adlarıyla medreseler kurulmuştur. İmam Mâtürîdî, bu medreselerin hem ilk öğrencisi olmuş hem de söz konusu medreselerde müderrislik yapmıştır.

Sâmânoğulları döneminde yaşamış olan Mâtürîdî’nin, Hanefî geleneğe mensup olan Ebû Nasr el-İyâzî, Nusayr b. Yahya el-Belhî, Ebû Süleymân b. Mûsâ el-Cûzcânî gibi hocaları olmuş ve Ebü’l-Kasım İshak Muhammed el-Hakîm es-Semerkandî, Ebü’l-Hasan Ali Saîd er-Rüstüfağnî, Ebû Nasr Ahmed b. Abbâs el-İyazî ve Ebu Muhammed Abdülkerim b. Muhammed el-Pezdevî gibi öğrenciler yetiştirmiştir.
Eş’arî ile beraber Ehl-i Sünneti oluşturan İmam Mâtürîdî, ömrü boyunca İmam-ı Â’zam Ebû Hanîfe’nin çizgisinde hareket etmiştir. O, ömrünü Berâhime, Seneviyye, Nasârâ ve Yahudilik gibi muharref veya batıl dinler ile Felâsife, Bâtıniyye, Ehl-i Bid’at ve dalalet gibi istikameti bozuk akımlarla mücadele ile geçirmiştir. İmam Mâtürîdî, 333/944 tarihinde Semerkant’ta vefat etmiş ve cenazesi Cakerdize Mahallesi’ndeki bilginlerin gömülü olduğu mezarlığa defnedilmiştir. Allah mekânını cennet eylesin.

Güçlü bir mantığa sahip olan İmam Mâtürîdî, akılla vahyi, din ile bilimi uzlaştıran önemli bir kelâm âlimidir. Ancak yaşadığı dönemde o yeteri kadar tanınmamış, değeri layık olduğu şekilde anlaşılmamış, şanına ve ününe uygun itibar görmemiştir. İmam Mâtürîdî’nin önemi daha sonraları, ölümünden sonra, bilhassa da Ebü’l-Muîn en-Nesefî’nin gayretleri ile anlaşılmıştır. Nesefî’nin, Mâtürîdî kelâm sistemini merkeze koyan Tebsıratü’l-edille adlı eserindeki İmam Mâtürîdî’nin kelâm yöntemi ve kelâm sistemine ilişkin tespit ve göndermeleri ile İmam Mâtürîdî’yi tanıma imkânına ulaştık. Kitâbü’t-Tevhîd adlı kelâm kitabını ve Te’vilatü’l Kur’an adlı tefsirini bu perspektiften okuyarak onu daha doğru ve daha derinlemesine anlayabildik. Mâtürîdî, bu iki eser dışında başka eserler de yazmış olmasına rağmen maalesef bunlar zaman içinde kaybolmuş ve günümüze gelmemiştir.

İmam Mâtürîdî ve öğrencilerinden sonra Mâtürîdîyye mezhebini Ebü’l-Muîn en-Nesefî, Alâeddîn es-Semerkandî, Sirâcüddîn Ûşî, Nûreddîn es-Sâbûnî, Ömer b. Muhammed el-Habbâzî ve Ubeydullah es-Semerkandî gibi kelâm âlimleri tarafından devam ettirilmiştir. Osmanlılar döneminde de Hızır Bey, Molla Hayâlî, Taşköprizade Beyâzîzâde Ahmet Efendi gibi kelâm âlimleri bu geleneği sürdürmüşlerdir. Yeni İlm-i Kelâm devresinde ve bilhassa modern dönemde Mâtürîdî mezhebi ve onun imamı Mâtürîdî yeniden keşfedilmiştir. Onun doğa, fıtrat, din-bilim ilişkisi; sebep-hikmet münasebeti gibi konularda ortaya koyduğu görüşleri, kelâmcılara güven vermiştir.

Bu nedenledir günümüzde yeryüzündeki Müslümanların büyük bir kısmı Mâtürîdî’dir. Türklerin hemen hepsi; Afganistan, Çin, Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Orta Asya ve Kafkas Müslümanları ile Balkanlarda yaşayan Müslümanların tümü itikatta Mâtürîdî ve amelde Hanefîdir.

2-İlmî ve Felsefi Perspektif

İmam Mâtürîdî, dinî bilginin iki ana kaynağının akıl ve nakil (vahiy) olduğunu söylemekte ve bunlar arasında dengenin bulunduğunu savunmaktadır. Ona göre âlem, boş ve amaçsız yaratılmış değildir. Bu âlemin zerresinden küresine her cüzünde büyük hikmet ve maslahatlar gizlidir. Aklın görevi, bu hikmet ve amaçlara nüfuz etmektir. İmam Mâtürîdî, taklidi reddedip dinin delille bilinmesinin gerekliliğini belirtir. Peygamberlerin de getirdikleri hükümlerle, insanların birbirleri ve Allah ile ilişkilerini düzenlemeye yardımcı olduklarını kaydeder. Aklın ise bu ilişkiler yanında doğayı kavramaya destek olduğunu söyler. Ona göre duyulur âlemin sırlarını öğrenmek, Yaratıcı’nın varlığını bilmek ve nasların manasını anlamak için akıl gereklidir. Nakil olmadan da akıl bazı hususları bilebilir fakat mutlak olarak vahyin önüne geçemez. İmam Mâtürîdî’nin halefleri olan Pezdevî, Ebü’l-Muîn en-Nesefî ve Nûreddin es-Sâbûnî gibi kelâm âlimleri de aynı çizgiyi devam ettirmişlerdir.

Mâtürîdîler, bilgi konusunda Eş’arîler gibi akıl, duyular ve vahyin birer kaynak olduklarını söylemekle beraber, akla yükledikleri sorumluluk Eş’arîlere göre daha çoktur. Aynı şekilde Eş’arîler gibi evrende bulunan düzenin zorunlu olmadığını kabul etmekle beraber, Allah’ın hikmet gereği bu düzeni bozmadığını, dolayısıyla bizim nazarımızda âlemdeki nizamda bir sürekliliğin söz konusu olduğunu söylemektedirler. Mâtürîdîlerdeki bu yaklaşım, onları göreceli de olsa bir tür sebepliliği kabule götürmüştür. Sebepliliği kabulü ise, bilimsel yöntemi kabul bakımından önemli imkânlar sağlamaktadır. Öte yandan Eş’arîler gibi âlemin (Allah dışındaki varlıkların), cevher ve araz adı verilen yapı taşlarından meydana geldiğini söylemekte; bunların hadis, sınırlı ve sonlu olmaları dolayısıyla evrenin de hadis ve sonlu olduğunu düşünmektedirler. Allah’ın varlığı konusunda ise, O’nun her türlü noksan sıfattan münezzeh ve kemal sıfatları ile muttasıf olduğunu kabul etmektedirler. Zatî sıfat olarak isimlendirilen vücut, kıdem, beka, vahdaniyet, Muhâlefetün li’l-havâdis ve Kıyâm Binefsihî gibi selbi sıfatlarla Allah Teâlâ’yı her türlü noksanlıktan tenzih etmekte; hayat, ilim, semî, basar, irade, kudret, kelâm ve tekvin gibi kemal sıfatları ile de O’nu, bütün kemalât ile nitelemektedirler. Onlara göre Allah’a nispet edilen sıfatların hepsi kadimdir. Allah’ın dünyada görülmesi (Rüyetullah) mümkün olmakla beraber bu durum ahirette vaki olacaktır. Kur’an, Allah’ın kelâmı olarak kadim; harf ve seslerden oluşan kitap olarak ise mahlûktur.
Yüce Allah’ın insanlardan bazılarını seçip peygamber olarak görevlendirmesi de kendisine vacip değil, bir lütuftur. Allah, peygamber göndermeseydi de insanlar akıllarıyla O’nu bilmek ve tanımak zorunda idi. Peygamberler, nübüvvetten itibaren masumdurlar. Mucize, peygamberlerin doğruluklarının kanıtıdır. Her peygamberin, kendi dönemine ve insanların taleplerine göre farklı şekillerde mucizeleri bulunmaktadır. Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed’in de hissî, akli ve gaipten haber verme şeklinde birçok mucizesi bulunmakla beraber en büyük mucizesi Kur’an-ı Kerim’dir. İlk peygamber olan Hz. Âdem’den son peygamber Hz. Muhammed’e kadar adlarını bildiğimiz ve bilmediğimiz birçok peygamber gönderilmiştir. Bunların hepsi cinsiyet olarak erkeklerden seçilmiştir. Bütün peygamberlerin insanlara tebliğ ettikleri inanç esaslarından biri olan ahiret hayatı ve onun safhaları nasların bildirimi ile sabittir. Akıl ise bunların varlığındaki hikmeti kavramaya yardım eder.

Sonuç

İslam tarihinde dinî konularda ortaya çıkan görüş ve düşünceler ya pratik hayat ve dinî uygulamalarla ya da teorik düşünce ve inanç esasları ile ilgili olmuştur. İmam-ı Â’zam Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şafii ve İmam Ahmed b. Hanbel amelî ve fıkhî mezhep imamları oldukları gibi İmam Eş’arî ve İmam Mâtürîdî de îtikâdî mezhep imamıdırlar. Her ikisi müşterek olarak Ehl-i Bid’at ve dalalete karşı durmuşlar; yabancı, yanlış, batıl ve bozuk inanç ve düşüncelerin Müslümanlar arasında yayılmasına engel olmuşlardır.
İmam Eş’arî’nin kurmuş olduğu Eş’arî mezhebi daha çok Arap havzasında yayılırken İmam Mâtürîdî’nin öncüsü olduğu Mâtürîdî mezhebi Horasan, Mâverâünnehir, Kafkasya ve Balkanlar gibi fethedilen bölgelerde yayılmıştır. Bu coğrafi farklılık dolayısıyla Mâtürîdîlik, Arap havzasının aksine bu bölgelerde yaygın olan Seneviyye, Mecûsîlik, Berâhime ve Şamanizm gibi dinlerle mücadele etme durumunda kalmıştır. Aynı şekilde Arap havzasındaki baskılardan kaçarak Horasan ve Mâverâünnehir’e sığınan Mu’tezile, Şîa ve Bâtınîyye gibi bid’at ve dalalet fırkaları ile mücadele etmiştir. İmam Mâtürîdî’nin Kitâbü’t-Tevhîd’deki Mu’tezile vurgusu bu nedenledir.

Mâtürîdî mezhebi günümüzde de birçok düşünür ve âlimin dikkat ve ilgisini çekmektedir. Bunlar, din-devlet, din-bilim, akıl-nakil ilişkisi konusunda yeni açılımlar yapmaya imkân sağlayacağını savunmaktadırlar. Bizce de İmam Mâtürîdî ve Mâtürîdî mezhebi birçok konuda ufkumuzu açacak, problemlerimizi çözecek potansiyele sahiptir. Yeter ki bu istek ve iradeyi ortaya koyalım.

error: İçerik korunmaktadır !!