Hatıraların Diliyle Topkapı Sarayı

Hatıraların Diliyle Topkapı Sarayı

Osmanlı Devleti’nin en büyük hatıralarını İstanbul barındırır. Bursa ve Edirne sonrasında dört asrı aşkın süre payitahtlık yapmış bu şehirde hanedana ait birçok yapı bulunur. İstanbul’un fethi ile Ebu’l Feth Sultan Mehmed Han, Beyazıt’ta günümüzde İstanbul Üniversitesi Rektörlüğü binasının bulunduğu alanda sarayını yaptırmıştır. Topkapı Sarayı’nın ilk inşa faaliyetleri 1460 yılında tamamlanmıştır. Saraya nakil gerçekleştiğinde harem, bir müddet daha burada varlığını sürdürmüştür.

Topkapı Sarayı’na Ayasofya’dan yaklaşan ziyaretçiyi Bâb-ı Hümâyun karşılar. Sarayın ilk sınırını teşkil eden abidevi kapı hizasında Sûr-ı Sultânî inşa edilince bu alan bir kaleye dönüşmüştür. Bu hakikat kitabesinde belirtilir ve iki karanın, iki denizin sahibi Fatih Sultan Mehmed’in ismi okunur. Kapının iki yanındaki yazılar, Sultan’ın zıllullah olduğu ve tüm mazlumların ona sığınabileceğini ilan eder. Bu kapıdan girmek de, bu kapıdan çıkmak da mutluluktur. Nice Padişah askeriyle bu kapıdan çıkarken, atının her adımında zaferin yakın olduğunu müjdeleyen ayeti1 daha berrak surette görmüş, sürur içinde sefere çıkmıştır.
Bâb-ı Hümâyun’dan başlayan keyifli yürüyüş sonrasında iki kuleli bir kapı belirir. Yapı, kaleyi andırır; dosta güven düşmana korku verir. İki kulenin arasında imanın usaresi Kelime-i Tevhid okunur. Bâbüsselâm olarak anılan bu kapı, Osmanlı tebaasına açık idi. Bu kapıyla II. Avlu’nun sınırları belirlenir. Sağa doğru yönelince devletin temeli olan “adalet”, yine bir kule ile vurgulanır. Bu kule altında haftanın dört günü toplanan Dîvân-ı Hümâyun, bazı günlerini adalet hususunda padişahına güvenen mazlumlara ayırırdı. Buradaki toplantı bir yüksek mahkemeye dönüşürdü. Kadıların çözemediği davalar güngörmüş vezirlerin önünde fasl edilirdi.

Osmanlı Devleti’nde birçok merasim ve alay II. Avlu’da icra olmuştu. İsyanlar neticesinde müzakere meclisleri, padişahın tahtının bu avluya getirilmesi ve Sancak-ı Şerif’in bu alana çıkarılmasıyla kurulmuştu. Padişah’a olan saygı, onun mahremine kadem basılmayacağına işaret eder. III. Avluya geçişe imkân veren yegâne kapı Bâbüssaâde işte bu mahremiyeti vurgular. “Kaza tecelli edince göz kör olur” imiş, nitekim bu Bâbüssaâde tarih boyunca iki defa kırılarak açılmış; isyan olayları sonucunda II. Osman (Genç) ve III. Selim şehadet şerbetini içmiştir.

III. Avlu’ya nâm-ı diğer Saadet evine Bâbüssaâde ile girilir. Bu kapıdan adım atınca bembeyaz duvar ve mermerler yuyar kalpleri. İlk karşımıza çıkan bina Arz Odası’dır. Nice yabancı elçi, kollarından tutulup Huzur-u Padişahî’ye burada çıkarılmıştır. Günümüzde ziyaretçiler aynı vakarla çıkamasa da önündeki merdivenlerden, Arz Odası onları nice padişahın oturduğu altın ve zümrütle müzeyyen taht ile karşılar.
III. Ahmed Kütüphanesi, III. Avlu’nun en müstesna binaları arasındadır. Sarayın her yanında bulunan birçok kitap, burada tek çatı altına toplanır. Sultan III. Ahmed emri ve bizzat vurduğu kazma ile başlayan inşaat, sadece yedi ay sürer ve en güzel saray kütüphanesi vücuda gelir. Padişah, bu yapıdan maksadın ne olduğunu kendi el yazısıyla ziyaretçiye tembihler: “Eşhedü en la ilahe illallah, Yaptım bu makamı li merzatillah, Okundukça tefâsir u ehâdis, Şefaat ümidimdir ya Resulullah.” Son bir nasihat da bu huzurlu ortamdan çıkarken kulağa fısıldanır: “Canım, ilmi ciddiyetle öğren ve de ki: Rabbim ilmimi artır.”2 Güzellik ve disiplinle ilim tahsil etmeye davetin daha zarif bir üslubu var mıdır?

Topkapı Sarayı’nın kalbi, III. Avlu’da bulunan Kutsal Emanetler Dairesi’nde atar. Ridaniye Zaferi’nden (1517) sonra kutsal emanetler, Yavuz Sultan Selim’in de aralarında bulunduğu hafızların münavebeli Kur’an-ı Kerim tilavetiyle İstanbul’a ulaşır. Evini, kutsal emanetlerin saklanması için boşaltan padişah, sarayın farklı bir bölümüne yerleşir. Kutsal Emanetlerin en kıymetlileri arasında Peygamberimizin (s.a.v) Ka’b bin Züheyr’e (r.a) hediye ettiği Hırka-i Saadet yer alır. Bu hırkaya temas ettirilen mendillerin dağıtılması anlamına gelen Destimal Merasimleri, Topkapı Sarayı’nda icra olunur. Gece, hazineler mühürlenince hafızlar arka odada Kur’an-ı Kerim tilavetine devam eder. Gündüz, bu tilaveti herkes, gece ise sadece melekler dinler. Şairimiz Yahya Kemal, Ayasofya’dan yükselen ezanı ve Hırka-i Saadet dairesindeki Kur’an-ı, Fatih ve Yavuz’un emanetleri olarak görmüş ve milletin manevi değerlerinin bu ikisi olduğunu söylemiştir.
Hırka-i Saadet dairesinden çıktığımızda solumuzda yer alan rampa, bizi IV. Avlu’ya ulaştırır. İnci-Mercan misali iki köşk buradadır. IV. Murad Revan (1635) ve Bağdat Fetihlerini (1638) taçlandırmak üzere bu iki köşkü inşa ettirmiştir. Üçüncü güzel ise, Sünnet Köşkü’dür ki şehzadeleri sünnet sonrasında onurlandırmak ve dinlendirmek için yapılmıştır. Duvarlarından akan suyun sesi ve küçük çeşmeler şehzadelerin sünnet acılarını dindirmiş ve yüreklerine su serpmiştir.

Yazıyı bitirirken şunu da ilave edelim: Sünnet Köşkü’nden çıkınca solda Haliç’i göreceksiniz; Sakın şaşırmayın…

Dipnotlar:

  1. Kapının iç tarafında Saff Suresi’nin 13 ayetinden bir kısım yazılıdır: “Nasrun minallahi ve fethun karib ve beşşiri’l müminin.” Allah katından bir yardım ve yakın bir fetih… Müminleri müjde!
  2. Ve kul Rabbi zidnî ilmen: Ve de ki: Rabbim ilmimi artır. Tâhâ Suresi, 114. ayetten bir bölüm.
error: İçerik korunmaktadır !!