H. Nihal Atsız Hakkında Röportaj

H. Nihal Atsız Hakkında Röportaj

yüzyıl Türk düşünce hayatının önemli simalarından biri olan Hüseyin Nihal Atsız, idealleri uğruna hayatı mücadelelerle geçmiş bir fikir ve ilim insanıdır. H. Nihal Atsız özel sayısını konu edindiğimiz bu sayımızda, Türk Dil Kurumu Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Feyzi ERSOY ile bir röportaj gerçekleştirdik. Prof. Dr. Ersoy, Atsız’ın; Türk ülküsü, Türkçülük, edebî kişiliği, Türk dili hassasiyeti, yaşamı, ahlakı ve eğitimci yönü konularında dergimize değerli açıklamalarda bulundu.

Öncelikle Nihal Atsız’ın edebî kişiliği, ahlakı ve yaşam tarzı hakkında okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

Bu soruya uzun uzun cevap verilebilir tabi. İçeriği çok geniş. Ancak kısaca söylemek gerekirse Atsız, çok güçlü bir edebî şahsiyettir. Gerek şiirlerinde gerek romanlarında gerekse de makalelerinde Atsız; dili çok açık, düzgün ve âdeta bir kılıç gibi kullanan birisidir. O, hep Türklük için düşünmüş ve yazmıştır. Yazarken de doğru bildiklerinden şaşmamış, kendisine ve ailesine bir şey olur diye asla düşünmemiştir.

Onun, dili kullanma kabiliyeti ise bir başkadır. Türkçenin engin denizlerinde, dilimizin imkânlarını çok iyi kullanmıştır. Atsız, açık ve anlaşılır yazar ama bu asla basitlikten kaynaklanmaz. Atsız’ı okurken, anlamadığınız için geriye dönüp aynı satırları tekrar okumazsınız. Tekrar okuyuşlarınız ancak yazılanları çok sevdiğiniz için olabilir. Böyle bir edebî kişilik Atsız.

O, ahlak ve yaşam tarzı bakımından ilkeleri, inançları olan bir şahsiyettir. Bu ilkeler ve inançlar doğrultusunda da hayatı boyunca çalışan, mücadele veren ve doğru bildiği yoldan şaşmayan biridir Atsız. Farklı yaratılmış bir şahsiyettir. O, farklı yaratılmış ve farklı yaşamıştır. Gördüğü tüm güçlükler karşısında hak bildiği yolda yürümeye devam etmiştir. Böyle olduğu için de yüz binlerin gönlünde bugün bile taht kurmuştur. Atsız’a göre ahlaklı olmak zaten Türkçülüğün şartlarından biridir. Ona göre ahlak, aynı zamanda bir milletin ilerlemesinin de ilk şartıdır. Orhun dergisinde 1943’te yazdığı “Türkçülük” başlıklı yazının şu satırları, onun bu konudaki görüşlerinin âdeta bir özetidir:
“Türkçülük ülküsü bizden amansız bir vazife ahlâkı istiyor. Subay hiç yorulmadan altı saatlik talimini yaptırırsa, öğretmen bıkmadan öğreticilik işini yaparsa, memur sinirlenmeden halka kolaylık göstermekte devam ederse, doktor her şeyden önce yurttaşlarının sağlığı ile ilgili olursa, öğrenci her şeyden önce dersini bellemeğe çalışırsa ve bütün vazifelerle rütbeler arasında ne caka, ne gösteriş, ne dalkavukluk, ne de ilgisizlik olmadan bir ahenk kurulursa; aşağıdakiler yukarının buyruğunu ukalâlık saymaz, yukardakiler de aşağının doğru ihtarlarına kızmazlarsa, bütün karşılıklı işlerde, görüşme ve konuşmalarda ne ikiyüzlülüğe kaçan nezaket, ne de kabalığa kaçan sertlik bulunmazsa vazifenin bizden istediği şey yapılmış olur.”

Atsız’ın en belirgin özelliği, Türk ülküsü ve Türkçülük yolunda durmadan fikir mücadelesi vermesidir. Bu durumu nasıl yorumlamamız gerekiyor?

Gerçekten de bu doğrudur. O, kendini bildiği ilk andan ölümüne kadar sadece Türk ve Türklük için yaşamış ve bunun için çalışmıştır. Türk ülküsü onun için âdeta bir bayraktır. Bir şiirinde şöyle demektedir kendisi:

Türk duygusu her Türkçüye en tatlı kımızdır;
Türk Ülküsü, candan aziz bayrağımızdır.

Onun zihninde ve hayatında her şey ülkü içindir. Yaşadığımız şu dünyada yaptığımız her şey de ülkü içindir. Acı, çile, ızdırap, kahramanlık, savaş… her ne varsa. Bunların hepsi ülkü içindir ona göre. O, bütün ömrünü Türk ülküsü için harcamıştır. Atsız’a göre her varlığın, her nesnenin hatta her olgunun ve her olayın bir misyonu, bir görevi vardır. Bunların hepsinin bir görevi olduğu gibi yaşamanın da bir görevi vardır. Bu görev, elbette zevk ve eğlence değildir. Görev, ülkü uğrunda savaşmak ve ölmektir. Atsız’ın ülküsü ise tabii ki Türk ülküsüdür. Nitekim onun düşünce yazılarını içine alan 1956 tarihli kitabı da Türk Ülküsü adını taşımaktadır. Onun ülkü ile ilgili birkaç mısrasını yine şu şekilde sıralayabiliriz:
Ülkü uğrunda gönüller delidir. Kişiler ülkü için ölmelidir. Tanrı’nın insana değmiş elidir Şu ölüm adlı güzel şey… Saralım.

Ülkü denen nazlı gelin erde şan ister!
Büyük devlet kurmak için büyük kan ister.

Köklü bir kültür hazinesine sahip olan Atsız’ın; tarih algısı, Türk tarihi ve araştırmacılık yönü hakkında neler söylemek istersiniz?

Atsız, Türk tarihine bütüncül bakmıştır. O; Göktürk, Selçuklu, Osmanlı veya Cumhuriyet ayrımı yapmaz. Atsız’ın bu görüşü, Yılmaz Öztuna gibi tarihçilerimize de etki etmiştir. Ona göre Türk tarihi bir bütündür. Türk Hakanlığı tahtı sadece zaman zaman el değiştirmiştir. Âşıkpaşaoğlu Tarihi ve Oruç Beğ Tarihî, Atsız’ın yazdığı eserlerdendir. Tarih konularına hep meraklı olmuştur Atsız. Mesela İstanbul’dayken Türk Tarih Kurumu ile Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi tarafından basılan yayınları çok yakından takip etmiştir. Bu yayınlardan tarihle ilgili olanları edinmeye çalışmıştır. Bunun için onun, Ankara’daki bazı gençlere para gönderdiğini ve kitapları satın alıp kendisine posta ile yollamalarını rica ettiğini biliyoruz. Yurt içi ve yurt dışı kaynaklara ulaşmada hep istekli olmuştur.

1970 sonlarında Atsız’ı heyecanlandıran ve onu meşgul eden bir olay gerçekleşir. O da Kazakistan’da bulunan Altın Elbiseli Adam’dır. 1969 yılında Almatı yakınlarındaki Esik kasabasında bir kurganda bulunan altın plakalarla kaplı bir ceset ve yanındaki çeşitli eşyalar, M.Ö. 5 ve 4. yüzyıl olarak tarihlendirilmiştir. Bu kurgandaki bir kap üzerinde bulunan iki satırlık yazıdaki harfler, Köktürk harflerine benzemektedir. Atsız, Türk Tarih Kurumu tarafından çıkarılan Belleten dergisinin Temmuz/1969 sayısında bu konuyla ilgili bir haberi okuyunca çok heyecanlanmıştır. Ekim 1970’te, Hasan Oraltay’ın Devlet dergisinde çıkan bir yazısı vardır. Atsız, o yazıyı görmüştü. Oraltay, o makalede Köktürk yazısına benzeyen bir yazıdan bahsediyordu. Atsız, Oraltay’a bir mektup yazıp: “Bahsettiğiniz yazının fotokopisini bana gönderebilir misiniz? Okunduğunu söylediğiniz Türkçe kelimeler hangileridir? Bu yazı Gök Türk yazısının ilk şekli olduğuna göre, belki ben de bazı şeyler okuyabilirim.” demiştir. Böylesine meraklıydı bu konulara.

Bu arada bu konuyla ilgili son olarak şunu söyleyelim: Esik kurganından çıkan kabın üstündeki yazının Türkçe olup olmadığı bugün hâlâ tartışılıyor. Eğer bu yazının Türkçe olduğu genel kabul görürse, Türk yazı dili tarihi, şimdikinden bin yıl daha eskiye götürülebilecektir.

Atsız’ın düşünce sistemi ve fikirlerini yansıttığı eserleri bugün dahi konuşulmaktadır. Atsız’ın Türkçü fikrî yapısının toplumsal özelliği gereği bu eserlerinde okuyuculara verdiği mesajlar hakkında neler söylenebilir?

Atsız, kendi ülküsünü, kendi hayat felsefesini yazdığı eserlerde okuyucuya çok iyi yansıtmıştır. Özellikle fikir yazılarında bunu daha yakından görmek mümkündür. Bu yazılarda söylenecek sözü onun en başta söylediğini, sonra açıklamalara giriştiğini görürüz. Cümleleri keskindir, yalındır. Romanları ise okuyucuyu, şanlı Türk tarihinin sayfaları arasında maceradan maceraya taşır. Gerek Bozkurtlar gerek Deli Kurt gerekse de Ruh Adam böyledir. Atsız, romanlarındaki şahısları hiç şüphesiz içinde büyütmüş, onları benimsemiş; olayları da sanki kendisi de içindeymiş gibi, kendisi de yaşıyormuş gibi hissetmiştir. Bu benimseyiş ve hissediş de bir şekilde onun üslubuna yansımış ve okuyucuları etkisi altına almıştır.

Onun yazıları ve romanları okuyucuyu Türk olmanın verdiği hazza eriştirmektedir. Yazdıkları ile okuyucuyu sarıp sarmalar Atsız. Onun üslubunu farklı kılan şey çarpıcılıktır. Kimi zaman kelimelerle kimi zaman âdeta silah hâline dönüşen cümlelerle bu çarpıcı oluşu başarır o. Kendi ifadesine göre aslında bütün yazdıkları, millî terbiyemiz için faydalı bir hamle yapmak amacıyladır. Dürüstlük, doğruluk, fedakârlık, emre itaat, görev ahlakı ve elbette Türk ve Türklük sevgisi onun eserlerinde verdiği başlıca mesajlardır.

Atsız’ın, töre ve geleneksel Türk kültürünün korunmasına dair özel bir hassasiyetinin olduğunu biliyoruz. Hem bu çerçevede yer alan hem de heyecan dolu şiirleri vardı. Atsız’ın şairliği hakkında neler söylenebilir?

Evet, Atsız bir fikir adamıydı ama şiirler de yazdı, hem de güzel şiirler. Atsız’ın, Yolların Sonu adlı şiir kitabı 1946’da yayımlanmıştır. Bu kitapta, sonraki yayınlarla birlikte düşünürsek 54 şiir vardır. Bu 54 şiirin 38’i hece, 16’sı ise aruz vezniyle yazılmıştır. Atsız’ın şiirlerinde en çok kullandığı nazım şekli dörtlüktür. 54 şiirin 35’i dörtlüklerle yazılmıştır. Atsız, aslında sürekli değil, arada sırada şiir yazan bir kişiydi. Atsız’ın en yoğun şekilde şiir yazdığı yıllar, 1931-1933 ve 1944-1945 olarak gösterilebilir. O, şair olarak ön plana çıkarılmasa da güçlü bir şairdir aslında. Makalelerinde ve romanlarında gördüğümüz mükemmel dil, onun şiirlerinde de gösterir kendini. Şu örnekte olduğu gibi Atsız’ın her mısrası, âdeta bir alev parçası gibidir.

Ruhun mu ateş, yoksa o gözler mi alevden?
Bilmem, bu yanardağ ne biçim korla tutuştu?
Pervane olan kendini gizler mi alevden;
Sen istedin, ondan bu gönül zorla tutuştu.

Atsız’ın yürekleri sarsan ve okuyanı derinden etkileyen şiirleri aşk şiirlerinden ziyade ülkü ve kahramanlık şiirleridir. Atsız’ın şiirlerinin büyük bir çoğunluğu zaten ülkü için yazılmıştır. Ülkü şiirleri ya doğrudan doğruya ülkünün kendisini anlatmış ya da ülküyü besleyen vatan, tarih, kahramanlık, savaş, mitoloji gibi çeşitli unsurları ele almıştır.

Ve … Kahramanlar can verir Yurdu yaşatmak için…
Kahramanlık ne yalnız bir yükseliş demektir,
Ne de yıldızlar gibi parlayıp sönmemektir.
Ölmezliği düşünmek boşuna bir emektir:
Kahramanlık: Saldırıp bir daha dönmemektir.

Sözün özü, bu yönü pek konuşulmasa da büyük bir şairdir Atsız.

1932’de toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi’nde yaşanan gelişmeler, Atsız’ın hayatına ne yönde etki etmiştir?

Birinci Türk Tarih Kongresi, 2-11 Temmuz 1932 tarihinde toplanmıştır. Atsız, bu kongrede hocası Zeki Velidî’ye yapılan hakaret üzerine, yedi arkadaşıyla birlikte Kurumun Genel Sekreteri Dr. Reşit Galip’e hocasını savunan bir telgraf çekmiştir. Zeki Velidî’ye, Atsız’ın ne kadar bağlı olduğu ve ona ne kadar değer verdiği, Atsız Mecmua’daki çeşitli haberlerden anlaşılmaktadır zaten.

Yeniden kongreye dönmek gerekirse, 7 Temmuz 1932, kongrenin altıncı günüdür. O gün öğleden sonraki oturumda Zeki Velidî bir bildiri sunmuş; konuşmasında, o zamanki Türk tarih tezinin Orta Asya’da kuraklık olduğu iddiasını tenkit etmiştir. Konuşması sırasında Zeki Velidî’nin sözü, sık sık müdahalelerle kesilmiştir. En çok müdahale edenlerden biri, kurumun o günkü genel sekreteri Reşit Galip’tir. Reşit Galip, sonunda işi şahsileştirmiş ve Zeki Velidî için çok ağır sözler söylemiştir:

Örneğin, “Arkadaşlar; esefle ifade edeyim ki, Zeki Velidî Bey’in Dârülfünûn’daki kürsüsü önünde talebe olarak bulunmadığıma çok şükrediyorum.” gibi sözler söylemiştir. Tabi, Atsız gibi bir mizaç, hocasına karşı söylenen bu sözlere tahammül etmemiş ve kayıtsız kalmamıştır. Atsız, Köprülü’nün de öğrencisi ve zaman zaman da onun yerine derslere giren asistanıdır. Atsız, arkadaşlarıyla bir araya gelerek “Biz ise Zeki Velidî’nin talebesi olmakla iftihar ederiz.” şeklinde Reşit Galip’e bir telgraf çekmiştir. Atsız’ın ifadesiyle Reşit Galip’e çekilen bu telgraf, kongrede bulunanların tabirince bomba gibi patlamıştır. Ertesi günkü gazeteler, “Kim bu adam?” diye Zeki Velidî’ye ateş püskürmüştür. Gelişmeler üzerine Zeki Velidî, üniversitedeki görevinden istifa etmiş ve yurt dışına gitmiştir. Bu olaydan sonra 19 Eylül 1932’de, Reşit Galip Maarif Vekilliği’ne getirilmiştir. Reşit Galip, tabi, Atsız’ı unutmamıştır. Edebiyat Fakültesi Dekanı Fuad Köprülü’den, Atsız’ı üniversiteden uzaklaştırma konusunda söz almıştır. Fuad Köprülü, İstanbul’a dönünce Atsız’ı karşısına almış; üniversiteden atılacağını, bu sebeple daha önce davranıp liselerden birinde hoca olmasını öğütlemiştir. Atsız, bunu kabul etmeyince hocasıyla aralarında tartışma çıkmıştır. Hocasını dinlemeyen Atsız, üniversitede kalmakta direnmiştir. Köprülü, neticede dekanlıktan istifa etmiştir ama bütün bunlar durumu kurtaramamıştır. Çünkü 19 Eylül 1932’de Reşit Galip Maarif Vekili olunca o tarihlerde de Dârülfünûn, Maarif Vekâleti’ne bağlı olduğu için Atsız için kötü gelişmeler yaşanmaya başlamıştır. Önce, 25 Eylül 1932 günü Atsız Mecmua kapatılmış, sonra da 13 Mart 1933’te Atsız’ın görevine son verilip kendisi Malatya Ortaokulu’na Türkçe öğretmeni olarak tayin edilmiştir. Durumun kısa özeti bu şekildedir. Bu durum, Atsız’ın karakterini göstermesi bakımından önemlidir. Bu inanç ve ülkü onun hayatının her aşamasında vardır.

Nihal Atsız’ın, Adalet Partisi’nden milletvekilliği teklifi aldığı biliniyor. Peki, fikirlerinin aksine siyasi mücadelenin tamamen dışında kalmasını nasıl değerlendirmemiz gerekiyor?

Atsız, evet, bir milletvekilliği teklifi almış ama sizin de belirttiğiniz gibi bu teklifi kabul etmemiştir. Altan Deliorman, onun teklifi reddetme gerekçesini şöyle dile getirdiğini belirtmiştir: “Ben Meclis’e girersem Komünistler, Masonlar, CHP’liler kıyameti koparacaklar. Olmadık tezvirata girişecekler. Böyle bir ortamda faydam dokunmayacak. Üstelik listesinden seçileceğim partiye de zararlı olabilirim. Benim adım tehlikeli sayılıyor. Şimdilik politikadan uzak durmak daha iyi!”

Evet, Atsız, böyle düşünmüş ve girmemiştir politikaya. Çünkü zaten yazdıklarıyla fikirlerini söylemekte ve binlerce kişiye ulaştırmaktadır kendisi.

1944 Türkçülük-Turancılık olaylarının öncesi ve sonrası hakkında neler söylenebilir?

1944’teki meşhur “Irkçılık-Turancılık Davası”nın başlangıcının, Atsız-Sabahattin Ali davasına gittiği söylenebilir. Türkçülere yönelik ilk saldırı, 1939’da Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan romanı ile başlamıştır aslında. Çatışma, Atsız’ın 1935 sonunda Nâzım Hikmet aleyhine yazdığı broşüre kadar geriye götürülebilirse de, bu da esasında Nâzım Hikmet ve arkadaşlarının 1929’da başlattığı “Putları Yıkıyoruz” kampanyasına bir cevaptır.

Olaylar, tam olarak Atsız’ın, dönemin Başbakanı’na “Başvekil Saraçoğlu Şükrü’ye Açık Mektup” başlığıyla yazdığı açık bir mektupla başlamıştır. 1944 yılında, içinde “Demek ki devlet bilmeden koynunda yılan besliyor.”, “Siz bunlara nasıl göz yumuyorsunuz?”, “Niçin bu memlekete istiklali çok görmüş, onu başkalarına köle etmek istemiş olanlara yüksek makamlarda yer veriyorsunuz?” gibi cümleler bulunan bir yazıyı yazmak büyük bir cesaret işiydi. Atsız, mektubunda, hükûmetin milliyet düşmanı komünistlere karşı tedbir almadığını söylüyordu. Bir sonraki açık mektubunda hükûmetin, komünistleri devlet hizmetinde barındırdığını örnek ve delilleriyle ortaya koyacağını ifade ederek yazısını bitiriyordu.

Bir ay sonra Atsız’dan, bir açık mektup daha gelmiştir. Bu, ilkinden daha da serttir. Atsız, bu mektubunda ise Maarif Vekâleti’ni gaflet içinde bulunmakla suçlamış ve bu bakanlıkta görev almış Sabahattin Ali, Pertev Naili Boratav, Sadrettin Celal ve Ahmet Cevat Emre’yi komünistler olarak değerlendirmiştir.

1944’ün Mart ve Nisan aylarında, Orhun dergisinin 15. ve 16. sayılarında çıkan açık mektuplar gerçekten de bir bomba etkisi yapmıştır. Dergiler dağıtıma çıktığı ilk gün tükenmiştir. Atsız, ülkenin her yanından tebrik telgraf ve mektupları almıştır. Bütün ülkede millî bir heyecan dalgası oluşmuş ve her tarafı sarmıştır. Böyle bir ortam vardır o günlerde.

Atsız’ın, tek parti döneminin hükûmetinden hesap sorması ve onlara akıl vermesi, pek çoğuna göre olacak iş değildir. Atsız, Millî Eğitim Bakanlığı’nı gafletle suçlamakta, bakanlığın görevlilerine “vatan haini” demektedir. Bu gelişmeler üzerine dergi kapatılmış, ikinci mektubun yayımlanmasından bir hafta sonra Atsız’ın, Boğaziçi Lisesi’ndeki öğretmenliğine son verilmiştir. Hasan Âli ve Falih Rıfkı’nın telkin ve teşvikleriyle Sabahattin Ali’ye, Atsız aleyhinde dava açtırılmıştır.

Açılan dava, Ankara’da görülmüştür. 24 Nisan günü öğrencileri ve arkadaşları Atsız’ı, Haydarpaşa’dan uğurlamışlardır. 25 Nisan Salı sabahı 40-50 kadar genç, Ankara Garı’nda Atsız’ı karşılamışlardır. Atsız’ı karşılayan gençler arasında Reha Oğuz Türkkan da vardır. İlk duruşma, 26 Nisan 1944 Çarşamba günü yapılmıştır. Asıl olaylar davanın ikinci duruşmasında ortaya çıkmıştır. 3 Mayıs 1944 Çarşamba günü Ankara Adliyesi’nin önü binlerce genç tarafından doldurulmuştur. Gelenlerin çoğu lise ve bilhassa üniversite öğrencisidir. Mahkeme salonu tıklım tıklımdır. İçeri giremeyenler de büyük bir kalabalık oluşturmuş ve caddelere taşmış durumdadır. Atsız, mahkeme salonuna güçlükle girmiştir. İçeride duruşma sürerken, salona giremedikleri için duruşmayı izleyemeyen birkaç bin kişilik bir grup “kahrolsun komünistler” diye bağırarak ve marşlar söyleyerek Ulus Meydanı’na yürümüşlerdir. Polisler göstericileri dağıtmak için müdahale etmişler, yakalananları emniyete götürmüşlerdir. O gün ve ertesi gün pek çok genç gözaltına alınmıştır.

Dönemin yönetimi bunu bir hükûmet darbesi teşebbüsü olarak değerlendirmiştir. Belli başlı gazetelerin tanınmış yazarları, Türkçüler ve 3 Mayıs gösterileri aleyhinde şiddetli yazılar kaleme almışlardır. Özellikle Falih Rıfkı Atay’ın 7, 8, 9 Mayıs tarihlerinde Ulus gazetesinde arka arkaya yazdığı yazılar, Türkçülere karşı hükûmetin harekete geçmesinde önemli rol oynamıştır. Üçüncü duruşma, bu hava içinde yapılmıştır. Duruşma, 9 Mayıs Salı günü olmuştur. Duruşma sonunda Atsız, dört ay hapse ve para cezasına çarptırılmıştır. Cezası tecil edilmiş fakat aynı gün Ankara’da, kaldığı otelde tutuklanmıştır. Atsız-Sabahattin Ali davası bitmiştir. Fakat şimdi yeni ve daha önemli bir dava başlayacaktır: Irkçılık-Turancılık Davası. Resmî çevrelerde ve basında estirilen bu büyük kasırganın sonunda, başta Atsız olmak üzere 23 kişi tutuklanmış ve mahkemeye sevk edilmiştir. 23 kişinin içerisinde Atsız’ın dışında; Zeki Velidî Togan, Reha Oğuz Türkkan, Hüseyin Namık Orkun, Orhan Şaik Gökyay, Nejdet Sançar, Fethi Tevetoğlu, Alparslan Türkeş gibi isimler de vardır.

Atsız’ın hayatına yön veren ve düşüncelerinin şekillenmesinde öncülük eden isimler hakkında neler söylenebilir?

Atsız, Askerî Tıbbiye’de iken Türkçü yayın ve faaliyetleri takip ediyordu. Bunu Yeni Mecmua’nın 20 Kasım 1923 tarihli 85. sayısına gönderdiği okuyucu mektubundan anlıyoruz. Mektupta, “Türk Ocaklarının siyasi bir kuruluş olarak uğraşması gereken işlerden söz etmekteydi.” Atsız’ın henüz 17-20 yaşlarındayken hatta belki de lise yıllarından itibaren Ziya Gökalp’in yazı ve şiirlerini, Ömer Seyfeddin’in hikâyelerini, ayrıca diğer Türkçü yazar ve şairleri takip ettiğini de söyleyebiliriz. Rıza Nur da bunların içindedir. Onun Türk Tarihi’ni Atsız, muhtemelen Askerî Tıbbiye yıllarında okumuştur.

Hocam aynı zamanda siz de bir akademisyen olarak, Atsız’ın eğitimci yönü hakkında neler söylemek istersiniz?

Atsız’ın ilk öğretmenlik tecrübeleri Malatya ve Edirne’de geçmiştir. Atsız’ın sevilen bir öğretmen olduğunu, Altan Deliorman şöyle anlatmaktadır: “Liselerin dört yıla çıkarılmasıyla ders saatleri yeniden düzenlenmişti. Bu arada, serbest seminer saatleri konulmuştu. Haftada iki saat olan seminerlere belli hocalar nezaret ediyordu… Birçok öğretmenin seminerine dört-beş öğrenci giderken, Atsız’ın sınıfı ağzına kadar doluyordu. Hatta sonraki haftalarda öğrenciler oturacak yer bile bulamıyorlardı.”

Tabii bu kadar açık ve net yazılar yazan, okuyucuyu sarıp sarmalayan bir kişinin konuşmaları da dersleri de ilgisiz kalamazdı. Atsız’ı, bir bilim insanı olarak ise tarihçi, dilci, edebiyatçı ve bibliyograf olarak değerlendirilebilir. Atsız’ın eğitimci yönü, hiç şüphesiz yazdığı ve miras bıraktığı eserleriyle bugün de devam ediyor. Bugün pek çok genç, yaşları gereği onu görme imkânına sahip olamasalar bile onun yazdıkları ile kendilerini eğitme fırsatına sahip oluyorlar.

Atsız, Türk kültürünün baş unsuru olan Türkçeyi korumak ve geliştirmek adına da birçok fikir öne sürmüştür. Türk Dil Kurumu Başkan Yardımcısı olarak Atsız’ın dil konusundaki hassasiyetleri hakkında neler söylemek istersiniz?

Atsız, kullandığı güzel Türkçe, açık ve anlaşılır dil ile zaten bu konuda nerede durduğunu bizlere göstermiştir. O, Türk dilinin mükemmel bir işçisidir. Atsız, yazılarında ve romanlarında Türkçe kökenli kelimeleri kullanmaya özen göstermiştir. Fakat bununla birlikte o, dile yerleşmiş alıntıları da Türkçe kabul etmiş ve rahatlıkla kullanmıştır. “Maddî, manevî, ruhî, millî, millet, ahlâk” kelimeleri, Atsız’ın sık kullandığı kelimelerdir. O, bu kelimelerin yerine öz Türkçelerini koymayı ve onları kullanmayı hiç düşünmemiştir. Atsız, yeni kelimeler dilin kurallarına ve ahengine uygunsa, yazılarında onlara da yer vermiştir.

Batı’dan giren kelimelere mesafelidir. Atsız için esas olan, meramını en iyi Türkçe ile en açık bir şekilde anlatmaktır. O, bunu gerçekten de çok iyi bir şekilde başarmıştır. Atsız, o kadar açık yazar ki, onu okuyanları asla yormaz. Okuyucunun, Atsız’ın yazdıklarını anlayamadığı için tekrar tekrar okumak gibi bir derdi yoktur. Başta da söyledim, bu tekrar tekrar okumalar yalnızca çok sevildiği için olabilir.

Türkçü ve Turancı isimlerin başında yine aynı zamanda Atsız’ın kardeşi olan Nejdet Sançar geliyordu. Atsız ve Sançar arasındaki ilişkiler ve ikisi arasındaki benzerlikler hakkında neler söylemek istersiniz?

Atsız’ın kardeşi ve ülküdaşı Nejdet Sançar, 1910’da doğmuştur; yani Atsız’dan 5 yıl sonra. Biraz esprili olsun diye söyleyelim, ikisi arasındaki tek fark galiba budur. Hayatları, dünya görüşleri, felsefeleri, dergideki kader birliktelikleri, mücadeleleri, fikirleri uğruna hapiste yatmaları hatta ölüm yılları bile hep aynıydı. İkisi de 1975 yılında vefat ediyorlar. Şubat ayında Nejdet Sançar, Aralık’ta ise Atsız.

Yalnız ikili ilişkilerde Nejdet Sançar’ın biraz daha dışa dönük olduğunu söyleyenler var. Bu arada biz dilcilerin çok iyi bildiği Prof. Dr. Muharrem Ergin’in, Nejdet Sançar’ın, Balıkesir Lisesi’nden öğrencisi olduğunu hatırlatmak gerekir. Bunu da eklemiş olalım.

Atsız’ın, Türk gençliğine verdiği önemi biliyoruz. Kendisi, gençliğe hangi uyarılarda bulunuyor ve bunu vasiyet ediyordu?

Atsız’ın bütün yazıları ve romanları gençlik için önemlidir ve gençliğe yöneliktir ama o, “Bize bir ‘Gençlik’ lâzımdır.” ve “Türk gençliği nasıl yetişmeli?” gibi pek çok yazısıyla gençlik üzerine özel yazılar da kaleme almıştır. Atsız, hep bir ülkü için Türk ülküsü için yaşamıştır. Gençlikten de bunu bekler.
Onun hep benimsediği yüksek ahlak da, elbette gençlikten beklentileri arasındadır. O, esir Türklerin kurtarılmasını da Türk gençliğine bir ülkü olarak gösterir. Bununla birlikte gençlikten beklentisi, gençliğin yalnızca millî gayelerin ve millî mefkûrenin uşağı olmasıdır. Ona göre şahısların veya zümrelerin uşağı olmak gençliğe yakışmaz. Gençliğe seslenirken “Temelinde cehalet, duvarlarında riya, tavanlarında dalkavukluk bulunmasın.” der.

Son olarak, geçtiğimiz günlerde Türk Devletleri Teşkilatı resmen kuruldu. Atsız, bu günleri görseydi Türk dünyasındaki bu gelişmeyi nasıl değerlendirirdi?

Başka bir kimse adına konuşmak, hele hele vefat eden biri adına yorum yapmak doğru mu bilmiyorum. Ancak Atsız, hiç şüphesiz, Türk’ün ve Türklüğün lehine olan her şeyin mutlaka yanında yer alır ve buna olumlu bakardı. Türk Devletleri Teşkilatı da bu çerçevede değerlendirilmesi gereken güzel bir gelişme olduğu için ben, “Atsız, bunu müspet karşılardı.” diye düşünüyorum.

error: İçerik korunmaktadır !!