Gençlere Sorduk

Gençlere Sorduk

Türk edebiyatının önemli isimleri arasında yer alan ve “Diriliş” fikriyatının öncüsü olan Sezai Karakoç’a yer verdiğimiz bu özel sayımızda, konuyla ilgili olarak gençlerin de düşüncelerini aldık ve bakın onlar konumuzla ilgili neler söyledi.

Hızırla Kırk Saat

Kimi Hızır bekler kimi Hızır gibi yetişir…
Kim olduğumuz, nerede ve nasıl durduğumuz bizi birbirimizden ayırır. İslami çizgisi ve duruşuyla merhum Sezai Karakoç, “Hızırla Kırk Saat” adlı eserinde bize farklı bakış açılarıyla Hızır’ı anlatmıştır. Tecrübeyle demlenmiş ömrün güçlü kaleminden kırk şiir dökülmüştür satırlara. Hızır’la çıktığı yolculuğunda, bu çağın insanının hâlini bizlere göstermiş ve sitem etmiştir. Onun sitemi sisteme, modern putlara, ölümsüz olmak için teknolojiyi kullanırken sonunda çağın oyuncağı olan insana ve yitirilmiş insanlığımıza dairdi.

Her evde kutsal kitaplar asılıydı
Okuyan kimseyi göremedim
Okusa da anlayanı görmedim
Kanunlarını kâğıtlara yazmışlar
Benim anılarım gibi…
Sezai Karakoç, bu çağın sorunlarına karşı reçeteyi de idraklerimize sunmuştur. İnsanın kalkıp silkelenmesi, kendine gelmesi, âb-ı hayata giden yolun yolcusu olmak için “Haydi!” der gibi şöyle seslenmiştir:
Yak yıldızlarını ayını ey kutlu gece
Bir kurban gibi yeniden başlamak gerekiyor işe

Aydanur YILMAZ
Uludağ Üniversitesi, Türk-İslam Edebiyatı Anabilim Dalı – Yüksek Lisans


Sürgünden Dirilişe

Nice insanlar vardır; sadece gelip geçerler bu dünyadan. Ancak öyle insanlar da vardır ki gelir, izler bırakıp öyle geçerler. Üstat, değerli şair ve fikir adamı Sezai Karakoç, “Baktım bu ölüm değil diriliştir…” şuuruyla çıktığı bu diriliş yolculuğunu sadece mısraları ve fikirleri ekseriyetinde sınırlı kalmamış yaşantısıyla da sürdürmüştür. Kendi ifadesiyle de “Sanatım, genel dünya görüşümün bir yansımasıdır.” demiştir. Onun sanatı, inandığı davasıdır. Onun için vardır, onun için düşünür ve onun için yaşar.
Üstat, inananlar için “Her çağda, şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun, inananlar için bir Nuh’un Gemisi vardır.” der. O, mısralarında kaç kez düşersek düşelim, ne kadar kanarsa kanasın dizlerimiz, yine de kalkıp dirilmemiz gerektiğini söyler. Diriliş eri diye tarif ettiği erlere, cihadın sadece cephede savaşmak olmadığını, kalem cephelerinin de güçlü olması gerektiğini tavsiye etmiştir. Onu en çok mutlu edecek şuurun, bu hakikat akımını doğru anlayıp hayatına tatbik eden bir neslin olduğunu görmek olurdu sanırım.
Ezcümle ölümü, hep geride kalanlar anlatmış. Bir de gidene sormak gerekir, gidenin imanı ve ameli tam ise o zaten dosta kavuşmak için koşarak gidiyordur. Üstadın sürgün diye tarif ettiği bu diyarda, sürgünü biten merhuma Allah’tan rahmet diliyorum. Ruhu şad, makamı cennet olsun.

Beytullah AKSOY
Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi
Türk Dili ve Edebiyatı – Lisans


Üçleme

Usta edebiyatçılarımızdan Sezai Karakoç’u, o özel duygunun tecessüm ettiği akrostişe gizlenen şiiriyle tanıdım: Monna Rosa. Gül Hanım demektir “Monna Rosa”. Biricik sevdalara adanarak hâlâ okunan şiirin şairini, ilerleyen zamanlarda ise yazdıkları ile her daim kıyamda bekleyen bir fikir işçisi olarak izledim. Monna Rosa, yerini “Diriliş”e bıraktı. Onu ötelere yolcu ettiğimiz 16 Kasım 2021 tarihinden sonra ona dair yazılanlar arasında en çok ilgimi çeken kavram ise “Uzlet” oldu.
Sezai Karakoç’u bu üçleme içinde izlerken tekrar başa sarıyor ve o meşhur şiirinin ritmini duyumsuyorum içimde:
“Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgâr
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar”
Şairin ıssız yanlarının izdüşümü olan satırlar yerini, insanoğlunun hayat döngüsünde sabrın sularına bırakıyor:
“Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyveler sabırla olgunlaşırmış
Bir gün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak”
Sevdanın, dirilişin ve yalnızlığın ustasına sonsuz hürmetlerimle.

Rüveyda BAYRAKTAR
Bursa Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk İslam Edebiyatı – Yüksek Lisans


Kendi Gitti Adı Kaldı Yadigâr

Ahmet Sezai Karakoç, aslında hepimizin Monna Rosa şiiriyle tanıdığı büyük şairdir. Divan şiirindeki beyit anlayışı, Tanzimat şiiriyle birlikte ortadan kalkmış, yerine serbest şiir anlayışı gelmiştir. Bu anlayış, şiiri hiçbir kalıba sokmadan, kısıtlama getirmeden yazma amacı güder. Sezai Karakoç, edebiyatımızda İkinci Yeni olarak adlandırdığımız şiir hareketinin temsilcilerinden sadece biridir.
Karakoç’a göre şair, toplumun önderi olmalı ve topluma yol göstermelidir. Fakat toplumun, bu hareketi kabul etmeyeceğini söyler ve şu dizeleri yazar: “Şairliğini, şiirini olanca içtenlikle alkışlayan toplum nedense onun da bir insan, bir toplum önderi olma hakkını tanımak istemez. O, ancak şairdir ve şair kalmalıdır; bunun dışına çıktı mı, sınırını aşmış olur!” Kim bilir belki de kurduğu Yüce Diriliş Partisi, bunu topluma kanıtlama çabası içindir.
Şiirlerine gelecek olursak, onu bize tanıtan; Monna Rosa, Balkon ve Ping Pong Masası şiirleridir. Aslında bu üç şiiri seçmiş olmamın nedeni, hepsinde özel bir doku barındırmasıdır. Monna Rosa şiiri, seneler sonra ortaya çıkan sırra göre Muazzez Akkaya’ya duyduğu o büyük aşkının meyvesidir. Rosa, Latincede “gül” anlamına gelir. Gül, divan edebiyatında önemli bir yer tutarken, Karakoç’un bunu Latince olarak kullanması, İkinci Yeni hareketine ve Divan edebiyatına bağlılığını gösteriyor olabilir. Balkon şiirinde eleştirdiği balkon imgesi, gelişen mimariyle birlikte evlere balkon eklenmesi ve gelen tehlikenin söz konusu olmasıdır: “Çocuk düşerse ölür çünkü balkon / Ölümün cesur körfezidir evlerde / Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların / Anneler anneler elleri balkon demirinde.”
Benim, ilk okuduğumda hiç anlam veremediğim fakat bir hocamızın güzel anlatımıyla aslında ne kadar güzel bir şiir olduğunu anladığım eseri, Ping Pong Masası şiiridir. Muazzez Akkaya, ping pong şampiyonudur. Okulda bir erkekle oyunu oynadığı sırada Karakoç’un onları uzaktan izlemesi ve masaya, topun her çarpışında çıkan tak sesi, aslında yüreğinin derinlerinde hissettiği acının sesidir. “Ha Sezai ha pingpong masası / Ha pingpong masası ha boş tüfek…”

Selin AKGÜN
Giresun Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı – Lisans

error: İçerik korunmaktadır !!