Dirilmek Yeniden

Dirilmek Yeniden

Üstat Sezai Karakoç, hafızamızda “Diriliş Şairi” olarak yer edinmiştir. Bunun sebebi, hayatı boyunca gerçekleştirdiği çalışmalarda “Diriliş” kavramını; edebî, dinî, felsefi, siyasi gibi pek çok alanda anlatmış olmasıdır. Sezai Karakoç’un kurucusu ve başyazarı olduğu Diriliş Dergisi; bir düşünce, edebiyat ve siyaset dergisidir. Derginin fikir coğrafyası ve münderecatı, Karakoç’un yazıları ile şekillenmiştir. Dergi ile beraber oluşan bu edebî muhitte pek çok şair ve yazar içerik üretmiştir. Karakoç, Diriliş Dergisi’nin yanı sıra eserlerinde de bu kavram üzerinde derin analizler yapmış ve geniş bir şekilde konu edinmiştir. Bizzat; “Ruhun Dirilişi, İnsanlığın Dirilişi, İslam’ın Dirilişi, Diriliş Muştusu, Diriliş Neslinin Amentüsü, Dirilişin Çevresinde” kitaplarının başlıklarında bu kavramı kullanmış ve ana tema olarak işlemiştir.
Nedir bu diriliş ve ruh ile irtibatı? Diriliş kelimesi sözlükte, ölümden sonraki hayata doğmak olarak kullanılır. Metafizik anlamda diriliş ise, “basübadelmevt”, yani ölümden sonra kalkış demektir. İnsanlar gibi fikirler de nefes alır, doğar, büyür, yaşar ve ölür. Bazı fikirlerin kabrinden yeni tohumlar filizlenir, dünyaya baş gösterir. Fikirler çoğu zaman ruhumuzda soluklanır, onunla dökülür sokaklara. Dirilişin arka planında güçlü bir İslam metafiziği olmak zorundadır. Klasik İslam literatüründeki “gayb” kelimesi ile yazarın metafizik anlayışını açıklayabiliriz. İnanmak, fizik ötesi bir duygudur. Ruhun dirilişi ise, bilinmeze olan en büyük inancımızı özünde saklar. Sezai Karakoç’u doğru anlamak için kavramlara yüklediği anlamları iyi analiz etmemiz gerekir. Onun diriliş anlayışı altında büyük bir dert gizlidir. Müslüman kalplere ve genç dimağlara bir ülkü aşılamayı, yol çizmeyi, ışık tutmayı, pusula edindirmeyi amaçlar. O, madden ve manen dirilmenin ancak ruhun uyanışıyla mümkün olduğunu söyler. Ruh, ebedî ve ezelî olandan beslenir. Tam inanmış, mutmain bir kalbin gözüne hikmet pencereleri açılır. Derindeki manaları görebilme irfanına kavuşur. Çünkü ruhunu özgür bırakmıştır. Dirilişe başka bir açıdan baktığımızda da insanın; kendi benliğini, özünü, fıtratını bulmasıdır diyebiliriz. Bu bağlamda diriliş, yaratılış gayesinin farkına varma, kendini ve rabbini bilmeyle olur. “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” şiirinde, “Sırların sırrına ermeye sende anahtar vardır…” diyen şair, ruhun içindeki gizli sırlara erişmek için metafizik çerçeveden bakmamızı öğütler. Ruhun dirilişi, ruhun saf olarak kendini bulmasıdır. Öteye ait beni bulmak, yani Allah’a dönmektir. Metafizik cepheyi ruhun dirilişi ile ilişkilendirmiş yazara göre gerçek diriliş, öncelikle ruhun dirilişini hedefler.
İşte Ruhun Dirilişi kitabı, bu düşünce tedrisinin bir meyvesidir. Yazar, kitabını farklı başlıklarla bölümlere ayırmıştır. Ruhumuzun ihtiyaçlarını, hatalarını, doğumunu, ölümünü ve dirilebilmesi için gerekenlere eserde değinmiştir. Kitap, “Dünya, yeryüzü, ruhun, diriliğinin bütün şartlarını eksiksiz yaşayabileceği bir iklimi sürekli olarak barındıramaz yüreğinde ve üstünde.” cümlesiyle başlar. İçinde bulunduğumuz tüm şartların, dünya hayatı gibi geçici olduğunu ve değişken olduğunu belirtir ve ruhun gemisiyle bizleri uzun bir yolculuğa çıkartır.
Eserin ikinci bölümü Dağ Çağrısı başlığındadır. Dağın sinesinde taşıdığı ağır yükü ve düşü, peygamberler tarihinden aldığı ilhamla anlatır. Dağ gibi dursa bile her insanın bir dağı vardır içinde yüreğinin dağlandığı. Dağ ki Hz. Musa’nın yüreğinde tecelli kudretiyle eridi. Dağ ki bağrında dindirdi fahri kâinat efendimizin kimsesizliğini. Dağ, içimizde büyüttüğümüz, sığındığımız bir hayal ülkesi…
Hz. Yusuf’un Düşü bölümünde yazar, her Müslüman ülkü adamının, Yusuf suresinin ruhuna ermeye çalışmasını öğütler. Sure-i Yusuf, âdeta baştan sona bir düştür. Bir rüya-yı sadıktır. Bu sure, inanan Müslümanlar için ebedî bir rol modeldir. Herkesin bir kuyusu vardır. Kuyu, manayı arayanlar için okuldur. Anne karnı gibi büyütür içinde, sarıp sarmalar tükenmiş kalpleri, ruhun dirilişinin üflendiği boşluk, zaferden önce beklenilen duraktır. Sultanlığın ve nübüvvetin sırrı, köleliğin sadeliği ve zilleti ardına gizlenmiştir.
Her insanın bir kuyusu, bir zindanı, bir saltanatı vardır. Hz. Yusuf’un köleliği dahi bir kelebeğin kozası gibi ona armağan edilen ilahi sırları gizleyen bir kalkan olmuştur. Bölüm içerisinde diğer peygamberlerin hayatı, yaşadıkları sıkıntı ve zorlukların ardından gelen muştuyu, Hz. Yusuf’un hayatından öğrendiğimiz dersler ile bağdaştırılmıştır. Hayata dair her türlü duygu, aile ve kardeşlik ilişkileri, kıskançlık, saltanat ve siyaset gibi konularda yaşanan problemlerin çözümündeki yaklaşımları idrak eden insan, bunları kendi ruhunun dirilmesi için harita olarak kullanabilir.
Allah ve İnsan başlığındaki bir diğer bölümde ise insanın, bulduğu her fırsatta çölde susuzluktan kavrulan bir bedevinin vaha gördüğündeki şevki gibi inancını tazelemesi gerektiğini belirtir. İçinde bulunduğumuz çağ, inanç ve değerlerimize çelme takmaya uğraşıyor. Yazar, çağın ruhunun dirilmesini, Allah’a olan inanç kuvvetine bağlar. Allah’a, kitabına, peygamberlerine inanmayan bir toplumun ruhu katılaşmış, ağırlaşmıştır. Kendisini, git gide semavi gökten, yer altına çeker. İnanmayan insanın ruhu putlaşmıştır. Fıtrat itibarıyla Allah’a inanmaya meyilliyiz. Fakat devrin yıpratıcı, beyin bulandırıcı etkileri insanı benliğinden uzaklaştırmıştır. Allah’ın varlığı dışında tüm varlıklar bozulmaya, değişmeye ve ölmeye mahkûmdur. Allah’tan gayrısı ruhun önüne dikilmiş putlara benzer. Allah’tan mahrum oldukça insanın ruhu kurur. İnsan, inanmakla dirilecektir.
İnanma, ruhtaki bilgilerin birbirine bağlanmalarına neden olur. Tapınma bölümünde, insanın, bilinçli ya da bilinç dışı her an Allah’a kulluk ettiği ve kâinatın her hareketinde yaratanı zikir hâlinde bulunduğunu, tapınma ve adanma arayışında olan insana bu dünyadaki en güzel armağanının namaz olduğunu ifade eder. Tapınma, teslimiyet, yükseliş ve namaz…
Ağaçlar ve Mezartaşları bölümünde, insanların içlerinde büyüttükleri putlardan bahsediyor. İnsanlar, tarih süresince önce doğayı ardından insan ve maddeyi kendisine Tanrılaştırdı. Yeniden dirilsinler diye yozlaşan toplumlara peygamberler, yani dirilişin sözcüleri gönderildi. Onlar, medeniyetlerin üzerine ölüm gibi çöken karanlık putları İbrahim’in baltasıyla kırdılar. Dünya, bir ölü ruhlar fuarı. İçimizde büyüttüğümüz irili ufaklı putlar, bir virüs gibi yayılıyor varlığımıza. Artık elimizde put, dilimizde put, gözümüzde put. İçimizdeki putları eritmeye bir diriliş ateşi gerekiyor, ardından eriyen ruhu inancın kalıbında dondurmamız. Fakat eskinin putları bilindik ve tanıdık iken içinde bulunduğumuz çağda azap ve ihtiras ateşinde pişip taşlaşan putlar, rengârenk masum kalıplara doldurulup, süslü ambalajlara sarılarak dizildi raflara. Bunlardan bazısı cebimize girdi, bazısı yuvamızın tam ortasına yerleşti. Sürekli bir şeyler vaat eden fakat içimizi korkunç kalabalıklarla yalnızlaştıran günümüz putları… Başımızı çarpmadan yürümemize bile imkân vermiyor artık. İnsan, kendi kalabalığında boğuluyor ve tükeniyor.
Yazar, İnsanın Düşmanları ve Şeytanın Köleleri bölümünde nefs ve ruh çarpışmasını gözler önüne sermiştir. Nefs, içimizde büyüttüğümüz şeytanın kölesidir. Şeytanın en büyük kozu nefstir. O, dünyayı bir kötülük piyanosu gibi kullanır ve her eşyadaki nefse uygun tuşlara dokunarak insanları doğru yoldan saptırır. İnsanların baş düşmanları; nefs, şeytan ve putlar olmuştur. Ruhun hatırlatıcısı “Allah’a inanmanın müjdesini taşımak, bu dünyanın dar ufuklarında boğulan insanlara başka dünyaların da varlığını müjdelemek demektir.”. Allah’a inanmak bir muştu gibi gönül coğrafyamızı genişletir.
Eserin son bölümünde, başta batı inanç ve felsefesi olmak üzere farklı dünya görüşüne kaynaklık yapan Nietsche, Marx gibi düşünürlerin, Tanrı’nın öldüğüne dair fikirlerini ne kadar sığ ve mesnetsiz olduklarını belirtmiştir. Tanrı’yı tamamıyla yitiren komünizm ve Batı materyalizminin, gözleri kör eden güç düşkünlüğüne ve maddeyi kutsallaştırmasına değinmiştir. Batı’nın, içine batmış olduğu inançsızlık kuyusuna karşı ölümden sonra dirilişin en büyük müjdecisi olarak Kur’an-ı Kerim’i göstermiştir. Eserde, genel olarak yazarın diriliş kavramını, tarih sahnesinden örneklerle tez ve antitez olarak sunduğunu görmekteyiz. Kitapta, ruhumuzun ihtiyaçları, bâtıl dinlerin hataları, Marx, Sartre ve Camus gibi batı düşünürlerinin düştükleri yanlışlar aktarılıyor. Nefs-şeytan ve şeytanın kölelerinin madde ile ilişkisi ve etkileri izah ediliyor. Diriliş kavramına en çok yaklaşmış olan Tolstoy bile ölümden sonrası için dirilişi düşünmede yetersiz kalmıştır.
“İnsan hep kendi yaradılış sırrını aradı. Çocuk nasıl var olduğunu araştırırsa, insan da öylece kendi yaratıcısını aradı. O’na teslim oldu veya başkaldırdıysa yine ona başkaldırdı. Fakat hep O’na dönük oldu…”
Esmâ-i Hüsnâ da bir diriliş çağrısıdır. Muîd (öldürüp yeniden dirilten), Muhyî (hayat veren, dirilten) ve Hay (diri) olan Allah’tır. Dönüş hep onadır. Hayat hiçbir zaman belli kalıpların içene sığdırılamamış, ölçülüp biçilememiştir. Çağdan çağa, milletten millete dinamikleri değişmiştir. Fakat tarihî kaynaklardan edinilen çıkarımlara göre ruhun öldüğü toplumlarda diriliş de ölmüştür. Karakoç, ruhun ölüm ve diriliş arasında bitmeyen bir çilesi olduğunu, ruhun dirilişinin cennetten, ruhun ölümünün ise cehennemden bir yansıma olduğunu söyler. İnanan insan, tabiatı kendi dirilişiyle aydınlatmakta ve Allah’ın diri ismi şerifiyle can bulmaktadır. Ruh öldüğünde madde tekrardan dirilir ve bütün azgınlığıyla dirilişin önüne geçer. Bu yüzden inanan insan sürekli ruhunu diri tutmanın yollarını aramalıdır. Dirilmek Yeniden!

error: İçerik korunmaktadır !!