XX. Yüzyılda Bulgar Türklüğünün Dramı

XX. Yüzyılda Bulgar Türklüğünün Dramı

Bulgaristan, Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki toprakları üzerinde kurulan bir devlettir. Tarihte 93 Harbi veya 1877-1878 Türk-Rus Harbi olarak bilinen savaşın sonucunda imzalanan Yeşilköy (Ayastefanos) Barış Antlaşması’yla, Osmanlı Devleti’ne vergi bağı ile bağlı, kuzeyde Tuna, doğuda Karadeniz, güneyde Ege Denizi ve batıda Arnavutluk’a kadar geniş topraklara yayılan (Rus nüfuzu altında) “büyük” bir Muhtar Bulgar Prensliği’nin kurulmasına karar verilmiştir. Ancak, bu sınırlar uygulama alanı bulmadan Berlin Antlaşması’yla daraltılarak, Muhtar bir Bulgaristan Prensliği kurulmuştur. Böylece, 1393’ten 1878’e kadar asırlarca Türk Yurdu olan topraklar, Osmanlı Devleti’nden koparılmıştır. Bulgaristan, II. Meşrutiyet’in ilan edilmesini fırsat bilerek Avrupa devletlerinden gördüğü destekle, 5 Ekim 1908 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiştir. Büyük devletlerin olaya müdahalesi, Osmanlı Hükûmeti’ni bu bağımsızlığı kabul etmek mecburiyetinde bırakmıştır.

Bulgaristan’da Türk Varlığı

Osmanlı Hükûmeti’nin, Rus yazarı Teplow’un incelemelerine dayanarak 1878’de hazırladığı bir tabloda, Rumeli’nin bütün kaza ve sancaklarındaki nüfus dağılışı, ayrıntılı bir şekilde gösterilmektedir. Bulgar ve Bulgar olmayan (Müslüman Türk) nüfus sayısını gösteren bu verilerde toplam Bulgar nüfusu 1.509.595 kişidir. Müslüman Türk sayısı ise 1.800.954 kişidir. Görüldüğü gibi bütün Bulgaristan nüfusu 3.309.950 kişi civarında iken, Müslüman Türklerin nüfusu 1.800.954, Bulgarların ise 1.509.595 kişiydi. Oran olarak Müslüman Türkler nüfusun %57’sini, Bulgarlar ise %43’ünü teşkil etmekteydi. Ancak nüfus sayısını incelerken, Teplow tarafından bu araştırmadaki rakamların, 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi’nin başlamasından hemen önce, söz konusu toprakların “Slavlara” ait olduğunu ispatlamak üzere kaleme alındığını unutmamak gerekir. Buradan da Türk nüfus oranının Teplow tarafından verilen rakamların üzerinde olduğu ve Türklerin, ezici ekseriyeti teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Fakat 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi, Bulgaristan’daki nüfus oranını Türklerin aleyhine bozmuştur. Sistemli Rus-Bulgar katliamlarından, açlıktan, soğuktan, salgın hastalıklardan dolayı takriben 350.000 Türk hayatını kaybetmiş, binlercesi ise göçe zorlanmıştır.

Bulgaristan’ın resmî açıklamalarına göre, 1910 ile 1946 yılları arasındaki nüfus sayımlarında, Müslüman Türklerin durumu şöyledir:

7 Eylül 1940 tarihli Bulgar-Romen Antlaşması’yla, Bulgaristan’a geçen Güney Dobruca toprakları ile 3.958 Tatar ve 65.437 Türk, Bulgaristan’a geçmiştir. Böylece 1941’de Bulgaristan’da Türk nüfusu 705 bine, Müslüman nüfusu ise 910 bine yükselmiştir. Görüldüğü gibi XX. yüzyıl ortalarında da Müslüman Türk nüfusu ülke nüfusunun yarıdan fazlasını oluşturmaktaydı.

Bulgaristan, 1946’da Sovyetler Birliği liderliğindeki Doğu Bloku’nun bir parçası olarak tek partili bir sosyalist devlet hâline gelmiştir. Bu nedenle 1946 nüfus sayımından sonra nüfusun dinlere göre tasnifine son verilmiş ve 1956 sayımında nüfusun sözde milliyet durumuna göre ayrılmasına karar verilmiştir. Aralık 1956’da yapılan Bulgar genel nüfus sayımına göre ise; Bulgaristan’da 656.025 Türk, 197.865 Çingene (Tsigan), 5.993 Tatar göstermektedir. 1969’da Bulgaristan’daki Türk nüfusu 1 milyonu aşıyordu. 1969-1978 yılları arasında, Bulgaristan’dan Türkiye’ye 130 bin kadar göçmen gelmiştir. Bu nedenle Bulgaristan Türklerinin sayısı biraz azalmıştır. En son yapılan resmî nüfus sayımına göre (2011) Bulgaristan’da 577 bin 139 vatandaş dinsel kimliğini Müslüman olarak belirtmiştir ve bu rakam, toplam ülke nüfusunun yüzde 8’ini teşkil etmektedir. Mezhep olarak, Bulgaristan Müslümanlarının 546 bin 4’ü (yüzde 94,6) Sünni ve 27 bin 407’si (yüzde 4,7) Şii’dir. Etnik dağılıma bakıldığında 444 bin 434 Türk kökenli Bulgaristan vatandaşı (Bulgaristan Türk nüfusunun yüzde 88’i) kendini Müslüman olarak tanımlamıştır.

Burada verilen nüfus verilerinden hareketle XIX. yüzyıldan XX. yılın sonuna kadar Bulgaristan’daki Türk nüfusun toplam nüfustaki oranının yüzde 50’lerden, yüzde 10’lara düştüğü açıkça anlaşılmaktadır. Bu büyük nüfus kaybının temel nedeni, Bulgaristan Devleti’nin tarihte Türklere yaptığı baskı, zulüm ve asimilasyon politikaları sonucu yüz binlerce insanın ülkesini terk etmesidir.

Türk nüfusuyla ilgili olarak verilen gerçek rakamlara bakıldığında, 1878’den günümüze kadar, hemen hemen her dönemde, Bulgaristan’daki Müslüman Türk toplumunun karşılaştığı baskı ve eziyetlerin esas sebebini, Bulgar ırkçılığının yanı sıra Bulgarların Türkler karşısında ekalliyete düşme endişesinin teşkil ettiğini de göstermektir. Sistemli bir şekilde Müslüman Türk varlığı, Bulgaristan’da azınlık durumuna düşürülmüştür.

Bulgaristan’ın, Müslüman Türklere senelerden beri kimliksizleştirme ile isim değiştirmede, özetle Bulgarlaştırmada uyguladığı usuller ve baskılar istediği neticeyi vermeyince, şiddete başvurmak gereğini duymuş ve bu uygulamalarını gittikçe artırmıştır. Bulgar Hükûmeti’nin, özellikle 1950-1990 yılları arasında yürütmüş olduğu Bulgarlaştırma siyasetini resmî vesikalarla da tespit etmek mümkündür. Bulgaristan, asimilasyon amacı ile hazırladığı belgeleri, Türk asıllı vatandaşlarına zorla imzalatma yoluna gitmiştir. Bu belgeler, Türk asıllı Bulgar vatandaşlarının ağzından hazırlanmış ve imzalayan şahsın “Türk ismi taşımaktan utandığını bu zilletten kurtulmak istediğini” beyan eder mahiyette belli kalıplardan oluşmuştur. Böyle belgeleri imzalamayan Türkler; dövülmüş, gözlerinin önünde kadınlarının, kızlarının ırzına tecavüz edilmiş, bu da bir sonuç vermezse babalar, anneler, çocuklarının önünde, çocuklar da ebeveynlerinin önünde öldürülmüştür.

Sözünü ettiğimiz durumlara dayanamayan Türkler; Şumnu, Varna, Eskicuma, Yenipazar, Kırcaali, Kızanlık, İslimiye, Koşukavak, Darıdere, Eğridere, Yanbolu, Paşmaklı gibi şehir ve kasabalarda Bulgar güvenlik kuvvetlerine karşı koymuş ve isyan etmiştir. Bu münasebetle Türkler ile Bulgar polisi ve askeri arasında cereyan eden çatışmalar, Türk ve dünya kamuoyu ile basınında tepkiyle karşılanmıştır. Fakat bu çarpışmalar, 1985 yılı içerisinde plânlı katliama dönüşmüştür. Neticede, yüzlerce Türk öldürülürken, binlercesi de tutuklanmıştır.

Bulgaristan Hükûmeti’nin Bulgarlaştırma Faaliyetleri

Bulgar Hükûmetleri, 1878’den itibaren Bulgaristan’daki Türklerin sayısını azaltıp Bulgarları ekseriyet kılmak amacıyla, soydaşlarımızı Bulgarlaştırmaya gayret etmişlerdir. Bulgarlar, Türklerin Bulgarlaşmaları için öncelikle Müslümanlığı terke ve Hristiyanlığı kabule zorlamışlardır. Bu amaca uygun ilk adımlarını, “camileri tahrip etmek” veya “kiliseye çevirmekle” atmaya başlamışlardır. Bunu da, ikinci bir adım olarak, “Türkleri vaftiz ederek Hristiyanlaştırmak” takip etmiştir. Ayrıca önemli kimliksizleştirme, benliğini unutturma uygulaması da “Türk isimlerinin değiştirilmesi”dir.

Türkleri Bulgarlaştırabilmek için din değiştirmenin yanı sıra en çok başvurulan usul, Türkçeyi yasaklamak ve Türk isimlerini Slav-Hristiyan isimleriyle değiştirmektir. Yukarıda da değindiğimiz gibi Bulgarlar, isim değiştirme ile Türklerin Türklüklerini unutup, Bulgarlaşacaklarını düşünerek, bu tarzdaki insanlık dışı hareketlere mütemadiyen başvurmuşlardır. Bulgaristan, dünya kamuoyuna meydan okurcasına, senelerdir Müslüman Türklerle diğer azınlıkları bütün temel hak ve hürriyetlerinden mahrum etmiştir. Bu cüretkâr kampanya, 1984’ten itibaren, soydaşlarımızın topluca isimlerini değiştirmekle artırılmış, dinî ve kültürel hürriyetlerini tahdit ile yasaklama dalgasıyla devam ettirilmiştir.

1989 yılı Mayıs ayında, Türkler barışçı yollarla kendi haklarını yeniden kazanmak ve onurlu bir hayat sürdürebilmek için açlık grevleriyle protesto yürüyüşleri düzenleyerek seslerini yükseltmişlerdir. Ancak, gayriinsani muameleleri protesto eden Türklerin üzerine, Bulgar yetkililerinin verdiği emirle, asker ve milislerce ateş açılarak çok sayıda soydaşımız öldürülmüş, hadiseler kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Bu kanlı hadiseyi yeni bir gelişme takip etmiştir. Bulgar yönetimi, soydaşlarımızı evlerini terk etmeye zorlamış, mallarına el koymuş, paralarını gasp etmiş ve kitleler hâlinde ülke dışına çıkarmaya başlamıştır. Bulgaristan, kendi vatandaşlarını gayriinsani şartlar altında sürgün etme yolunu seçmiş ve bir tehcir hadisesini başlatmıştır. Dünya kamuoyunu yanıltmak üzere ise, bu durumu “turistik hareket” olarak tanıtmaya çalışmıştır. Özellikle burada Bulgar Türklerinin sesi olan Naim Süleymanoğlu’nun Olimpiyat şampiyonlukları kazanması ve konuya dikkat çeken çarpıcı basın açıklamaları, dünya kamuoyunun Bulgaristan’daki baskı ve zulümlerle daha çok ilgilenmesini sağlamıştır. Bu nedenle okuyucular arasında olan gençlerimize özellikle Naim Süleymanoğlu’nun hayatını ve bu zulmün ayrıntılarının anlatıldığı “NAİM” filmini izlemelerini tavsiye ederiz.

Bulgaristan Türklerinden 300.000’den fazla kişinin göçüne sebep olan Jivkov rejiminin çöküşünden sonra yeni kurulan Bulgaristan Hükûmeti, 29 Aralık 1989’da Bulgaristan’daki Türklerin Türkçe adlarını alma özgürlüğünü, ibadet özgürlüğünü ve Türkçe konuşma hakkını tanımıştır.

Aralık 1989’da iktidardaki Komünist Parti, 1989 Devrimleri sonucunda çok partili seçimlerin yapılmasına izin verdi ve bu da Bulgaristan’ın demokrasi ve piyasa ekonomisine geçişini sağlamış oldu. Bulgaristan, 1991 yılında demokratik bir Anayasanın kabul edilmesinden itibaren yüksek derecede siyasi, idari ve ekonomik merkeziyetçiliğe sahip 28 ilden oluşan bir üniter Parlamenter Cumhuriyet olmuştur. Anayasa yapım sürecinde komünist rejim döneminde Türklere (ve diğer kimi azınlık gruplara) uygulanan asimilasyon politikalarına son verileceği ve önceki uygulamaların sonuçlarının geri çevrileceği sözü verilmiştir. Bu minvalde zorla değiştirilen Türk kişi ve yer isimlerinin iade edileceği, Türkçe konuşma yasağının kalkacağı ve Türk çocuklarının kendi okullarında ve ana dillerinde eğitim alabilecekleri söylenmiştir. Ancak ana dil eğitimi hakkı 1991 yılında kabul edilen Bulgaristan Cumhuriyeti Anayasası’nın 36. maddesinin 2. fıkrasında güvence altına alınmasına karşın, Türklerin bu haktan faydalanması yasa ve yönetmelik gibi çeşitli alt düzenlemeler vasıtasıyla sınırlandırılmıştır. Bu nedenle bugün Türkçe, Bulgar Türkleri arasında unutulmaktadır. Bu, kimliklerini de unutmalarına neden olacak önemli bir tehdit oluşturmaktadır.

2000’li yıllara kadar TV ve Radyo Türkçe yayın yasağı da Bulgar Türklerinin kültür mirasını ve Türkçeyi korumalarını zorlaştıran etkenlerden biri olmuştur. Sonuç olarak soydaşların ana dilde eğitim almalarının önünde yasal, pratik, toplumsal ve tarihsel olmak üzere çok sayıda engel bulunmaktadır.
Bulgaristan için ayrı bir başlık altında tartışılması gereken konulardan biri de şüphesiz Avrupa Birliği’dir (AB). Özellikle 2004 genişlemesi ile Merkezî ve Doğu Avrupa ülkelerini üye yapan, 2007’de de Romanya ve Bulgaristan’ı bünyesine dâhil eden AB, bölgesel dinamiklerin şekillenmesi açısından belirleyici öneme sahip bir aktör konumuna gelmiştir. 2007’den itibaren AB demokrasi ve hukuk sistemine giren Bulgaristan’da günümüze kadar süren önemli reformlar yapılmaktadır. Nisan 2012’de Bulgaristan Parlamentosu, 1987-1989 yıllarında Bulgaristan’da yapılmış olan Türk asimilasyonunu kınamıştır. Ancak günümüze kadar güzel gelişmeler olsa da bunlar, Türk varlığının kimliğini ve kültürel mirasını taşıması ve yaşaması için yeterli değildir. Günümüzde Bulgaristan Anayasası’nda etnik veya dinî hiçbir azınlığa ilişkin olarak kolektif hak kullanımı ibaresi bulunmamaktadır. Ülkenin resmî dili Bulgarcadır ve yine Anayasa’ya göre bu dilin öğrenilmesi zorunludur. Türk ve Türkçe ifadeleri Anayasa’da yer almazken, soydaşlarımız bu metinde “ana dili Bulgarca olmayanlar” olarak ifade edilmektedir. Fakat Bulgaristan devleti, dil ve din hususunda soydaşlara yönelik farklı politikalar uygulamaktadır. Anayasa’da etnik azınlık olarak tanımlanmadığı için yasal açıdan olmasa da sosyolojik açıdan bir etnik azınlık olan Türkler, Türk kimliğinin gelişimi ve geleceğe aktarımının çeşitli uygulamalarla engellenmeye çalışıldığının farkındadır. Hâlâ Bulgar Hükûmetleri, etnik azınlıkları tehdit olarak görmektedir. Tehdit olarak algılanan etnik kimliklerin başında da Bulgaristan’da en fazla nüfusa sahip azınlık olan Türkler gelmektedir.

Bulgaristan’da 2002 yılında Dinî Cemaatler Yasası çıkarılmıştır. Ancak bu yasaya rağmen Bulgaristan devletinin 2002’den sonra da devam eden müdahalelerinden dolayı, Müslümanlar belirli ölçüde liberal bir yaklaşım sergileyen 2002 Dinî Cemaatler Yasası’ndan yeterince istifade edememişlerdir. 90’lı yıllarda dinî yönetimin işleyişine doğrudan siyasi bir müdahale söz konusuyken, 2002’den sonra yargı yoluyla müdahale edilmeye başlanmıştır. Bazı düzenlemelerle olumlu gelişmeler olsa da Türklerin dinî anlamda kültürel miraslarını yaşamaları -aynı Türkçede olduğu gibi- sınırlandırılmıştır. Günümüze kadar da bu durum sürmektedir. Bulgaristan’daki tarihî camilerin müzeye dönüştürülmesi gibi uygulamalar devam etmektedir. Örneğin Türkiye, pek çok diğer Balkan ülkesine kıyasla Bulgaristan’da cami fonlama ve restorasyon faaliyetlerinde büyük oranda engellenmektedir. Bunun başlıca nedeni ise kurumsal engellerdir. Tüm Balkan ülkelerinden sadece Bulgaristan’da (ve Yunanistan’da) TİKA koordinasyon ofisinin açılamaması bu engellerin en önemli göstergelerinden biridir.

Sonuç

Bulgaristan’da yıllardır sürdürülen bu uygulamaların temelinde Bulgar ırkçılığı yatmaktadır. Bu konuda, Bulgar Başbakanı Georgi Dimitrov’un 1946 yılında yaptığı konuşma, Bulgaristan’ın ırkçılıktaki değişmez politikasını açıklayan en iyi örneklerden birini teşkil etmektedir: “Balkanların yalnız Balkanlılara ait olmasını ve Slavların Balkanlarda başlıca rol oynamasını sağlamalıyız. Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlara hükmettiği geçmiş zamanın nişaneleri tamamen silinmelidir.”

Bulgaristan’daki Türk nüfusun bir yandan kültürel miraslarını koruyup gelecek nesillere aktarabilmeleri, diğer yandan da haklarını tüm Bulgaristan vatandaşlarıyla eşit kullanabilmeleri önem arz etmektedir. Özellikle “ana dilini öğrenemeyen bireylerin, kültürel mirasını koruyamayacağı” dikkate alınarak, Bulgaristan’da Türklerin ana dilde eğitim görmeleri ve Türkçenin, Türkler arasında yaygınlaşmasını sağlayacak tedbirler alınması önemlidir.

Türkiye, Bulgaristan Türklerinin kültürel aidiyetlerini korumalarına ve Türkiye ile olan tarihî bağlarını güçlendirmeye çalışmaktadır. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı ve Vakfı’nın ülkede önemli adımları olmasına rağmen bu durum sınırlıdır. Kültürel dokunun; dil, din ve millî değerler açısından “Evlâd-ı Fâtihân” dediğimiz Bulgaristan’da, soydaşlarımızın kimliklerini koruyacak şekilde tedbirler alınmalı, proje ve uygulamalar (Bulgaristan’ın) her türlü devlet engeli ve politikasına karşı ısrarla hayata geçirilmelidir.
1 Ocak 2014 itibarıyla da AB serbest dolaşım ve çalışma hakkının kazanılmasıyla yoğun göç vermeye başlamıştır. Bu nedenle Türkiye için Bulgar Türklüğünün kimlik inşası önemli bir konu teşkil etmektedir. Bu alanda çalışmaların artarak devam etmesi, köklü ve kalıcı çözüm sağlayan politikaların üretilmesi gerekmektedir.

Kaynakça

  1. Bilal N. Şimşir, Bulgaristan Türkleri (1878 – 1985), Bilgi Yayınevi, İstanbul 1986.
  2. Halime Mesut, Bulgaristan ve Avrupa Birliği: Üyelik Öncesi ve Sonrası Bir İrdeleme, İstanbul Medeniyet Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul 2019.
  3. Hüseyin Alptekin, Idlir Lika, Merve Dilek Dağdelen, Viktorya Erdoğu, Bulgaristan Türklerinin Kültürel, Ekonomik ve Siyasi Sorunları, Talepleri, Çözüm Önerileri, SETA Yayınları, İstanbul 2020.
  4. İlker Alp, Belge ve Fotoğraflarla Bulgar Mezalimi (1878-1989), Trakya Üniversitesi Yayınları, Ankara 1990.
error: İçerik korunmaktadır !!