Türklüğün Yorulmaz Kalemi

Türklüğün Yorulmaz Kalemi

Bilim insanı, eğitimci, düşünce önderi gibi kavramların yetersiz kaldığı mücadeleci şahsiyetlerden birisi konumundaki Hüseyin Nihal Atsız Çiftçioğlu ya da kendinin ve herkesin kolaylıkla telaffuz ettiği Atsız, ulusal egemenliğe dayalı Türkiye Cumhuriyeti kurucusunun “bir öğretmen” olarak tanımlanmasına karşın hemen sonrasındaki Millî Şef döneminde Ankara’daki devlet erkânını yerinden hoplatmış, Beyaz İhtilal ile gelen demokrasi, onu boğmaya çalışan darbe dönemlerinde de durmaksızın üreterek bir taraftan devletin üniter yapısına, diğer taraftan da kültürel temellerine dikilmeye çalışılan setlerine karşı kalemiyle akınlar düzenlemiş, düşse de yılmamış yeniden bir kere daha ömrünün sonuna kadar ülküsünün yalnız börüsü olmuştur.

Ardına bakmadan, geleceğini hesaba katmadan gerçekleştirdiği ömür yürüyüşüne kalemi de şahitlik etmektedir: “Dünya denen mezellete dalsın her isteyen.”, “Artık veda zamanına fazla kalmadı; Yorgun ve kimsesiz ölümün bahçesindeyim.” Sınırlarını, sınırlılıklarını, yalnızlığını ve kimsesizliğini bilmekte, şairliğini açık etmekte ancak kısaca “Turan” mefkûresine haberci kartal olmaktan da asla geri durmamaktadır. Çift başlı kartalların kanatlanışlarıyla elde edilen Türklüğün ikinci ana vatanında kalabilmesini yine kendi menzilinde bulmaktadır.

Türkçülük yolunun kapsam ve anlamının her zaman farkındadır. Güncel hadiseler geliştikçe bunu da açıkça ifade etmekten çekinmemiştir: “Bir kemiğin ardından saatlerce yol giden, itler bile gülecek kimsesizliğimize.” Kimsesizlik bir terk edilmişlik olmayıp bilakis Türklerin yaşam biçimidir. Sakalar, Kimmerler, Hunlar, Oğuzlar, Kıpçaklar vd. topluluklarımızda gözlemlenebilen bu husus, negatiflik intibaı uyandırsa da gerçekte Türk milletinin mücadele ruhunun küllenmesini engellemiş, her an baskına hazır ve zinde tutmuştur. Atalardan miras közlerin üstü küllense de, korunu hiçbir çağda yitirmemiştir. Türk’ün huzur bulmadığı bir dünya hiçbir vakit huzur bulamamıştır. Her alanda rol model olmuş şahsiyetlerimize dikkatlice bakıldığında bu gayet iyi görülebilir: Tomris Hatun, Oğuzhan, Attila, Bayan Kağan, Yuluğ Tekin, Dede Korkut, Kür Şad, Selçuk Bey, Hoca Ahmet Yesevî, Yüknekli Ahmet, Celaleddin Harzemşah, Yunus Emre, Kadınana, Malkoçoğlu, Sümbül Yörük Hanım, II. Sultan Abdülhamid, Gaspıralı İsmail, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Mehmet Âkif Ersoy, Osman Yüksel Serdengeçti, Mehmet Eröz, Sadık Ahmet, M. Fahrettin Kırzıoğlu, Aliya İzzetbegoviç, Abdürrahim Karakoç, Yücel Çakmaklı ilk akla geliveren örneklerdir.
Yalnız gerçekleştirmek zorunda kaldığı yürüyüşünde, düşüncelerini hedef kitleye ulaştırabilme adına girişimlerinde, Türk dünyasında “birlik” kavramının eylem insanı Gaspıralı İsmail Bey’in kitle iletişim aracı unsurunu kullanmış ve engellemelere aldırmadan, dönemine Türkçülük pınarı vazifesi üstlenmiştir. Henüz orta yaşa ermeden Orhun’da kazandığı tecrübeler; Orkun, Ötüken dergileriyle sürmüş, ana düşünceyi besleyen bütün gazete ve dergilerde devamı gelmiştir. Düşünce dünyasındaki izlerini hiç kimse görmezlikten gelememiş, dönemine kalıcı damgasını vurup geçmiştir. Bıraktığı boşluğun doldurulması dahi mümkün olamamıştır.

15 Mayıs 1931 tarihinde yayınlamaya başladığı Atsız Mecmua ile Türkçülük adına çile dolu fikrî mücadele hayatı şekillenmiş, Çiftçioğlu Hüseyin Nihal’den daha ziyade bu ismi tercih etmiştir. 21 Haziran 1934 tarihinde kabul edilen, 1935 yılbaşından itibaren yürürlüğe giren Soyadı Kanunu’nda da bu ismi almayı tercih etmiştir. Şimdilerde dikkat çekmese de, kardeşler arasında soyadı birlikteliği sağlanamamıştır. Türkçülük hareketinin her aşamasında birlikte yürüdüğü kardeşi Nejdet ise “Sançar” soyadını almıştır.
Onun geniş kitlelere, Türk dünyasının tamamına kazandırdığı değerlerden de bahsedilecek olursa, her şeyden evvel Türkçülerin Osmanlıya bakışını derinden etkilemiş ve şekillendirmiştir. Ders kitabında geçen Osmanlı aleyhine bir cümleyi iktibas ederek, hanedanın tamamını teferruatlı bir şekilde ele almış, bir öğretmen ve sınıf modeliyle değerlendirmiş, son derece başarılı olduğu sonucunu kamuoyu ile paylaşmıştır. Osmanlı Devleti ile ilgili kaynak eserlerin de transkriptlerini hazırlayarak geniş bir kullanım alanı kazandırmıştır: Aşıkpaşaoğlu Tarihi, Oruçbey Tarihi, Behcetü’t-Tevârîh, Tevarih-i Cedid-i Mir’at-ı Cihan, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Birgili Mehmet Efendi, Ebussuud Efendi, Mustafa Ali, Kemalpaşa Oğlu… Osmanlı Türkçesini okuyamayan diğer bilim dallarının mensupları, söz konusu eserlere erişimde hiç zorlanmamışlardır.

Kültürel kazanımları yanında eserlerinden etkilenenler, çocuklarına ondan öğrendiği isimleri vermekten çekinmemişlerdir. Bunlar arasında erkeklerde Kür Şad; kızlarda Gökçen önemlidir. Kürşad Zorlu, Kürşat Bumin, Gökçen Yuvalı, Gökçen Çatlı ve daha niceleri bulunmaktadır. Kür Şad Bozkurtlar; Gökçen de Deli Kurt romanlarının toplumda bulduğu karşılıklardır. Doğrudan kendi adını taşıyanlar arasında Atsız Karaduman, Bilgehan Atsız Gökdağ gibi bilim ve sanat insanlarının varlığı herkesin malumudur. Ruh Adam isimli romanı, ilk basımından bu yana yarım asır geçmesine rağmen hâlâ Türk edebiyatının pek alışılmamış eserleri arasında kabul edilmektedir. Başarılı bir sembolizm kuşatması okuyucuyu sarmalamakta, usta bir kalemden üretilmiş bir eser ya da gerçekten yaşanmış bir ömrün edebî aktarımı kıskacında bırakmaktadır. Romanları arasında tercih noktasında kalanlar son eserine saplanıp kalmakta, yorum yapmakta bir hayli zorlanmaktadır.

Aynı şekilde II. Abdülhamid’e yafta olarak yapıştırılan “Kızıl Sultan” uydurmasına mukabil hükümdarı akademik çerçeveden ele alarak iddiaları tek tek çürütmüş ve “Gök Sultan” ibaresini layık görmüştür. Sonraları Sultanü’ş-Şuara, “Ulu Hakan” eserini kaleme almış, yakın geçmişte de Payitaht Abdülhamid Dizisi 5 sezon ilgiyle takip edilmiş, gönül coğrafyasında karşılık bulmuştur. Bunların başka incelemelerde değerlendirilmesi yararlı olacaktır. Ancak eserleri beyaz perdeye yakışacak nitelikte olmasına karşın sinemanın kendisine bir aralık bırakmamış olması oldukça manidar olsa gerektir.

Konuya biraz da hocanın yaşadığı dönemden yaklaşarak, hariç bakışlardan bir değerlendirme yapılacak olursa ütopya, ütopik kavramlarının uyarlamaları gibi küçümseyici hayaller olarak değerlendirildiğini görmemek mümkün değildir. Kitle iletişim araçlarının, ardından ciddi anlamda medya ürünü üretmemesine rağmen bilim ve düşünce insanları onu hiçbir surette kahramanların yalnızlığına itmemiştir. Dandanakan Savaşı ile kurulan devletin, ilk coğrafyasını yitirmesine rağmen Türklüğün ikinci ana vatanına kavuşması; Selçuklu, Beylikler, Osmanlı, Cumhuriyet iktidar değişiklikleriyle Türkiye tarihinin bütünlüğü düşüncesi karşısında hiçbir unsur duramamıştır. Savaşın bininci yılında hazırladığı broşürün içeriğine olan tepkiler, sonraki dönemde de mesleki hayatına doğrudan olumsuz tesir etmiş, mekteplerdeki eğitimciliğinin sona erdirilmesinin nihai sebepleri olmuştur. Makamının, vasatın altına itilmesine aldırmadan daha kapsamlı eserleri kamuoyuna ulaştırmıştır. Türklük ve Türkçülük kazanının altındaki ateşi körüklemiştir.

İlgili kısımda bahsedildiği gibi Osmanlıya Türk bakışı dışında; Türk Tarihinin Devamlılığı, Türkçülük Eylemi, Turancılık, Türk Dünyası ve Komünizm, Türk Ordusu, Türk Destanı, Türk Kültürü konularında mevcut şartlara aldırmaksızın araştırma ve yayınlarını devam ettirmiştir.

O, sıra dışı bir ilim ve fikir insanıdır. 2013 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mete Tunçay Hocamı ziyaretimiz esnasında, “Çok iyi bir tarihçi ve bilim insanıdır.” diyerek Atsız hakkında isabetli tanımlama yapmıştı. Aslında meslek hayatına akademide başlamıştı. Ord. Prof. Dr. Mehmet Fuad Köprülü tarafından 25 Ocak 1931 tarihinde Türkiyat Enstitüsü’ne asistan olarak alınmıştı. Çiçeği burnunda Türkoloji asistanı olmasına bakmadan 1932 yılında, Birinci Tarih Kongresi’nde, tarih tezine karşı çıkan, Prof. Dr. A. Zeki Velidî Togan’ı eleştiren Türk Tarih Kurumu Genel Sekreteri Reşit Galip Bey’e protesto telgrafı çekti. Muhatabı Millî Eğitim Bakanı olunca, akademik hayatını sonlandırdı. Malatya, Edirne, Kasımpaşa’da öğretmenlik sonrasında özel liselerde görev aldı. Teferruatı bilinen Başvekil Şükrü Saraçoğlu’na hitaben kaleme aldığı “açık mektuplar” sonrasında, Millî Eğitim Bakanı tarafından görevine tamamen son verildi. Tek parti iktidarının son aylarında, fakülte arkadaşı Tahsin Banguoğlu’nun Millî Eğitim Bakanlığı esnasında Süleymaniye Kütüphanesi’nde “Uzmanlık” görevine getirildi. Beyaz İhtilal ile birlikte Haydarpaşa Lisesi’nde yeniden öğretmenlik görevine dönebildiyse de, “Devletimizin Kuruluşu” isimli konferansıyla, Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki görevine iade edildi. 1967 yılında kendi isteği ile emekli olana kadar burada görevine devam etti. Çok daha yukarıda mesleki görevler üstlenmesi mümkün olmasına karşılık, bugüne kadar herhangi bir teşebbüste bulunduğuna dair yazılı ya da sözlü bir ifade ile karşılaşmadığımızı ifade etmeliyiz.
İlgili yerde söz konusu ettiğimiz konularda bizzat araştırma ve yayın yapmakla kalmamış, Türklüğe dair anıt eserlerin hazırlanması hususunda teşvikkâr ve yardımcı olmuştur. Bu eserler, kamuoyuna ilk defa sunulduklarında önsöz kısmında kendine teşekkür bulunmakla birlikte vefatı sonrasında gerçekleştirilen baskılarında ilham kaynağı ve destek abidesi adı silinmiştir. İsmi kaldırılsa da tesiri eksilmeksizin artmıştır. Silenler unutulup gitmiş; silinen, kültür bayrağı olarak dalgalanmaya devam etmiştir.

Yanlış ve çürük tezler karşısında, millî menfaatleri, Türkçülük merkezli olarak ortaya koymada gözünü budaktan sakınmamış ancak karşısında yer alanlardan bazıları gibi yurt dışına firar etmeyi aklının ucundan dahi geçirmemiştir. Cem Sultan’ın yaşadıklarını gayet iyi değerlendirebilmektedir.

Yorulmaz, yılmaz bir kalem olarak bahsederken, Türklüğe fikrî katkı haricinde de hizmette bulunmuştur. Bunlardan birisine örnek olarak, Türk Kültürü ile İslam Medeniyeti’nin önde gelen şahsiyetlerinden Fatih Sultan Mehmet’in türbesinin uzun zaman sonra ilk defa temizlenmesidir. Başvekil Adnan Menderes dönemine denk gelen, İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümü hazırlıkları aşamasında, şahsi mektuplarla türbede bir temizlik işine girişti. İsmail Hami Danişmend, M. Fahrettin Kırzıoğlu, Altan Deliorman, İrfan Fethi Gemuhluoğlu onun davetine icap ederek temizliği gerçekleştirmişlerdir. Sadece bu teşebbüsü dahi, birçok öykülü ve belgesel sinema eseri olabilecek niteliktedir.

Onun cenazesinde imam, helallik için “Nasıl bilirdiniz?” diye sorunca düşünce dünyamızın bir başka abidesi Gemuhluoğlu, “Hoca Efendi! O musalla taşı, musalla taşı olalı böyle er kişi görmemiştir.” şeklinde her şeyi özetleyivermiştir.

Vefatından bu yana neredeyse yarım asır geçerken, Türklüğün yorulmaz kalemi, yaşama devam ediyormuş gibi Türk dünyasının bütününe, kültürel pınar olma özelliğini muhafaza etmektedir. Televizyon dizilerinde yaygınlaşan, kurt temsilleri fikrinin kaynağı araştırıldığında, Atsız Hoca’nın eserlerinde soluklanılmaktadır. Birçok bilim insanı, araştırmalarında ondan yararlanmakla yetinmeyip, onun hayatı ve eserlerine dair akademik incelemelerini sürdürmektedir.

error: İçerik korunmaktadır !!