Şiddeti “Şiddetle” Kınamak Yahut Hâl-i Pürmelâlimiz

Şiddeti “Şiddetle” Kınamak Yahut Hâl-i Pürmelâlimiz

Şiddet ve çözümsüzlük maalesef her zaman ve her yerde boy gösteriyor.
Hayatı olağan durumundan çıkarıp olağanüstü boyutlara taşıyan “şiddet”, dilimize Arapçadan geçmiş kadim bir kelimedir. “Sertlik, katılık, zorluk” manasına gelen “şdd” kökünden gelmektedir. İngilizcede “violence” sözüyle karşılanan “şiddet”, vicdanların kangren olarak işlevini yapamaz duruma gelmesidir. İnsanlığın, sevgi ve merhametin hayatın dışına itilmesi; başka bir tabirle kaba güçlerin harekete geçmesidir. TDK sözlüğüne baktığımızda “şiddet” kelimesi için şunların yazıldığı görülür: “Duygu ve davranışta aşırılık.” Aslında şiddetin bu mecazi anlamı, onun pek sevimsiz olan içeriğini de açığa vurmaktadır.

Şiddet, sosyal bir yara olarak yıllardan beri içimizi kanatıyor. Şiddet; iş yerinde, evde, sokakta, okulda, stadyumda hemen her yerde farklı bir kılıkla çıkıyor karşımıza. Sebepler her zamanki gibi incir çekirdeğini doldurmayacak cinsten. Sonuçlar yürek paralayıcı…

Şiddet, bir yerde değil. Aklınıza gelen her alanda şiddet baş gösteriyor. Boğazımıza kadar şiddete batmışız. Baba evde karısına şiddet uygular. Büyük kardeş küçüğüne efelenir. Herkes, kılıcını çekmiş kınından. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Saldırıya geçmek için millet olarak âdeta fırsat kolluyoruz. “Vurun abalıya” deyimi bizi ne kadar da güzel anlatıyor.
Öte yandan özelde futbol, genel anlamda sporda şiddet (holiganlık-fanatizm), hayvanlara karşı şiddet (eziyet ve öldürme), devlet ve şahıs malını değişik nedenlerle tahrip etmek, devletlerin tüzel kişiliklerine (varlıklarına) kastetme (terör), milletin (devletin) malını yağmalama, kurumlarda çalışanlara mobbing (psikolojik şiddet, sosyal kabadayılık), cezaevlerinde bazı suçluların cezalarını diğer suçluların kesmeye yeltenmesi, meşru yönetimlere darbe (ihtilal) yapmak, intihar (özkıyım) ve savaş yaygın şiddet türlerinden bazılarıdır. Adı ne olursa olsun şiddet, normalin dışına çıkma (aşırılık) eylemidir.
Şiddetin sebep ve sonuçları üzerinde Türkiye’de ve dünyada yeterince kafa yoran yok. Bu husustaki bilimsel veriler ve istatistikler ne yazık ki fiilî durumu hakkıyla ve layıkıyla yansıtmıyor. Bu konuda ciddi bir uluslararası sempozyumun yapılması, meselenin sebep ve sonuçlarıyla birlikte ele alınarak irdelenmesi çok isabetli olur. Hatta geç kalınmış bir çalışmadır bu. Yine de “Zararın neresinden dönersen kârdır.” mantığını işletmek lazım.
Günümüzde insanlığın gözleri önünde, altı ayı aşkın bir süreden beri dünyanın iki-uç kutbu arasında (NATO ve türevleri-Rusya) amansız ve anlamsız bir savaş yaşanıyor. Savaşın yürek paralayan acıklı ve çirkin görüntüleri her gün televizyonlarımıza yansıyor. Başta çocuklar olmak üzere, bunları seyreden kadın erkek herkes şiddetin sıradanlaşmasına şahit oluyor. Bu sıradanlaş(tır)ma eylemi, körpe bilinçlere yerleşerek bir müddet sonra başkalarına yönelik şiddet olarak yansıtılıyor. Gören, gördüğünü yapmakta beis görmüyor.
Kadına karşı şiddet genelde dünyanın, özelde Türkiye’nin ayıbı ve karanlık yüzüdür.

Dünya bahçesinin gülüdür kadınlarımız… Onların olmadığı bir dünyayı düşünmek başlı başına bir kâbustur. Zira kadının olmadığı bir dünya nereden baksanız eksiktir. Bazen aralarında küçük tatsızlıklar yaşansa da, birbirlerini üzseler de kadınla erkek bir elmanın iki eşit yarısı gibidir. Bütünü oluşturmak için muhakkak bir araya gelmeleri gerekir.

Dünya kültürünün ve medeniyetinin vücut bulmasında kadınların rolü büyüktür. Kadına hak ettiği değeri fazlasıyla veren ve onun toplumda itibar sahibi, onurlu bir fert olmasını sağlayan Atatürk, bu emsalsiz varlıklar için şu mühim vecizeyi söylemiştir: “Şuna kani olmak lazımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir…”

Dünyada kadınların elinin değmediği yenilik yok gibidir. Gerçekten de dünyadaki her eserde kadının hüneri apaçık görülmektedir. Onlar, erkeklerin yaptığı işlerin pek çoğunu yapmakla kalmamış, evin kadını, çocukların annesi olması rolüyle asıl ağır yükü omuzlamışlardır. Geleceğin nesli, onların maharetli ve mübarek ellerinden geçmiştir.

Kadın, her alanda erkeğinin yanında yer almıştır. Onun ağır yükünü paylaşarak hafifletmiştir. Analık ve eşlik vazifelerini şikâyete mahal vermeden büyük bir görev aşkıyla, zevkle ve hakkıyla yerine getirmiştir. Onlar, kurdukları yuvaların temellerinin sağlam olması için her türlü fedakârlığı ve feragati göstermişlerdir. Göz göre göre ezilmeyi göze almışlar, hatta çok kere de maalesef ezilmişlerdir. Fakat hiçbir zaman ezenlerden olmamışlardır.

Günümüzde kızlarımız erkeklerle birlikte tahsil görerek cehalet karanlığından uzaklaşmaktadır. Artık onlar da hayatın tam ortasında bulunmakta, tüketen değil üreten kesimin içinde yer almaktadırlar. Artık onlara hazır yiyici, ekmek düşmanı gözüyle bakılmamaktadır. Zira onlar sadece evde hamur yoğurmakla kalmayıp aynı zamanda eve ekmek getirmektedirler. Buna ilave olarak evde de ağır bir işçi gibi çalışmaktadırlar. Atatürk’ümüzün, kadının eğitimiyle ilgili olarak sarf ettiği şu sözler ne kadar da manidardır:
“Kadınlarımız, hatta erkeklerden daha çok aydın, daha çok verimli, daha çok bilgili olmaya mecburdurlar. Daha esenlikle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını çalışmalarımızda ortak kılmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını bilimsel, ahlaki, sosyal, ekonomik hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı ve yardımcısı yapmak yoludur. Bir toplum aynı amaca bütün kadınlar ve erkekleriyle beraber yürümezse, fen ve bilimde yükselmesine imkân ve ihtimal yoktur.”

Hayatta erkeklerin âdeta eli, ayağı ve dili olan kadınlarımız, bunca fedakârlıklarına karşılık bulamamaktadır. Maalesef günümüzde kadınlarımız onca yararlılıklarına rağmen şiddete maruz kalmaktadırlar. Bu, çağdaş Türkiye’nin ağlayan yüzüdür. Bu çirkin suret bizi gelişmiş dünya devletlerine karşı küçük düşürüyor. Ülkemiz, bu ilkelliği asla hak etmiyor.

Kadına karşı şiddet aslında dünyanın genel sorunlarından biridir. Fakat geri kalmış ülkelerde diğerlerine nazaran daha yaygındır. Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Önlenmesi Bildirgesi, kadınlara yönelik şiddeti, “İster kamusal isterse özel yaşamda meydana gelsin, kadınlara fiziksel, cinsel veya psikolojik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan, cinsiyete dayanan bir eylem veya bu tür eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma…” (1. Madde) şeklinde tanımlamaktadır. Bu tanımın son yorumlamalarına “kadını ekonomik ihtiyaçlardan yoksun bırakmak” da dâhil edilmiştir.

Şiddetin vicdanları kanatan sebepleri hususunda fazla uzaklara gitmeye gerek yok. Kadına karşı şiddet, aile içi şiddetten besleniyor. Ev içi şiddet; şiddet mağduru, şiddet uygulayanla aynı haneyi paylaşmasa da, aile veya hanede ya da aile mensubu sayılan diğer kişiler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik ve ekonomik şiddeti ifade eder. Çocuklar, küçük yaşlarda aile bireylerinden gördükleri veya bizzat yaşadıkları şiddeti büyüdüklerinde davranış hâline getirerek yaşamlarının bir parçası şekline dönüştürüyorlar.

Kadına karşı şiddet, en sık rastlanılan insan hakları ihlallerindendir. Üstelik bu, sadece Türkiye’nin meselesi de değildir. Gelişmişler de dâhil olmak üzere pek çok dünya ülkesinde hayatın yükünü sırtında taşıyan kadınlara şiddet uygulanmaktadır. Bu, nereden bakarsanız bakın, insanlık dışı bir eylemdir; bizimle her şeyini paylaşan kadına vefasızlığın en vahimidir.

Türkiye’de kadına karşı şiddetin cezası (yaptırımları) çok daha fazla artırılmalıdır ki bu belayı başımızdan savuşturabilelim. Kadına şiddet uygulayanlar ve onun beraberinde kadını öldürme eylemini yapanlar, yapmaya teşebbüs edenler için bu yaptırımlar caydırıcı olsun, bir daha bu tür üzücü mevzuları yaşamayalım. Yoksa bu mevzu, sürekli gündemimizi işgal edecektir.

Kadın anadır, bacıdır, abladır, teyzedir, haladır, ninedir, en mühimi de sadık bir eştir. Kadınlar dövülmek için değil sevilmek içindir. Onlar dövülmeye değil, bir gül misali koklanmaya, sevilmeye layıktırlar. Erkek, kadınsız her zaman eksiktir, yarımdır. Dünya, kadınların omuzlarında yükselmeye devam edecektir. Onları çok seviyoruz.

Televizyonlarda ve beyaz perdede şiddet temayülü ve kaybolan hayatlar

Türkiye’de televizyonculuğun tarihi sanıldığı kadar eski değildir. Ülkemizde ilk televizyon yayınlarına 1968 yılında başlanmıştır. Yani Türkiye’de televizyon yayıncılığının tarihî geçmişi, bugün itibarıyla sadece 54 yıldan ibarettir. Bu uzun sayılabilecek bir zaman dilimi değildir. TRT’nin televizyon yayınları, dünyadaki ilk televizyon yayınlarının başlamasından otuz yıla yakın bir süre sonra, 31 Ocak 1968’de Ankara’da başlamış ve kısa bir süre içinde toplum tarafından benimsenmiştir. Türk halkı kısa zamanda televizyondan keyif almaya başlamış, hatta kısa zamanda televizyonun tiryakisi olmuştur.

Dünyada televizyonculuk modern sayılabilecek şartlarda yapılırken, bizde, uzun süre tek kanal rakipsiz olarak varlığını sürdürmüştür. Dünyanın pek çok yerinde renkli yayınlar başlamışken, bizde siyah beyaz yayınlar uzun yıllar boyunca devam etmiştir. 1984 yılına kadar tek kanal ve siyah beyaz olarak süren yayınlar, 80’li yılların ortalarında TRT’nin elinde çok kanallı ve renkli yayınlara, 1990’lı yıllarda ise TRT dışında, özel televizyon kanallarının devreye girmesi ile çok sesli ve çok kanallı duruma dönüşmüştür. Özel televizyonların kurulmasına imkân tanıyan düzenlemelerin yapılmasından sonra Türk televizyonculuğunda çağ atlanmıştır. Kanal sayısıyla birlikte rekabet ve kalite de o oranda artmıştır.

Son yıllarda özel televizyonlar reklam pastasından daha çok pay alabilmek için millî ve manevi değerlerimizi görmezlikten gelmektedir. Sayıları her geçen gün artan bu özel kanallar işi iyice maddiyata ve menfaate dökmüşlerdir. Pastadan kendilerine düşen payı artırmanın mücadelesini bütün değerlerden önde görenler, zaman zaman kültürümüze ve geleceğimizin teminatı olan çocuklarımıza, gençlerimize zarar vermeye başlamışlardır.

Son yıllarda televizyonlarda bir dizi furyası hüküm sürmektedir. Dizilerin biri bitmeden öbürü başlamaktadır. İnsanlar her geceye birkaç dizi sıkıştırma telaşına ve hatasına düşerek gündelik işlerini aksatmaktadır. Cinsel ağırlıklı ve şiddet içerikli bu diziler, çocuklarımıza ciddi zararlar vermektedir. Bu filmler çocukların pak ruhlarını lekelemektedir.

Şahsi kanaatime göre vurdulu kırdılı, şiddet içeren diziler ve filmler sahte ve kanunsuz kahramanlar yaratıyor. Çocukları yanlış mecralara sürüklüyor. Bu dizi ve filmlerde millî ve manevi değerlerimize uyan mesajlar verilmiyor. Gençler, bu yanlış örneklerden fazlasıyla etkileniyor. Bu tarz filmlerde hak arama ve adalet arayışı çok kere mahkemeler dışına taşıyor. Güçlüler haksız olsa da neticede kazanan onlar oluyor. Bunlar iyi ve doğru mesajlar değil.

Günümüzde televizyonlar şiddet ve kışkırtma makinesine dönüşmüştür. Şiddet içermeyen filmlerin sayısı çok az. Varsa yoksa şiddet, kan, gözyaşı, acı, nefret, hırsızlık, nankörlük… Hiç mi güzel şeyler olmuyor dünyada? Filmin ilgi çekmesi için ille de şiddet içerikli mi olması gerekir? Reyting için geleceğimizi feda edecek kadar körüz. Evlerimizin baş kösesine yerleştirdiğimiz Efendi Hazretleri (televizyon) yönetiyor bizi! Zamanımızı ona göre ayarlıyoruz. Ekranlardan kan ve kin fışkırıyor. Diziler ve topyekûn filmler kavga ve nefret üzerine kurulmuş. Öldürmek ve aldatmak sıradan hadiseler hâline dönüşmüş. Magazin programları saat başı haberleri gibi düzenli olarak pompalanıyor cemiyete. Kanı beş para etmez şahsiyet müsveddeleri ne yazık ki gençliğe rol model (örnek) olarak sunuluyor.

Başta doktorlar olmak üzere sağlık çalışanlarına sözlü ve fiziksel şiddet…

Türkiye’de gün geçmiyor ki, başta doktorlarımız olmak üzere, sağlık çalışanlarına yönelik sözlü ve fiziksel şiddet konulu bir haber duymayalım. Sağlık çalışanlarına şiddet maalesef hız kesmeden devam ediyor. Bu tarz şiddet dünyada bir kat artıyorsa bizde beş, hatta on kat artıyor. Korkarım ki ciddi ve caydırıcı önlemler alınmazsa böyle de devam edecektir.

Dünya Tabipler Birliği, sağlık çalışanlarına yönelik şiddeti, “sağlık sisteminin temellerine zarar veren ve hastanın sağlığını kritik olarak etkileyen uluslararası acil bir durum” olarak tanımlamaktadır. Yine benzer küresel kurumlardan biri olan Dünya Sağlık Örgütü ise sağlık kurumlarındaki şiddeti, “hasta, hasta yakınları ya da diğer herhangi bir kişiden gelen, sağlık çalışanı için risk oluşturan tehdit davranışı, sözel tehdit, fiziksel saldırı ve cinsel saldırıdan oluşan durum” olarak nitelemektedir. Tanım(lama)lar iyi de ya çözüm!
Hastaneler, hastalığın getirmiş olduğu sebeplerden dolayı insanların gergin olduğu mekânlardır. Hasta ve hasta yakını insanların, olumsuz psikolojilerinin bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı bu mekânlarda ani öfke patlamaları yaşanabiliyor. Bu, risk faktörünün çokluğundan dolayı daha çok acil servis, psikiyatri servisleri, yoğun bakım üniteleri, yaşlı bakım üniteleri ve cerrahi birimlerde kendini gösteriyor. Bu yüzden de bu bölümlerde görev yapan sağlık çalışanları daha çok şiddete maruz kalıyor. Sabırsızlık ve tahammülsüzlük üzücü neticeler doğuruyor.

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre sağlık çalışanlarının yüzde 8’i ila 38’i, kariyerlerinin bir noktasında ne yazık ki fiziksel şiddete maruz kalıyor. Çok daha fazlası tehdit ediliyor ve sözlü saldırıyla karşılaşıyor. Şiddet uygulayanlar ise çoğunlukla hastalar ve yakınları. Ülkemizde 2021’de meydana gelen 190 saldırının 143’üne, hasta ve hasta yakınları neden oldu. 190 saldırının 162’si hem sözlü hem fiziksel, 22’si sözlü, 5’i mobbing ve 1’i taciz olarak kayıtlara geçti. Öte yandan 146 şiddet olayı hastanede, 13’ü aile sağlığı merkezlerinde ve 31’i ise saha çalışmalarında meydana geldi. Yaşanan olaylarda; 92 doktor, 59 hemşire, 50 güvenlik görevlisi, 46 acil servis hattı çalışanı, 59 diğer sağlık çalışanı mağdur oldu. 124 saldırgan hakkında herhangi bir işlem yapılmazken, 135 saldırgan gözaltına alınıp serbest bırakıldı. Sadece 41 saldırgan tutuklandı ve 3 saldırgana ise para cezası verildi.

2021 yılında, başta doktorlar olmak üzere sağlık çalışanlarına uygulanan şiddetin istatistikleri bizi millet olarak endişelendiriyor. Bu durum, içinde bulunduğumuz 2022 yılında da artarak devam ediyor. Fakat maalesef caydırıcı hukuki yaptırımlar hâlâ yeterince uygulanmıyor. Saldırganları gözaltına alıp kısa zamanda serbest bırakma durumu (eylemsizliği), suçluları cesaretlendiriyor. Bütün bu olumsuzluklar, sağlığımız için özne görevi gören sağlık çalışanlarının çalışma şevkini ve performansını ne yazık ki fazlasıyla düşürüyor.

Okullarda şiddet yahut gençliğin hak ve hakikat rotasını kaybetmesi…

İlköğretimden üniversiteye kadar her kademedeki okullarımızda sözlü ve fiziksel olmak üzere, şiddet ve şiddet temayülü gündemdeki yerini koruyor. Zaman zaman azalıp artsa da okullarda yaşanan şiddet bir türlü dinmek bilmiyor. Eğitim kurumlarımızdaki şiddet, saldırganlık ve zorbalık, her geçen gün değişik görünümlerde ve boyutlarda karşımıza çıkıyor.

Televizyonlarda ve gazetelerde okullara yönelik şiddet haberleri; veliler, öğretmenler ve ebeveynler olarak bizleri üzüyor. Her geçen gün bu haber zincirine yeni halkalar ekleniyor. Cehaletin kör olası bataklığından kurtulmaları için okullara gönderdiğimiz körpe zihinler, nasıl oluyor da bir anda gözlerimizin önünde canavar kesiliyor? Elimizle yetiştirdiklerimiz, ellerimizden sabun misali kayıyor. Kıymetleri maddi değerlerle ölçülemeyecek emsalsiz kristaller, bir anda tuz buz oluyor. Neden? Bunun arka zeminini iyi etüt edip tez elden çareler aramalıyız. Zira bu çeşit şiddet olayları eğitimin gerçek amacını da sabote ediyor, baltalıyor. Oysa bütün enerjimizi, daha iyi yetişmeye ve çağın gerekli donanımlarına sahip olmaya harcamalıyız.

Durum bu iken size ne oluyor beyler? Kimin malını kiminle paylaşamıyoruz?

Gençler, yarınlarımızın ışığıdır. Geleceğin aydınlık olmasını istiyorsak, bu ışığın sönmesine rıza göstermemeliyiz. Bu mesele sadece ülkemize mahsus değildir. Bütün dünyada, Avrupa ve Amerika’da da okullar şiddet riski altında bulunuyor. Özellikle Amerika’daki okullarda şiddetsiz gün geçmiyor. Avrupa ve Amerika bu tarz olaylara alıştı artık. Çünkü o ülkelerde bu gibi taşkınlıklar sıradan olaylar hükmünde. Biz buna alışık değiliz. Gerçi üniversitelerdeki şiddet olaylarını çok yaşadık ama ortaöğretimde hatta ilköğretimde ciddi kavgalara alışık değiliz biz. Peki, neden yaşanıyor bunca kavgalar, bıçaklamalar, yaralamalar ve daha ötesi? Uzmanlar bunun sebeplerini şöyle sıralıyorlar:
Gençlerimiz her yönüyle bir ateş çemberinin içinde yaşıyorlar. Onları bekleyen onlarca tehlike var. Bizler yataklarımızda mışıl mışıl uyurken şer güçler, geleceğimizi karartmak için ince hesaplar yapıyor. Bunların hiçbirini yok farz edemeyiz. Bunun yanında daha pek çok sosyal mesele duruyor karşımızda. Bunlar toplumun kemikleşen meseleleri.

Göç nedeniyle büyük şehirlere gelenler belli bir süre ortama ayak uyduramıyor. Şehirdeki kültürel yelpazenin dışında kalanlar, kendilerini yalnız hissediyorlar. Varlıklarını çevreye kabul ettirmek için her türlü deliliği meziyet sayıyorlar. Bir noktadan sonra ilginin üzerlerinde toplandığını hissettiklerinde işi daha da ileri boyutlara taşıyorlar. Belli bir zaman sonra durum kontrolden çıkıyor. Belli bir noktadan sonra ahlaksızlık meziyet sayılıyor. Necip Fazıl’ın deyimiyle: “Yükseldik sanıyorlar alçaldıkça tabana.”
Gençlerimiz gelecekten pek de umutlu değil. Çoğunun, “Yarın ne olacağız?” endişesi var. Yaşanan hayat, onların saman alevi hükmündeki umut ışıklarını bertaraf ediyor. Çocuklarımızla yeterince ilgilenemediğimiz için onların buhranlarını anlayamıyoruz. Yedirip içirmek, üstünü giydirmek iyi bir anne baba olmak için yeterli değil. Üstelik bazılarımız bunları bile yapacak imkânlardan çok uzak. Fizik kaideleri gereği boşluk muhakkak doldurulur. Biz sahip olamadığımız için başkaları bizim boşluğumuzu bir şekilde dolduruyor.
Çocuklarımız aile eğitiminden (ahlaktan) mahrum kaldıklarında çeşitli bataklıklara saplanabiliyor. Kültürel yozlaşma almış başını gidiyor. Batı kültürü genç beyinleri zehirlemiş durumda. Bir önceki gün Paris’te moda olanlar, bir sonraki gün Taksim’de boy gösteriyor. Ne Batılı ne de Doğulu olabildik maalesef. İki cami arasında bînamaz kaldık. Çok şükür güzel bir dinimiz var. Aileler evlatlarını örnek bir Müslüman olarak yetiştirebilseler hiçbir mesele kalmayacak. Çünkü kutlu inancımız gençlerimizi her türlü tehlikelerden koruyabilecek muhtevaya sahiptir. Gençlerimizin maneviyatını besleyebilsek, meseleler kendiliğinden hallolacaktır. Fakat elimizdeki inanç ve iman nimetini yeterince kullanamıyoruz. Hatta onları inançlarımızdan habersiz yetiştirmek için sanki sistemli bir şekilde çalışıyoruz.

Bu böyle gitmez. Herkes başını iki elinin arasına alıp düşünsün. Yakından uzağa olmak şartıyla herkes çevresindeki hataları düzeltsin. Fakat işe evvela kendimizi düzeltmekle başlayalım. Çünkü Ziya Paşa’nın dediği gibi “Ayinesi iştir kişinin, lâfa bakılmaz.”. Yarınlarımızın teminatı olan çocuklarımızı sermaye sahiplerinin kör vicdanına teslim edemeyiz. Devlet-millet el ele vererek bu meseleye çözüm ara(n)malıdır. Okul-öğretmen-veli sacayağı düzgünce yerine oturtulmalıdır. İletişim olmadan meseleler halledilemez. Gelin gençlerimiz için el ele, gönül gönüle verelim. İnanıyorum ki sevgi diliyle çözemeyeceğimiz hiçbir mesele yoktur. Aydınlık bir gelecek umuyorsak buna mecburuz. Vira bismillah!…

Hülâsatü’l Beyan yahut vicdan aynasını temiz tutmak…

İslamiyet’in şiddete karşı tavrı kesin ve nettir. Zira yüce Rabbimiz, “İşte bundan dolayı İsrailoğullarına kitapta şunu bildirdik: Kim, katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa, sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur.” (Maide, 5/32) buyuruyor.

Şiddet konusunda Peygamberimizin bakış açısı ve uygulamaları, başka bir örneğe ihtiyaç bırakmayacak kadar kesin ve nettir. Onun sözleri ve uygulamaları ümmetine örnek teşkil etmektedir. Resulullah Efendimizin, “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin; buna gücü yetmezse diliyle onun kötülüğünü söylesin; buna da gücü yetmezse kalbiyle ona buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.” (Müslim, İman, 78; Tirmizî Fiten. 1I-Nesaî iman 17 İbn Mâce, Fiten, 20) sözü, kötülük karşısındaki tavrımızı açığa kavuşturmaktadır. Zira Müslüman tarafsız olamaz, daima hak ve hakikatten yana taraf olur.
Bilinmelidir ki bütün insanlar kardeştir. Zira hepimizin atası Hz. Âdem’dir. Kimsenin kimseye herhangi bir üstünlüğü, yukarıdan bakma hakkı yoktur. Allah katında üstünlük nişanesi ise sadece daha iyi kul olmak anlamına gelen takvadır. Ötesi lâf-ı güzaftır.

Sorumlu fertler olarak karşımızdaki insanlara yaklaşırken ve onlara muamelede bulunurken empati (duygudaşlık) kültürünü esas alalım. Lütfen, kendimize yapılmasını istemediğimiz davranışları biz de başkalarına yapmayalım. Haddi zatında bütün mesele, insana Allah’ın kulu (dünyadaki halifesi) olduğu için kıymet vermektir.

Gelin Hak dostu ve Türkçe sevdalısı Yunus’un dilinde konuşalım: “Bir kez gönül yıktın ise, bu kıldığın namaz değil / Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil”, “Sevelim, sevilelim; dünya kimseye kalmaz.” Emin olun ki dünyayı dostluk, kardeşlik ve barış kurtaracak. Hiç kimseyi dışlamayalım. Dünya hepimize yetecek kadar büyük ve zengindir.

error: İçerik korunmaktadır !!