İmam Mâtürîdî’nin Dinî-Felsefi Düşüncesi

İmam Mâtürîdî’nin Dinî-Felsefi Düşüncesi

Bugün Özbekistan Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde bulunan Semerkant şehrinin bir dış mahallesi konumundaki Mâtürîd Köyü’nde dünyaya gelen büyük Türk bilgini kelâmcı, müfessir ve fakih Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed el-Mâtürîdî (ö. 333/944) hicrî III. asrın ilk yarısında dünyaya gelmiş ve uzunca bir ömür sürmüştür. Ebû Hanîfe’nin öğrencilerinden Muhammed eş-Şeybânî’nin öğrencisi Ebû Süleyman el-Cûzcânî’nin talebesi Ebû Bekir Ahmed b. İshak el-Cûzcânî ile Ebû Nasr el-İyâzî gibi devrin önemli fakihlerinden Ebû Hanîfe’nin ahkâm ve itikada dair görüşlerini tahsil eden Mâtürîdî, Semerkant’ın zengin ilmî atmosferinde şekillenen fikirleriyle Ehl-i Sünnetin iki ana kelâm okulundan birini teşkil eden Mâtürîdîliğin kurucusu kabul edilmektedir.1

Modern araştırmalar, İmam Mâtürîdî’nin eserleri ve görüşlerinin takipçileri nezdinde hak ettiği ilgiyi görmediği kanaatini öne çıkarmaktadır. Söz konusu eksikliğin gerekçesi olarak ileri sürülen kendisinin Arap asıllı olmaması, yetiştiği Semerkant’ın gerek hilafet merkezine gerekse Mekke, Medine, Şam, Mısır gibi diğer ilim merkezlerine uzaklığı, takipçisi olduğu Ebû Hanîfe’nin şöhretinin gölgesinde kalması, kendisinden sonra kelâm sahasında yeterli sayıda güçlü takipçisinin bulunmaması vb. hususlara Hanefî mezhebine bağlı bulunan Türklerin özellikle Selçuklular ve akabinde Osmanlılar döneminde batı İslam coğrafyasına intikalleri sürecinde kültürel ve siyasi sebeplerle Eş‘arî düşüncenin tesiri altına girmiş olmasını da eklemek mümkündür.2 S. Frederick Starr’ın Kayıp Aydınlanma adlı eserine3 atıfla, Mâtürîdî’nin unutulan ya da ihmal edilen görüşlerinin yeniden gündeme gelmesini, kaybedilmiş bir Türk-İslam aydınlanmasının izini sürmek adına ikinci bir fırsat olarak değerlendirmek icap eder. Zira Mâtürîdî’nin hem kelâma dair kaleme aldığı, akıl ile nakli buluşturan Kitâbü’t-Tevhîd adlı kitabı hem de ilahi vahyin hikmet penceresinden anlaşılması çabasının bir ürünü olan Te’vîlâtü’l-Kur’ân adlı tefsir çalışması, sadece Hanefîler için değil, günümüz İslam dünyası açısından da modern dönemde karşılaşılan meydan okumaların aşılması hususunda önemli ipuçları içeren eşsiz birer hazine değeri taşımaktadır.

Yeryüzünde yaşayan insanların farklı fikir ve inançlara sahip olmak bakımından büyük bir ayrışma içerisinde olduklarına dikkat çeken İmam Mâtürîdî, bütün bu ayrışmalara rağmen insanların kendi inanç ve mezhebinin doğruluğu ve ötekilerin yanlışlığı hususunda, yine din ve mezhep konusunda kendisinden öncekileri taklit etme noktasında âdeta görüş birliğine vardığını belirtir. Ne var ki hangi inanç veya mezhebe sahip olursa olsun bu tür grupların ellerinde, bağlılarının sayıca çokluğu dışında, onları diğerlerinden ayıracak ve hak üzere olduklarını ispatlayacak başka bir delilleri bulunmaz. Bu durum Mâtürîdî’ye göre bir kanıta dayanmaksızın güvendiği kimselerin görüşünü doğru kabul etmek anlamına gelen taklidin inanç söz konusu olduğunda bizi doğruya götüren bir yöntem olamayacağını göstermektedir. Öte yandan hangi din veya mezhebin gerçek olduğu sorusuna Mâtürîdî, akli delillere dayanan ve tarafsız bir gözle araştıranları doğruluğuna ikna edebilecek açıklıktaki kanıtlarla görüşünü destekleyenlerin hak üzere bulunduğu cevabını verir. Diğer taraftan başkalarının da benzer delillere başvurması ise olası görünmez. Çünkü aklın doğrularının birbiriyle çelişmesi söz konusu değildir. Şu hâlde Mâtürîdî’ye göre kesin delillere dayandırılan bir inanç karşısında ileri sürülebilecek her türlü düşünce veya karşıt görüş, insanları aldatmaya yönelik yaldızlı sözlerden öte bir anlam ifade etmeyecektir.4 Başka bir ifadeyle aklın doğruları tektir ve bir inanç sistemi bu doğrularla desteklenebildiği ölçüde gerçeklik kazanır.
Kitâbü’t-Tevhîd’in en başında “Dinî Delile Dayalı Olarak Bilmenin Zorunluluğu” başlığı altında bu yaklaşımı ortaya koyan Mâtürîdî, dinin anlaşılmasını sağlayacak delil olarak ise iki bilgi kaynağına işaret eder. Ona göre doğru inancın kendisine dayandırılması gereken iki asıl bulunmaktadır, bunların ilki sem‘ yani vahiy, ikincisi ise akıldır. Böylece inanç ile doğru bilgi arasındaki sıkı münasebete atıfta bulunan Mâtürîdî, eserinin mukaddimesinde felsefi iddia taşıyan her ciddi çalışmada olması bekleneceği üzere bilgi problemini incelemeye geçer. Buna göre doğru ve kesin bilginin kaynağı duyularla algılananlar (ıyân), haber (nakil) ve akıl yürütme (nazar) olmak üzere üçtür. Bunlardan duyu bilgileri, gerçekliğin aksi ileri sürülemeyecek derecede kesin ve açık bir bilgisini bize verir.

Duyuların algı alanı dışında bulunan ve aynı zamanda akılların da kuşatmakta yetersiz kaldığı hususlarda ise haber ikinci bir bilgi kaynağıdır. Haber, insanoğlunun konuşma yetisinin bir sonucu olarak ortaya çıkan ve duyu yoluyla elde edilen veya duyularla algılanamayan şeylere ait bilgilerin başkalarına aktarılmasını sağlayan bir süreci ifade etmektedir. Haberin müstakil bir bilgi kaynağı olarak kabulü Mâtürîdî’ye göre peygamberlerin Allah’tan aldıkları vahyin (haber-i resûl) kabulünü de zorunlu kılar. Çünkü doğruluğu mucizelerle desteklenen peygamberlerin verdiği haberden daha doğru bir haber söz konusu değildir. Peygamberlerin vahiy yoluyla alıp insanlara bildirdiği ilahi kaynaklı haberin bize aktarılması ise, doğruluk ve ismetine dair kesin bir delile sahip olmayan insanlar eliyledir. Bu sebeple söz konusu nakiller incelemeye tabi tutulmalıdır. Bu tür bir haberin peygamber tarafından söylendiği kanaatinin oluşmasına yetecek bir topluluk tarafından aktarılmasına mütevâtir haber denir. Mütevâtir haberin doğruluğu ve yalandan korunmuşluğu konusunda bir tereddüt yoktur. Bu dereceye ulaşmayan âhâd haberlere uyulup uyulmayacağına ise gerek râvîlerinin durumlarının incelenmesi gerekse kendisini çevreleyen sem‘î delillere uygunluğu açısından değerlendirilmesi sonucunda karar verilir.5

Mâtürîdî’nin dikkat çektiği üçüncü bilgi kaynağı ise nazar, yani akıl yürütmedir. Duyularla algılanamayan metafizik (gaybî) varlıklar ancak akılla kavranır. Yine bir haberin doğruluğu ya da peygamberin mucizelerinin, sihirbazların illüzyonlarından ayrıştığı noktalar sadece akıl yürütmeyle anlaşılır. Bu sebeple vahyin Allah katından geldiği ve her şeyin bir yüce kudret tarafından tasarlandığına dair akli deliller bizzat Kur’an’da zikredilmiş, akli inceleme ve araştırma pek çok ayette teşvik edilmiştir.6 Ayrıca duyuların tecrübesi ve hakkındaki haberlere rağmen eşyanın güzellik ve çirkinliği ile fiillerin iyilik ve kötülüğü hakkında kapalı kalan ince detayların bilinmesi ancak derinlemesine düşünme ve akıl yürütme sayesinde mümkündür.7

Görüldüğü üzere dinî-felsefi düşüncesinde akıl ve nakli birbirinden bağımsız iki ayrı bilgi kaynağı olarak değerlendiren İmam Mâtürîdî, aynı doğrultuda akılla bilinenler ile nakil sayesinde bilinenler arasında kategorik bir ayırıma gider. Esasen bu ayrımın temeli, Mâtürîdî’nin ele aldığı çoğu meselede olduğu gibi Ebû Hanîfe’nin elimize ulaşan akaid risalelerine dayanmaktadır. Nitekim Ebû Hanîfe, dinin re’y, yani akla dayalı olarak anlaşılması yöntemini benimseyen âlimlerin başında gelir. O, erken dönemde ilahi kaynaklı dinî/naklî bilgiyi (Kur’an ve sünnet) ifade eden ilim kavramını tamamlayıcı bir unsur olarak, naslara dayalı yapılan kıyas ve içtihatla üretilen dinî/aklî bilgiyi ifade etmek üzere fıkıh kavramını kullanır. Ebû Hanîfe’nin ilim-fıkıh ayırımına ilave olarak gündeme getirdiği bir başka yenilik de konusuna göre fıkhı; dinde fıkıh ve ahkâmda fıkıh biçiminde ikili bir tasnife tabi tutmasıdır. Buna göre dinde fıkıh (bilgi) sahibi olmak ahkâmda fıkıhtan daha önemli ve öncelikli (el-Fıkhu’l-Ekber) bir konumdadır.8

Hanefî düşünce geleneğinin iman-amel (inanç-davranış) ayırımına bağlı olarak geliştirdiği bu ikili tasnifte İmam Mâtürîdî, din (inanç) alanını akliyyât, şeriat ya da ahkâm alanını ise sem‘iyyâta karşılık gelecek biçimde konumlandırır. Ona göre inançla ilgili meseleler büyük oranda aklen zorunlu veya imkânsız olan hususları içermektedir. Bu durumda aklen vacip olduğu bilinen şeylere inanmak ve aklen imkânsız görünenleri de reddetmek tüm akıl sahipleri için son derece açık bir ödevdir. Öte yandan birden fazla ihtimale sahip bulunması dolayısıyla aklın kesin bir tercihte bulunamadığı mümkün durumlar ahkâm (ibadet ve muâmelât) alanını oluşturmaktadır. Dolayısıyla akılda eşit konumda bulunan mümkün ihtimallerden hangisinin uygun olduğu hususunda ilahi vahyin belirlemesine ihtiyaç vardır. Nübüvvet teorisini bu epistemolojik zemin üzerine kuran Mâtürîdî’ye göre peygamberler insanlara iki şey getirir. Bunların ilki, tevhit adıyla da andığı doğru inancın bilgisidir. İkincisi ise ahiret hayatına dair bilgilerin yanı sıra ibadetler ile helal ve haramlar gibi hususlardan oluşan şeriat bilgisidir. Bunlardan inanç bilgisi (tevhit), tüm peygamberler ve semavi dinlerde müşterek bulunan ve değişmeyen ilkeleri temsil eder. Dahası aklen bilinebilir bir mahiyet taşıdığı için kendisine herhangi bir peygamberin tebliği ulaşmasa bile akıl sahibi tüm insanlar tevhit inancına ulaşmak ve onu kabul etmekle mükelleftir. Şeriat ve ahkâm bilgisi ise, zaman ve zemine bağlı, muhatapların değişmesiyle değişen ve peygamberden peygambere az çok farklılaşan bir nitelik taşır. Aklın zorunlu görmediği, birbirine benzeyen amelî hükümler içerisinden toplumsal şartlara en uygun olanların belirlenmesi şeklinde tezahür ettiğinden amel sahası, peygamberlerin asıl gönderiliş amacını teşkil eder. Şu hâlde ilahi kitapların; Allah’ın varlığı, birliği ve sıfatları gibi inanca dair meselelerden haber vermesi Mâtürîdî’ye göre O’nun lütfunun bir eseriyken ahiret hâlleri, ibadetler ve amelî hükümleri bildirmesi ise ilahi hikmetin gerektirdiği kaçınılmaz bir durumdur.9

İmam Mâtürîdî’nin, dinî bilgiyi böylece akılla bilinebilenler ve vahyin rehberliğine muhtaç olunanlar şeklinde iki kısımda incelemesi, onun yorum yönteminde de benzer bir derecelendirmeyi beraberinde getirmiştir. Buna göre aklın hakkında kesin hükme ulaşamadığı ahkâm ve sem‘iyyât meselelerinde nasların zâhirine bağlılığını ifade eden ispat yöntemi benimsenir. Duyusal evrenden elde edilen rasyonel bilginin metafizik meselelere uygulanması (kıyâsü’l-gâib ale’ş-şâhid) biçimindeki kelâmî düşünce yönteminin geçerli olduğu dinî-felsefi (îtikâdî) meselelerde ise nasların akli ilkeye göre anlaşılmasını ifade eden te’vil yöntemi esastır.10

Büyük düşünür ve din bilgini İmam Mâtürîdî’nin düşünce evrenini tasvir ederken dikkat çekmemiz icap eden son husus Ehl-i Sünnet kelâm çevrelerinin pek alışık olmadığı bir biçimde Mâtürîdî’nin Tanrı tasavvurunun hikmet kavramına yaptığı ısrarlı vurgudur. Burada hikmet gerek Allah’ın evrendeki varlık ve düzeni yaratmasının (halk) gerekse yaratılmışlara müdahalesi (kader) ve vahiy göndererek insanları muhatap almasının (kelâm) birtakım fayda, gaye ve maksatlara mebni bulunduğunu; O’nun hiçbir fiilînin amaçsız, boş ve anlamsız (sefeh ve abes) olmadığını ifade etmektedir. Ahlaki iyi ve kötünün vahyin yanı sıra akıl tarafından da bilinebilen nesnel bir gerçekliği bulunduğunu fikrini benimseyen Mâtürîdî, Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı tüm nesnelerde olduğu gibi kelâmının da Tanrısal bir ahlaka (hikmet) referansla okunup anlaşılması gerektiğinin altını çizer. Bu bakımdan onun Kur’an yorumuna dair kaleme aldığı Te’vîlâtü’l-Kur’ân adlı eseri, eşsiz bir hikmet tefsiri niteliği taşır.

Evrende var olan hiçbir şeyin anlamsız ve amaçsız bir güç gösterisi olarak yaratılmadığını düşünen Mâtürîdî’ye göre Allah, gökleri ve yeri önceden tasarlanmış bir sonuç için yaratmıştır. Tüm varlıkların belli bir akıbet ve maksadı gerçekleştirmeye yönelmesi, her şeyin hikmet ve ilim ile yaratıldığını göstermektedir.11 Mâtürîdî, evren ve içindekilerin yaratılmasındaki hikmeti, insanoğlunun imtihanına bir sahne oluşuna bağlar. Aksi hâlde evrendeki varlıklar kendi başlarına düşünüldüğünde, bir süre var olup sonra anlamsız bir biçimde yok olmak üzere tasarlanmış görünürler. Ona göre bir şeyi sırf yıkmak için yapmak hikmetin zıddı olan abes kavramıyla ifade edilir. Hâlbuki Allah’ın fiillerinin hikmetin dışına çıkması düşünülemez. Öyleyse kâinata hikmet nazarıyla bakılmalı ve naslar hikmete uygun olarak anlaşılmalıdır. Aklın anlamsız, saçma ve kötü gördüğü şeyler Allah’a nispet edilmemeli, diğer taraftan akılların O’nun sonsuz hikmetini kuşatmaktan aciz bulunduğu, dikkatlerden ırak tutulmamalıdır.12

Dipnotlar:

Bkz. Şükrü Özen, “Mâtürîdî”, TDV İslâm Ansiklopedisi (Erişim 10 Ekim 2021).
Bkz. Ulrich Rudolph, Mâturîdî: Semerkant’ta Ehl-i Sünnet Kelâmı, çev. Özcan Taşçı, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, s. 21 vd.; İsmail Çalışkan, “Tefsirde Mâturîdî’yi Keşfetmek: İmam Mâturîdî ve Te’vîlâtu’l-Kur’ân’ın Tefsir İlmindeki Yeri”, Milel ve Nihal 7 (2010), s. 70.
S. Frederick Starr, Kayıp Aydınlanma: Arap Fetihlerinden Timur’a Orta Asya’nın Altın Çağı, çev. Yusuf Selman İnanç, İstanbul: Kronik Kitap, 2019.
Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, thk. Bekir Topaloğlu-Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2017, s. 77-78.
Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 84-86.
Bkz. el-Bakara 2/164; Fussilet 41/53-54; ez-Zâriyât 51/20-21; el-Gāşiye 88/17-20.
Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 86-88. Krş. Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 8/243.
Ebû Hanîfe, “el-Fıkhu’l-ebsat”, İmâm-ı Âzam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz (İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı [İFAV], 1992), s. 35.
Mâtürîdî, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 270; Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 2/350, 3/356, 4/112, 8/238, 9/417. Krş. Kılıç Aslan Mavil, “Mâtürîdîler’e Göre Nübüvvetin Kapsam ve Gerekliliği”, Dergiabant 5/9 (Haziran 2017), s. 78.
Krş. Kılıç Aslan Mavil, Mâtürîdî Kelâmında Tevil (İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM) Yayınları, 2017), s. 309 vd.
Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 17/210.
Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân, 5/105, 196, 368-369, 381; 7/133; 17/58, 90. Ayrıca bkz. Kılıç Aslan Mavil, Mâtürîdî Düşüncede İlâhî Adalet (Ankara: Fecr Yayınları, 2019), s. 124, 144, 146-161.

Kaynaklar

Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed. Kitâbü’t-Tevhîd. thk. Bekir Topaloğlu – Muhammed Aruçi. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM) Yayınları, 3. Basım, 2017.
Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed. Te’vîlâtü’l-Kur’ân. thk. Ahmed Vanlıoğlu v.dğr. 17 Cilt. İstanbul: Mizan Yayınevi, 2005-2010.
Mavil, Kılıç Aslan. “Mâtürîdîler’e Göre Nübüvvetin Kapsam ve Gerekliliği”. Dergiabant 5/9 (Haziran 2017), 76-88.
Mavil, Kılıç Aslan. Mâtürîdî Düşüncede İlâhî Adalet. Ankara: Fecr Yayınları, 2019.
Mavil, Kılıç Aslan. Mâtürîdî Kelâmında Tevil. İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi (İSAM) Yayınları, 2017.
Özen, Şükrü. “Mâtürîdî”. TDV İslâm Ansiklopedisi (DİA). Erişim 10 Ekim 2021. https://islamansiklopedisi.org.tr/maturidi
Rudolph, Ulrich. Mâturîdî: Semerkant’ta Ehl-i Sünnet Kelâmı. çev. Özcan Taşçı. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017.

error: İçerik korunmaktadır !!