Esir Kamplarında Çanakkale Şehitlerini Anmak

Esir Kamplarında Çanakkale Şehitlerini Anmak

Türk milletinin Cihan Harbi’nde verdiği kayıpların önemli bir kısmı da; düşman ülkelerin eline esir düşmüş ve memleketlerinden çok uzaklarda, üç kıtaya dağılmış esir kamplarında askerlik hayatlarının bir kısmını geçirmek zorunda kalmış, belki de oralarda şehit olmuş askerlerimizdir. Geniş Rusya coğrafyası, Hindistan ve Birmanya, Irak, Mısır ve Kıbrıs’taki kamplarda hürriyetsiz günlerin bir hatırası olarak, eli kalem tutan askerlerimiz ve özellikle ihtiyat zabitleri, bu kamplarda çıkardıkları, elle yazıp bazen tek nüsha bazen de teksir baskı ile çoğalttıkları gazeteler ile harp/esaret edebiyatımıza da önemli bir katkı sağlamışlardır.
Çıkardıkları gazetelere verdikleri adlar, onların içinde bulundukları vasat ve şartların ifadesi olduğu kadar, düşünce dünyalarının da birer yansıması olmuştur: Vâveylâ, Badiye, Niyet, Kafes, Kızılelma vb. Bu tahsilli neslin, o gazetelere yazdıkları mensur ya da manzum eserlerde Türkçülük/Türk milliyetçiliği hareketinin kesafetini görmek mümkündür.
Yerli Düşünce’nin Mart 2022 sayısı için hazırlanan bu yazıda, 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi ve Şehitleri Anma Günü’nün bu ay içinde idrak ediliyor olması bizim de bu kısa yazının konusunu Çanakkale üzerine seçmemizin sebebi olmuştur.
Çanakkale Cephesi’nde Türk milletinin verdiği mücadele ve onun hâsıl ettiği sonuçlar, yeni Türkiye’nin doğuşunun harcını yoğurmuştur denilse yeridir. Yenilmez denilen büyük sömürge imparatorluğu İngiltere’nin dize getirildiği yer bu cephedir. Kazanılan zafer, sayısız kahramanlık hikâyesini içinde barındırır. Biz bu yazıda Çanakkale Cephesi, orada şehit olan kahramanlarımız ve onlardan birisi olan kardeşi için esir gazetelerinde iki şiirini yayınlayan ve kendisi de Mısır’daki kamplarda esaret hayatı yaşamış İdris Sabih’in iki şiirinden bahsedeceğiz.
Ahmet Tevfik, Çanakkale Cephesi’nde savaşan bir ihtiyat zabit vekilidir. Askerlik safahatına dair etraflı bir bilgi mevcut değildir. Ekim 1914’te askere alınmıştır. Millî Savunma Bakanlığı kaynaklarından 3. Kolordu 8. Fırka 23. Alay 1. Tabur 2. Bölük’te vazife yaptığı anlaşılmaktadır. 23 Temmuz 1331 (10 Ağustos 1915) tarihinde Conkbayırı’nda şehit olmuştur.
İdris Sabih (Gezmen), kardeşinden iki yaş büyük, 1890 doğumludur. Hukuk Fakültesi’ndeki tahsili yarım kalmıştır. Aksaray Askerlik Şubesi’nden 29 Temmuz 330 (10 Ağustos 1914) tarihinde silahaltına alınmıştır. Ocak 1915’te Irak Cephesi’nde 6. Ordu emrine verilmiş, daha sonra Fahrettin Paşa komutasındaki Hicaz Seferi Kuvvetleri’nde görevlendirilmiştir. Medine’de komutanının yakınında bulunmuş, özel kalem subaylığı vazifesini deruhte etmiştir. Komutanı ile birlikte esir düşmüş, Mısır’daki esir kamplarından 3 Mayıs 1920 tarihinde İstanbul’a dönebilmiştir. 18 Mart 1950’de İstanbul’da vefat etmiştir.
İdris Sabih, eli kalem tutan bir şahsiyettir ve gençliğinde dergilerde şiirleri, yazıları yayınlanmıştır. Esir kamplarında çıkarılan gazetelerde de yazılarına devam etmiş; burada yazdığı bilinmeyen bir Çanakkale şiiri, yakın yıllarda tarafımdan bir sempozyumda tanıtılmıştır. O Kafes, Işık, Nilüfer gibi esir gazetelerinin çıkarılmasına katkı sağlamış; tahrir müdürlüğü, mesul müdürlük de yaptığı gazetelerde hem şiirlerini hem de mensur yazılarını yayınlamıştır. İdris Sabih, hece veznini çok iyi kullanan şairlerden biridir. Düz yazılarında Türkçeye mükemmel hâkimiyeti, bazen bu yazılarına bir mensur şiir özelliği de kazandırmaktadır. Onun, millî duygularının oldukça kuvvetli, dönemin Türkçülük fikir hareketinin müntesiplerinden olduğu anlaşılmaktadır. Ömer Seyfettin, hece ile yazdığı güzel şiirleri dolayısıyla onu takdir etmektedir. Maalesef onun yazı hayatı, askerliği ve esaret hayatından sonra bitmiş görünmektedir.

Şehit Kardeşe Sitem

Ağabey, kardeşinin şahadet haberini cephede 6. Ordu’da görev yaparken almıştır. Bir bayram arifesinde, belki de bayram günlerinde cephede alınan bu haber, şair ağabeyin Kardeşime adlı şiiri yazmasına ve Çanakkale harp edebiyatının en güzel eserlerinden birisinin kazanılmasına vesile olacaktır. Şiirde lirizm, yaşanılan yoğun duyguların bir şair kaleminden mısralara dökülmesiyle hayat bulmaktadır.
O, şiirine sitemle başlıyor. Kardeşi, kendisinden önce şehit olarak sıralı ölüm arzusu hilafına hareket etmiş, “sırayı saygıyı” unutmuştur. İdris Sabih, kendisinden iki yaş büyüktür ve şahadet/ölüm önce ona gelmelidir:

“O kadar yandı mı bağrın ey çocuk?
Ecelin sunduğu şarabı içtin!
Sırayı saygıyı unuttun çabuk.
Sebep ne ağandan ileri geçtin?”

Tevfik, hayatının baharında, yirmi üç yaşında onu bırakıp gitmiştir. Bütün bir tabiat, o tabiat üzerinde yaratılmış güzellikler kardeşinin şahadetiyle üzülecek, onun kederini paylaşacaktır:

“Yirmi üç baharı kavuran ateş
Güllerin kalbini dağlasa çok mu?
Bir parça şebneme susadı güneş,
Sümbüller sararsa hakları yok mu?”

Ahmet Tevfik, 1915 Ramazan’ında bayrama iki gün kala Perşembe günü şehit düşmüştür. Ardında kalanlar, artık “acı bir şeker bayramı” yapacaklardır:
“Yurduna son damla kanını verdin,
Ah cömert kardeşim sana pek yazık!
El fitre verdi sen canını verdin,
Ne acı bir şeker bayramı yaptık!”

Cephedeki oğlunun şahadet haberiyle gözyaşı dökecek anası bile yoktur. O, şehit olacak ama “zavallı anne vatan” gülecektir. Başkaları onu anacak, onun için gül suyu dağıtacaktır:
“Yâd eller dağıttı halka gül suyu,
Yok sana gözyaşı dökecek anan!
Kardeşim üzülme sen rahat uyu,
Ne mutlu gülüyor zavallı vatan!”

Genç Tevfik’in sinesi; Âkif’in söyleyişiyle “cehennem olsa gelen” sönecek bir göğüs, serhat boylarını tutan geçilmez sarp dağlar, kale olacaktır. Çanakkale Cephesi’ni geçilmez yapan bu genç askerin henüz “kaşından daha çok bıyığı” bile yoktur. Büyük Şair Mehmet Âkif’in, bu dörtlüğün son iki mısraını çok beğendiği saylenmektedir:

“Bir çile ipekten yumuşak sinen
Serhaddi tuttu sarp Balkanlar gibi;
Kaşından daha çok bıyığın yokken
Döğüştün yeleli aslanlar gibi!…”

Her Türk askeri gibi Çanakkale’de süngüsüyle, kanıyla canını vererek destan yazan kahramanlardan birisi olan Tevfik’in destanı henüz kalemlerden çıkmamıştır. Onlar alkışlanmaktan utanan, yaptıklarıyla övünmeyen kahramanlardır:
“Ne beyaz bir mermer, ne biraz yaldız;
Nerede yaptığın o altın destan?
Sürekli alkıştan utanan adsız,
Koca şehnamene konmamış imzan!”

Şehit Tevfik’in kabrini aramak beyhudedir; o artık, Cenâb-ı Allah’ın şehitler için ayırdığı yüce makamdadır:
“Ne kadar aradım senin kabrini,
Yok diye boynunu büktü her çiçek.
Yanıldım kardeşim bağışla beni,
Sen arzdan semâya naklettin gerçek!…”

İdris Sabih’in, Kardeşime şiiri ilk defa 1916 yılında Harp Mecmuası’nda yayınlanmış ve şiirin yanına Tevfik’in bir de resmi konmuştur. Şehit Ahmet Tevfik, ağabeyinin şiiri ile unutulmayan Çanakkale şehitleri arasına girmiş; bazen, bu şiirden alıntılarla kendisinden bahsedilmiştir. Bu şiirin, Âkif’in şaheseri Çanakkale Şehitlerine diye bilinen şiirinden sonra yazılmış en güzel Çanakkale şiirlerinden birisidir ve cephede, Medine’de savaşan ağabeyi tarafından yazılmış olmak bakımından da ayrıca değerlidir.

Harp Edebiyatına Bir Başka Katkı: “Çanakkale” Şiiri

Bir şehit ağabeyi olarak İdris Sabih, savaş yıllarında “kendisine gençler arasında kıymetli bir mevki ayırtan” Kardeşime adlı şiirden başka, esarette yazdığı ve Kafes’te yayınladığı Çanakkale şiiriyle de harp edebiyatımıza kıymetli bir katkıda bulunmuştur. Bugüne kadar Çanakkale ve harp edebiyatı ile ilgili yapılan çalışmalarda dikkatten kaçan bu şiir, bazı edip ve şairlerimizin eserlerinde karşılaşılan Homeros’un İlyada destanına bir atıfla başlamaktadır.

İdris Sabih, Çanakkale şiirinde şehitlere seslenmektedir. Asırlar önce Truva’da verilen savaş ve onun kahramanlarını destanlaştıran Homeros, Çanakkale’de Türk askerinin yazdığı destanı gördükten sonra onların kahramanlığını tasdik ve tebcil edecektir. Göğsündeki muskayı yırtacak ve ondan şehitler için sargı yaparak, Truva’da yazılan destan bahsini kapatacaktır:

“Homer görmüş, elbet nankör değildir
Hiç şüphe yok yaşasaydı bu şair,
İlyada’yı parçalar ve muhakkak
Göğsündeki hamâili yırtarak
Size ondan birkaç sargı yapardı!
Esâtirin o bahsini kapardı!”

İdris Sabih’in mısralarında, Çanakkale kıyılarını okşayan dalgaların, şehit kanlarıyla sulanmış ve onların orada vatanlaştığı topraklara biat ettiğini; gurubun kızıllığının sebebinin orada kan ağlaması olduğunu; mehtabın bir ana şefkatiyle şehitleri kucağına aldığını söyler. Şebnemler, son nefesini verecek şehitlerin dudağına damlatılan zemzem; ay, kanayan bir yaraya benzeyen her sancağa takılacak madalya gibidir o topraklarda:

“Biat için öper yeşil eteğini dalgalar…
Gurup, onun civarında için için kan ağlar!
Mehtap, ipek örtüsüyle sanki müşfik bir ana,
Açık yatan yavruları alır kendi koynuna!
Henüz açan çiçeklerin birkaç damla şebnemi,
Son bir defa su isteyen dudakların zemzemi!

Durmaz kanar birer büyük cerihadır her sancak!
Ay onların sinesinde bir madalya olacak”

Yıldızlar, Mehmetçiğin namlusunu kutsamak için öperler; orada takılı her süngü altın ya da yakut gibi değerli bir tarih yazmıştır. Onların ölümsüz destanlarını Zühre ve Merih dinleyecektir. Kazdıkları her siper, Mehmetçiğin sanki mezarıdır; siperleri döven mermiler onların başucunda verilen talkın gibidir. “Aslı toprak olanlara ölüm bir sıladır.” Şahadetle her asker, Allah’ına, gerçek sılasına kavuşacaktır. Bu kavuşma için bu mahşerî, cehenneme benzeyen savaş fazladır:

“Yıldızların namlusunu takdis edip öptüğü,
Kan ve yakut işlemeli her süngü,
Yazar kızıl ufuklara mücevherli bir tarih!
O lâyemut destanları dinler Zühre ve Merih!
Siper diye mezarını kendi kazar her nefer,
Başucunu döğer durur talkın veren mermiler!
Aslı toprak olanlara ölüm, o bir sıladır!
Bir yolcuyu yakmak için şu cehennem fazladır!”

İdris Sabih, şiirinin son bendinde Kâbe metaforunu kullanır. Şehitler, Fatiha’ya bürünmüşlerdir; onların sineleri meleklerin kanatlarına sürünmüş, mezarlarına o kanatlar ile taşınmışlardır; o taze mezar, o türbe âdeta bir ikinci Kâbe gibidir. Burada yapılan tasvir, Mehmet Âkif’in Çanakkale Şehitleri şiirinde, şehitler için yaptığı türbeye benzemektedir. O, mezar taşı olarak Kâbe’yi onlara layık görmüştü.
Çanakkale toprakları, genç dullar, öksüz kalan çocukların şehit eşlerini, babalarını rüyalarında canlandıracakları; bütün İslam dünyasının, Kıble olarak yöneldikleri Kâbe gibi bir kuş misali kanatlanarak tavaf ettikleri yer olacaktır:
“Şehitleri bir esîrî Fâtiha’ya bürünen,
Yüce göğsü meleklerin kanadına sürünen,
Henüz açan bir gül kadar taze duran şu türbe,
Çanakkale bu ikinci bir Kâbe:
Genç dulların, öksüz kalan çocukların rüyası,
Baştan başa bütün İslâm dünyası
Kıble gibi onun temiz toprağına yönelir,
Bir kuş olur, çevresini tavaf için yükselir!”

İdris Sabih’in şahsında yolu esaretten geçen, Ahmet Tevfik’in şahsında bütün şehitlerimizi rahmetle anarken; Medine’de, komutanı Fahrettin Paşa ile birlikte İngilizlere esir düşen şairin Hz. Peygamber için bu sıralarda yazdığı bir mersiye hem harp edebiyatımızın ölümsüz eserleri ve hem de en güzel naatlar arasına adının yazılmasını hak etmiştir. Türkocağı ve Türk milliyetçiliği fikir hareketi mensubu bir askerin kaleminden Türklük ile İslam’ın nasıl mecz olduğunun en güzel örneklerinden Dünya ve Ahiret Efendimiz’e başlıklı bu şiirden seçtiğimiz üç kıta ile hatm-i kelâm ediyoruz:
“Bir ulu’l-emr idin emrine girdik
Ezelden biatlı hakanımızsın.
Er idik sayende murada erdik
Dünya ve ahiret sultanımızsın.

Unuttuk İlhan’ı Kara Oğuz’u
İşledik seni göz bebeğimize
Bağışla ey şefi’ kusurumuzu
Bin küsur senelik emeğimize!

……….

Yapamaz Ertuğrul evlâdı sensiz
Can verir canandan geçemez Türkler
Ebedî hâdimü’l-harâmeyniniz
Ölsek de Ravzanı ruhumuz bekler!”

Kaynaklar
Arıkan, Mustafa, “Çanakkale’de Şehadet ve Şiire Yansıyan Duygular”, Yüzüncü Yılında Çanakkale Zaferi Sempozyumu28-29 Nisan 2015, Sempozyum Bildirileri, Harp Akademileri Komutanlığı Stratejik Araştırmalar Enstitüsü, İstanbul 2015, s. 395-424
Harp Mecmuası, Yıl. 1, S. 9, Mayıs 1332 (1916), s. 132
Kafes, S. 5, 10 Mart 335 (1919), 1-2
Kafes, S. 9, 20 Mart 335 (1919), s. 1
Kafes, S. 13, 29 Mart 335 (1919), s. 1
Kıcıman, Naci Kaşif, Medine Müdafaası Hicaz Bizden Nasıl Ayrıldı?, Sebil Yayınları, İstanbul 1971
Polat, Nazım Hikmet, İdris Sabih Gezmen Ebedî Hâdimü’l-Haremeyn, Karakum Yayınları, Ankara 2
Şehitlerimiz, C. 3, Milli Savunma Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998

error: İçerik korunmaktadır !!