Rusya-Ukrayna Savaşı: Türk Dünyası ve Kırım Tatarları

Rusya-Ukrayna Savaşı: Türk Dünyası ve Kırım Tatarları

Bu yazının amacını en baştan belirteyim. Son Rusya-Ukrayna Savaşı’nda başta Türkiye olmak üzere Türk dünyasının genel olarak Ukrayna, özel olarak ise Kırım davası ve Kırım Tatarlarına yönelik politika, tutum ve davranışlarını analiz etmek istiyorum. Bu noktada geçmişte özellikle ülkücülerin, Kırım davası ile Kırım Tatarlarına ve özellikle Kırım Tatarlarının lideri Mustafa Cemiloğlu’na verdikleri desteklerden, günümüzde neredeyse Kırım’ı unutmalarına kadar varan sürecin analiz edilmesi gerekmektedir. 1975-76’lı yıllarda 303 günlük açlık grevi sırasında, Türkiye’de milliyetçi ve muhafazakârlar arasında “Kırımoğlu” ismini duymayan kalmamıştı. Merhum BBP Lideri Muhsin Yazıcıoğlu da TGRT Haber Dairesi Başkanı Mehmet Soysal’ın hazırlayıp sunduğu Başbaşa adlı TV programında anılarında, aynen şunları söylüyordu: “Üniversite yıllarımda, 1975 yıllarında Mustafa Cemiloğlu cezaevinde açlık grevine girdi. ‘30 kiloya kadar düştü.’ diye haber çıkmıştı. Ben de o zaman Ankara’da Şentepe’de Mustafa Cemiloğlu’nun ölüm orucunu desteklemek için açlık grevine başlamıştım.” (https://www.turkiyegazetesi.com.tr/Genel/a30493.aspx).

Burada sorulması gereken soru şu: Sovyetler döneminde protesto yürüyüşü ve açlık grevleri yapan ülküdaşların olduğu zamanlardan, Rusya saldırganlığının olduğu şu günlerde Kırım Tatarlarını destekleyenlerin bir elin beş parmağını geçmediği duruma nasıl gelinmiştir? Türkiye’de TV ekranlarında bazı yorumcular, yaptıkları sözde analizlerde, 2014 yılında Kırım’ın işgalinde olduğu gibi yine Kırım Tatarlarını es geçtiklerini gördük. Ben, Jamala ve Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nu, Habertürk ekranlarına prime time diliminde çıkaran Fatih Altaylı dışında başka hiç kimseyi görmedim.

Yunanistan’ın 1830’larda bağımsız olması sürecinde, 1827 yılında Navarin’de Osmanlı donanmasını yakan Ruslardı. Ortodoks kardeşliği yanında AB iç politika tartışmalarında her zaman Rusların yanında yer alan ve AB içinde Rusya’nın Truva Atı görevi gören Yunanlılar ve Güney Kıbrıslı Rumlar bile Ukrayna halkına karşı yapılan insanlık suçlarını görmezden gelmeyerek hem hava sahalarını kapattılar hem yaptırımlara katıldılar hem de Yunan Parlamentosu’na Volodimir Zelenski’yi davet ederek konuşma yaptırdılar.

Moderatörlük yaptığım Ukrayna konusundaki konferansta bir katılımcı, Zelenski’nin Yunan Parlamentosu’nda “Filiki Eterya” adlı Ukrayna’nın Odessa şehrinde kurulan örgütü övmesini sormuştu. Zelenski’ye, Türk basınından büyük tepki gösterildi. Ben hâlâ Türkiye’nin neden Zelenski’yi TBMM’de konuşma yapması için davet etmediğini anlamış değilim. Yunanistan, Rusya’nın tarihî dostu ve müttefiki olmasının yanında aynı zamanda Rus doğal gazına bağımlı olmasına karşın Zelenski’yi davet etmiştir. Yine Lavrov’un 22 Şubat’ta Rossiya 1 TV konuşmasını, Türkiye’deki bazı gazete ve televizyon kanalları, KKTC ile sözde Donetsk ve Luhansk Halk Cumhuriyetleriyle ilgili bağlantı kurulmasını fırsata çevirebilirdi. Çünkü Lavrov, bir anlamda KKTC’yi tanımış oluyordu. Ama unuttukları bir şey vardı: Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesi, uluslararası hukuka uygun şekilde garantör devlet olarak yapılmıştı. Eski Başbakan Ecevit’in dediği gibi “sadece Kıbrıslı Türklere değil, Rumlara da barış getirmek” için yapılmış, adı üstünde Kıbrıs Barış Harekâtı’ydı.

Aslında Lavrov’un bu benzetmesi, Türkiye’ye hakaret olarak algılanacak yerde tam tersi Türkiye için bir fırsat olarak görülmesini ve bu haberin Sputnik ve Aydınlık’ta yer almasını okuyucuların takdirine bırakıyorum. Uzun uzun Rusların Kıbrıs’ta nasıl Rumları desteklediklerini ve en son 2004 Annan Planı’nın reddedilmesinde BMGK’de yapılan oylamada ret oy kullanmalarının ne kadar önemli olduğunu söylememe gerek yok. Güney Kıbrıs ile Rusya arasındaki stratejik müttefik ilişkisini bilmeyenler için https://qha.com.tr/opinion/rusya-federasyonu-nun-kibris-politikasi linkinden yazımı okumalarını tavsiye ederim.

Şu günlerde Suriyelileri tartışıyoruz. Türkiye’yi çevreleyen Rusya değilmiş gibi davranan analistleri görünce insan hayrete düşüyor. Suriye’de temel düşman Esad ve Rusya değilmiş gibi davranıp Batı karşıtlığı adına Rus yandaşlığı yapan “Rus sevicilerin” bu kadar çok olduğunu hayretle gördük. Türkiye’de Rus saldırganlığına karşı neden sessizlikle yaklaşılıyor, hatta neredeyse haklı gösteren yorumlar görüyoruz? Bunun bir sebebi, Amerikalı uluslararası ilişkiler profesörü ve saldırgan realizm teorisyeni John J. Mearsheimer’ın Amerikan dış politikası analizleri. Bu analizlerde, Amerikan dış politikasının Rusya’yı, Ukrayna’ya saldırmaya ittiğini belirtiyor özetle. Bana göre Mearsheimer’ın, Hitler’in Lebensraum (Hayat Sahası) teorisinin temellerini atan Karl Haushofer ve Friedrich Ratzel’den farkı yok. Yani 21. yüzyılın Hitler’i olan, Putin ve Hitler’den türetilen PUTLER olarak anılan Vladimir Putin’in saldırgan, şovenist hatta faşizan savaşının haklılaştırılması ve Batı kamuoyunda Putin’in hibrit savaş stratejisinin parçası olarak kullanılması, saldırgan realizm sayesinde olmakta. Mearsheimer’ın ABD’yi suçlaması ve NATO’nun doğuya genişlemesinin Rusya’nın, Ukrayna’yı işgalinin nedeni olarak göstermesini eleştirmek o kadar kolay ki…
Mearsheimer ve bir başka realist teorisyen olan Stephen Walt’un, aslında saldırgan realizmin temel varsayımlarından farklı bilimsel çalışmaları var. Örneğin, her ikisinin yazarı olduğu İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası kitabı bile saldırgan realizmin tam tersini savunuyor. Realistlere göre iç politikanın, dış politikayı etkilememesi gerekir. Dış politika, iç politikadan etkilenmez. Aynı şekilde Walt’un yayınlarında BM ve normatif kurallar gibi kavramların realizmde yeri yoktur. Saldırgan realizmin tıkandığı noktada geçici çözümlerle teorilerini kurtarmaya çalışıyorlar fakat COVID-19 gibi sağlık güvenliği ve insani güvenlikle ilgili son gelişmeleri açıklamaktan uzaklar. Demokratik Barış Teorisi, demokrasilerin birbirileriyle savaşmadığını belirtir. Ukrayna’da, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanmasına yetecek kadar savaş suçu, insanlığa karşı suç ve soykırım suçu gibi birçok suçu işleyen Putin Rusya’sı, totaliter ve otoriter rejim olarak kategorize edilmelidir. Bu bağlamda; tek vatan, tek millet ve tek gelecek sloganını kullanan Putin’in tek kişinin karar verdiği yönetimi altında kamuoyu baskısı, politik partiler, sivil toplum kuruluşları gibi Batılı demokrasilerde savaşın çıkmasını engelleyici unsurların olmamasını da göz ardı etmemek gerekir.

Putin’in, Fransa’da Le Pen gibi aşırı sağcı birçok partiyi desteklediğini unutmamak da gerekir. Bu partilerin, son savaştan sonra Putin ile mesafe koydukları hatta Fransız aşırı sağ parti lideri Le Pen’in, Putin ile olan fotoğrafını sildiğinin altını çiziyorum. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Rusya’nın AB içindeki Truva Atları olarak tanımlanır. Bu iki ülkenin, Ukrayna işgaline karşı Rusya’ya hava sahasını kapatma ve yaptırımlara katıldıklarını yeniden hatırlatmak gerekir. 1829’da Yunanistan’ın bağımsız olmasında Rusya İmparatorluğu’nun rolünü bilmeyen yoktur. Yunanlılar ile Ruslar arasında tarihsel bağlar yanında kültürel, Ortodoksluk ve ekonomik bağlılık, özellikle de Rus gazı ve turistleri konusunda bağlar bulunmaktadır. Buna rağmen bu iki ülkenin (Fransa ve Yunanistan) Moskova karşıtı tutum sergilemelerine karşın Türkiye’nin, hâlâ orta yol politikası izlemesinin rasyonel yönünü ben göremiyorum.

Türkiye’nin, Rusya ile ilişkilerinde ayrışma yaşanmaması adına ve hatta Zelenski’nin birçok ülkenin parlamentosunda konuşmalar yapmasına karşın TBMM’ye konuşma için davet edilmemesi sürdürülebilir gözükmemektedir. Bunun nedeni yine iç dinamikler ile açıklanabilir. Türkiye’de 2018 yılında yüzde 80’e varan ABD karşıtlığına karşı Rus karşıtlığı en yüksek seviye olarak yüzde 40’lara ulaşmıştır. Türkiye’de hem sol hem sağ kesim için Amerikan emperyalizmine karşı çıkmayı, Rus seviciliği olarak görmeleri ancak rakamlarla açıklanabilir. KHAS Üniversitesi araştırmasına göre 2021 yılında Türk halkının tehdit algıladığı ülkelerin başında ABD %60,5 ile birinci iken 2018’de bu oran %81,9’du. 2019 yılında %64,5 ve 2020’de %60,5 idi. Rusya Federasyonu ise 2021’de %40,7, 2020’de %47,1 ve 2019’da %37,8. 2018’de ABD en üst düzeyde iken Rusya %39,1 olmuştur. 2017 yılında iki ülke arasındaki fark iki kat düzeyinde. ABD tehdit algısı %64,3 iken Rusya %25,1 olarak görüldü. Suriye’nin Rusya ile işgalinden sonra 2016 yılında Rus tehdit algısı %49,4 iken ABD %60,4 oldu. Bu yüzden aklıselim ve tarafsız analiz yapmak mümkün değil. Fakat bu, tek başına niye ulusalcı ve Avrasyacı sol kesimin Putinizm savunmasını açıklamıyor? Putin’i sosyalist ve demokrat sanıp savunanların, Putin’i diktatör olarak nitelendirmediğini belirtmek isterim.

Bu kadar Batı karşıtlığı, dış politikada hatalar yapılmasına yol açıyor. “Dış politikada dostluk ve düşmanlıklar yoktur, çıkarlar vardır.” söylemini aklımızdan çıkarmamalıyız. 1853-56 Kırım Savaşı’nda, İngiliz ve Fransız askerleri Osmanlı ordusuyla birlikte Kırım’da yine Rus saldırganlığına karşı birlikte savaşmışlardı. Bugün Ukrayna’nın, o zamanki Osmanlıdan farkı var mıdır? Osmanlıyı hasta adam olarak tanımlayan Rus Çarı I. Nikolay’dır. Ukrayna için Putin, yaptığı konuşmada, benzer şekilde onların devlet olmadıklarını ve Batı’nın metresi oldukları şeklindeki ifadeleri ile Osmanlı için “hasta adam” tanımlaması aynı amaca yöneliktir. Rus, şovenist faşizmini meşrulaştırmak… Suriye’de Esad rejiminin devamını sağlayan Batı değil Rusya. Bunun yerine YPG ve PKK terör örgütleri gibi ikincil soruna vurgu yapmak, asıl sorun olan Rusya’yı neredeyse müttefik olarak görmek çok yanlış. Beka sorunu Rusya’dır. Ve bu iki sorunun nedeni de Putin’dir. Putin’siz Rusya’nın olduğu dünyada, Türkiye’nin hem Suriyeliler ve mülteciler sorununa hem Rusların, Türkiye’yi çevreleme politikasına karşı koyması kolay olacaktır. Güneyde Suriye, kuzeyde Kırım ve doğuda Ermenistan, yanında İran ve Irak gibi ülkelerle yakın ilişki kuran Rusya’nın Türkiye’yi çevrelediği ve tabiri caizse boğazını sıktığını söylemek yanlış olmaz. Satrançtaki bu açmaz durumundan çıkmanın en kolay yolu, Ukrayna’ya destek vermek olacaktır. Nasıl 1853-56 Kırım Savaşı’nda Batı güçleri (Fransa, İngiltere ve Sardunya) Osmanlının yanında yer alarak omuz omuza savaştıysa, aynı şekilde Türkiye’nin Ukrayna’ya daha fazla destek vermesi gerekir. Orta yol politikası artık iflas etmiştir. Ankara’nın, bu konuda bir an önce politika değişikliği yapması gerektiğini düşünüyorum.

Biraz da soruna Kırım Tatarları açısından bakalım. 2014 yılında Ukrayna’nın ilk işgali olan Kırım’ın işgali konusunda dünyada, Kırım Tatarları dışında tepki gösteren yok gibiydi. Hatta Ukraynalılar bile sorunu anlamamışlardı. Rus ayrılıkçılar, Rus Ordusu’nun desteğiyle Luhansk ve Donetsk bölgelerini işgale başlayınca işin rengi değişti. Ukrayna Devleti ilk defa Kırım Tatarlarını müttefik olarak gördüler. O zamana kadar Kırım Tatarlarına verilmeyen birçok hak ve özgürlükler; Ukrayna Anayasası, yasaları ve mahkemeleri aracılığıyla yönetimsel kararlarla hayata geçirildi. Hatta Avrupa Konseyi’ne bağlı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yapılan, Rusya’nın, Kırım’daki insan hakları ihlalleri konusundaki başvurularda, Kırım Tatarlarına yapılan baskı ve zulümler önemli şekilde yer aldı. Kırım Tatarları, tarihleri boyunca birçok seçilmiş grup travması yaşadılar. İlki 1774 yılında Küçük Kaynarca Anlaşması’dır. Kırım, bağımsızlığını kaybetmiş ve Rus İmparatorluğu Çariçesi II. Katerina tarafından ilhak edilmişti. İkincisi, Kırım Özerk Cumhuriyeti kurulduktan sonra Bolşevikler tarafından Kırım’ın işgali ve ilk Kırım Halk Cumhuriyeti Hükûmeti Başkanı Numan Çelebicihan’ın 23 Şubat 1918’de idam edilmesiyle son bulmasıdır. Üçüncü ve en önemli grup travması, 18 Mayıs 1944 Sovyet Soykırımı ya da Kırım Tatar Sürgünü’dür. Tek bir Kırım Tatarı, Yeşilada’da kalmamış, hepsi Sibirya ve Orta Asya’ya sürülmüş; yolda, yarısından fazlası kadın, çocuk ve yaşlı yaşamını yitirmiştir. Dördüncü travma ise 2014 Kırım’ın işgali ile yaşanan ikinci sürgündür. 30 binden fazla Kırım Tatarı Kırım’ı terk ederek Ukrayna’da sürgün hayatı yaşamaya başlamıştır.
2022 yılında Ukrayna’nın işgaliyle Kırım Tatarlarının bu seçilmiş grup travması tüm Ukrayna halkı tarafından Holodomor benzeri şekilde yaşanmıştır. Rus ve Sovyet tarihî, soykırımlar ve katliamlar tarihidir. Suriye’de Esad zulmüne karşı gelen Türk halkının hem Müslüman hem Türk olan Kırım Tatarlarının silah kullanmadan şiddetsizlik stratejisiyle yaptığı mücadeleyi desteklemede yetersiz kalması anlaşılır gibi değildir. Bir tane Kırım Tatarı, Millî Mücadele boyunca silah ve şiddet kullanmamıştır. Gandhi, Martin Luther King ve Nelson Mandela gibi Nobel Barış Ödülü alması gereken Kırım Tatar Yolbaşçımız Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, açlık grevleriyle Sovyet zamanından beri şiddetsizlik yoluyla Kırım Tatar mücadelesini sürdürmektedir. Türkiye’de, maalesef son Ukrayna-Rus savaşında bile Kırım Tatarlarından yeterince söz edilmemiştir.

Şu andaki savaş sadece iki Slav halkı arasında değildir. Ukrayna yanında yer alan Kırım Tatar halkı da çatışmanın tarafıdır. Bu bağlamda, Türk halkı ve kamuoyunun; tüm STK’lar, medya kuruluşları ve sosyal medyada, mazlum ve mağdur olan Ukrayna ve Kırım Tatarlarının yanında yer alması gerekir. Zelenski’nin, “Batı yani ABD ve NATO’nun dolduruşuna gelip ülkesini savaşa soktuğu” Rus propagandasına inanılmaması gerekir. Bunu söyleyenler, Rus tarihi ve en önemlisi Osmanlı tarihini yani ecdadımızı bilmeyenlerdir. Rus saldırganlığı, tarihsel olarak Müslüman ve Türk halklarından sonra ilk kez tarihsel, kültürel, dilsel ve dinsel birçok anlamda bağları olan Ukrayna halkına yönlenmiştir. Ukrayna yenilseydi; Putin’in Moldova, Gürcistan hatta İstanbul Yeşilköy ya da Erzurum Sarıkamış’a kadar gelmesi içten bile değildi. Batı karşıtlığını kullanarak, Sputnik gibi Rus haber kanalları ve hatta Türkiye’de doğrudan Rus devletinden destek alan içerideki bazı iç düşmanların eliyle Türk halkı, Rus propagandasına maruz kalmaktadır. Bir de Türkiye ile Rusya savaştırılmak isteniyor yalanı bulunmakta. Zaten Türkiye; Suriye, Libya ve Ermenistan’da Rusya ile karşı karşıyadır. Ukrayna karşısında her geçen gün askerî, politik, ekonomik ve psikolojik olarak eriyen Rusya’nın, Türkiye’nin yararına olduğunu görmemek için kör ve duymamak için de sağır olmak gerekir. Kiev karşısında gerileyecek olan Moskova yönetimi, Suriye başta olmak üzere birçok yerde Türkiye karşısında geri adım atacaktır. Kısa dönemli kazançlar için orta ve uzun vadeli kazançları çöpe atıyoruz. Bu yıl Rus turistler gelecek diye milyonlarca mültecinin kendi rızasıyla ülkelerine dönmesinin önünü açacak politika değişikliğini yapamıyoruz. Bu yıl Rus turistler gelmez ise, hep dediğimiz gibi gerekirse kuru ekmek yeriz. Bu fırsatı ve bu treni kaçırırsak Türkiye, gelecekte Rusya’nın yol açtığı mülteci sorunu sebebiyle zor bir sürece girebilir. Şapkamızı önümüze koyup bu gelişmeleri enine boyuna düşünmeliyiz.

Yazının sonunda en başta belirttiğim gibi bundan 50 yıl önce Kırım Tatar lideri Mustafa Cemiloğlu için yürüyenler, bugün yine Kırım Tatar Yolbaşçısı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu için yürüdüğü zaman Kırım Tatarları Millî Mücadelesi önemli bir dönemeç almış olacaktır. Kırım’ın özerkliği ve Kırım Tatarlarının hakları ve özgürlüklerinin yolu Türk halkından ve Türkiye’den geçmektedir.

error: İçerik korunmaktadır !!