Balkanlar: Bir Hicran Sosyolojisi

Balkanlar: Bir Hicran Sosyolojisi

Özet

Bu makalede, Balkanlardaki Osmanlı-Türk varlığının çekiliş öyküsündeki trajik ayrıntılar üzerinden Balkan sosyolojisinin genç nesiller için önemine dikkat çekilmektedir.

Giriş

Balkanlar, Türkiye için Avrupa istikametinde yerleşmiş salt bir coğrafya değil; tarih, tabiat ve kültür sentezidir. Terminolojik ve olgusal gerçeğe nüfuz ettikçe bu sentezin esaslı bir sosyolojik gerçekliği ifade ettiği görülür. Balkanlar “sık ormanlarla kaplı sıradağlar” anlamına gelmekteymiş. Hem de ne dağlar? Sarp, geçit vermez… Bu kelime Türkçedir. İlginçtir bu Türkçe kelimeyi kocaman yarımadaya verenler Türkler değil, Avrupalı coğrafyacılardır. Zira Osmanlıya göre bu ülkelerin genel ismi “Rumeli”dir (Öztuna 2006:11).
Osmanlının Rumeli dediği Balkanlar, bir yarımadada toplanır. Balkan Yarımadası, Avrupa’nın güneyinde Akdeniz’e doğru uzanan üç büyük yarımadadan, en doğudakidir. Öztuna’ya göre bu yarımadanın kuzey sınırı ihtilaflıdır. “Tabii coğrafya bakımından kuzey sınırının Tuna-Sava olması gerekir. Ancak siyasi-beşerî coğrafya bakımından bu sınırı çok daha kuzeye götürmek icap eder… Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk, eski Yugoslavya ve Romanya, Balkan devletleri sayılırlar. Türkiye de Avrupa’daki toprakları (Doğu Trakya ve İstanbul) ile Balkanlarda toprağı olan bir devlettir. Macaristan, Balkanlara değil, Orta Avrupa’ya aittir.” (Öztuna 2006: 11).

İşte bu coğrafya, Türklerin Osmanlı ataları vasıtasıyla Avrupa’ya açıldıkları topraklardan meydana gelmektedir. Bu topraklar, İstanbul’a girmeden ve hatta Anadolu’da henüz birliği sağlamadan Balkanlara geçen Osmanlının, Avrupa iştiyakının ne kadar ivedi ve derin olduğunu anlatır bize. Derindi, çünkü buralarda kendileriyle entegrasyona/kaynaşmaya yatkın kültürler ve topluluklar vardı.

Balkanlara Geçiş

Türkler, V. yüzyılın başlarından itibaren Rumeli’ye geçmeye başladı. Hun Hakanı Attila, Balkanların büyük kısmını ele geçirdi ve İstanbul yakınlarına kadar gelerek, Batı Roma gibi Doğu Roma İmparatorluğu’nu da yıllık vergiye bağladı. Taht şehri, Balkanların kuzeyinde, bugünkü Macaristan’da idi. Slavları, Kuzey Avrupa’nın soğuk ormanlarından çıkaran, onları silahlandıran, teşkilatlandıran, askerlik ve medeniyet öğreten Avar Türkleridir. Macarlar ve Bulgarlar vaktiyle Türk soylarından olarak bölgeye yerleştiler. Sonra Balkanlara, Karadeniz’in kuzeyinden Oğuzlar, Peçenekler, Kumanlar, Kıpçaklar geldiler. Pek çok kültür unsuru bırakarak eriyip gittiler. Balkanlardaki sayısız ailenin Türk asıllı olduğu, soyadlarından bugün de anlaşılır. Türkçe binlerce yer ismi hâlâ belirgin bir etkiye sahiptir.

Birinci Murat’ın ağabeyi Veliaht Şehzade Gazi Süleyman Paşa, 1353’te Gelibolu Yarımadası’na gelerek Balkanlara geçtiği ve Murat Hüdavendigâr fütûhâtıyla Rumeli’de ilerlediğinde işte bu Türk kavimleri ve kültürlerini hazır buldular. Yahya Kemal, bu durumu şöyle yorumlar: “Bizim Çukurova’da mağlup olmamıza rağmen Rumeli’de kalışımızın mühim bir sebebi budur. Çünkü bir kıtada askerle değil, milletle durulur. Bizim Rumeli’de (Balkanlarda) duruşumuz, burada kendi milletimizin bulunmasıdır (Yahya Kemal 1971: 20).”
Süleyman Paşa’nın Rumeli’ye geçişi bir başlangıç olarak alındığında Osmanlının Balkanlardaki kalıcı ve etkili genişlemesi 1683 yılına kadar devam eder. Bu tarih aynı zamanda bir irtifa noktasıdır. Bundan sonra Balkanlarda gerileme ve çöküş başlayacaktır. Bu üç yüz otuz yıl içinde Edirne’den Belgrat’a, Yunanistan’dan Macaristan’a, Makedonya’dan Bulgaristan’a kadar tüm topluluklar ve ülkeler kâmilen Osmanlı egemenliğinde idi. Gerileme sürecinin yaklaşık iki yüz yıl devam ettiği göz önüne alındığında Osmanlının Balkanlar öyküsünün beş yüz yılı aşkın bir süre devam ettiği görülür. Bu zaman zarfında milyonlarca Türk, Anadolu’dan Balkanlara geçti. Balkanlarda büyük Türk şehirleri oraya çıktı. Binlerce Türk bayındırlık eserleriyle süslendi. Yerli tebaa daha çok köylerde yaşıyordu. Fatih, Balkanlarda Türkçe dışında hiçbir dilin resmî muamelelerde kullanılamayacağını emreden ünlü fermanı yayınladı. Ancak Hristiyan cemaatler Türkçe öğrendiler ama ana dillerini de asla unutmadılar ve kendi kilise mekteplerinde okuttular. (Öztuna 2006:19). Balkanlardaki bu güçlü yerleşimi ve yönetimdeki etkisiyle Osmanlı Devleti, Avrupalıların çok uzun süre yaklaşamadığı tek büyük İmparatorluk (McCarthy 2005; Sayı: 47, 10) hâline gelmişti.•

Sonun Başlangıcı

Karlofça Antlaşması, Türklerin ilk toprak kaybını imzaladıkları metindir. 1699 tarihi bu itibarla Türklerin Balkanlardan, dolayısıyla Avrupa’dan tasfiye sürecinin de başlangıcı olarak alınabilir. Bu tarihle birlikte Balkan Savaşlarının kanlı tablosu ortaya çıktı. Hiç kuşkusuz Batı’daki milliyetçi akımların bu çözülme sürecinde payı bulunmaktadır. XIX. yüzyılın henüz ilk yıllarında başlayan ve Sırbistan’la Yunanistan’da kopmalara varan hareketler, Berlin Anlaşması’ndan yani II. Abdülhamit saltanatından önce (Aydemir 1972: 336) etkili olmaya başlamıştı. Ama olayın hem kanlı hem de Osmanlı Devleti aleyhine olarak dramatik sonuçlara yol açmasının bu faktörün çok daha dışında sebepleri bulunmaktadır. İttihat ve Terakki’nin savaşa yansıyan ütopik ve gerçekçi olmayan aceleci politikası, hiç kuşkusuz ki bu sebeplerin başlıcaları arasında yer alır. Bu politika, Osmanlı Devleti’nin kendi geleneği ve siyasal tecrübesi üzerinden çok milletli yapının sağladığı sürdürülebilirlik duygu ve inancının sarsılmasına neden oldu. Buna bağlı olarak yeterli teçhizata sahip olmayan ordunun bir de eğitim ve sayısal olarak ortaya çıkan sınırlıkları, Balkan Savaşlarının dramatik sonuçlarını hazırlamıştır. Yöneticilerin basiretsizliği ile savaş alanlarında askerin sevk ve idaredeki başarısızlığı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Ancak bu olgu, yüzyıllardır Osmanlı Devleti’nin çöküşünü hedefleyen Düvel-i Muazzama cenahının uzun erimli ortak ve ısrarlı yıkım projesinden ayrı tutulamaz.

“Düvel-i Muazzama” ve Berlin Kongresi

Bu projenin ilk somut adımı, 1878 tarihli Berlin Kongresi’nde atılmıştır. Bu kongrede, Balkanların ulusal çeşitliliğini, küçük devletlerin sürekli kapışmasına dönüştürmek için gerekli bütün tedbirler alındı. Bu devletlerin hiçbiri belirli bir limitin üstünde gelişemeyecek, her biri ayrı ayrı diplomatik ve hanedan bağlarıyla boğulacak ve diğer bütün devletlere karşı konumlanacak, nihayet hepsi Avrupa’nın büyük devletleri ve onların sürekli entrika ve dolapları karşısında çaresizliğe mahkûm olacaktı (Troçki 2017:18-19).
“Düvel-i Muazzama” yani “Avrupa’nın Büyük Devletleri” deyimi, bizzat bu kongrenin ürettiği bir terimdir ve Avusturya, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya gibi katılımcı ülkeleri kapsamaktaydı. Bu antlaşma doğrultusunda Osmanlı Devleti’nin nüfuz alanları Düvel-i Muazzama yararına yeniden düzenleniyor ve âdeta Balkanlardaki parçalanmaya start veriliyordu. Özetle Berlin Antlaşması, bir bütün olarak Avrupa dengesinin formel temelini oluşturmaktaydı (Troçki 2017: 22) ve bu dengede ise Osmanlı Devleti’ne yer yoktu.

Doksanüç Harbi, Bulgar Mezalimi ve İhanetler

Doksanüç Harbi (1877-1878), tarihin en büyük göçlerinden birine sebep oldu. “93 Harbi ya da 93 Muhacereti” olarak da bilinen bu olgunun siyasal tarafında Rusya vardır. Rusya, Bulgarların azınlıkta bulunduğu Tuna ve Edirne Vilayeti toprakları üzerinde kendisine bağlı bir millî Bulgar devleti kurmak için 1877-1878 savaşını başlattı. Bu savaşta büyük bir göç ve kırım yaşanmıştır. Rusların savaşa girmediği Şumnu, Silistre ve Varna ile büyük bir mukavemetle karşılaştıkları Rodoplar civarı (savaşın 1. ve 2. bölgeleri olarak bilinir) dışında kalan yerlerde “Müslüman unsurların hemen hemen tamamı yok edilmiştir (…) Bölgedeki Müslümanların beş yüz bini savaş esnasında katledilmiş veya açlıktan ve hastalıktan kırılmıştır. Katliam, açlık ve hastalıktan kurtulabilen bir milyonu aşkın kişi selameti göç etmekte bularak kendilerini daha güvenli hissedecekleri Şumnu, Makedonya, İstanbul, Batı Trakya ve Rodoplar bölgesine sığınmıştır” (Troçki 2017: 237). Özetle, Ruslarla Bulgarlar, Türkler üzerinde bir soykırım tatbik etmişlerdir. (Alp 1990: 17) Balkanlı müttefikler ve özellikle Bulgarların yaptıkları katliam ve zulüm ise Rusların yaptıklarını gölgede bırakmıştır.

Bulgarların 93 Harbi’nde Türklere yaptığı zulüm ve katliam, bizzat Bulgar arşivlerinde “Kurtuluş Savaşı” adı altındaki gravür, fotoğraf vb. görsel malzeme ve belgelerde sergilenmektedir. Bu görsellerde âdeta bu katliamın iç parçalayıcı ayrıntılarına tanık olunur. Söz konusu belgelerde Türkler yarı çıplak, ayakkabısız olarak esir kamplarına sürüklenmekte; ayakkabısız ve yırtık çoraplarıyla kendilerini soğuktan korumaya çalışmaktadırlar. Gerçekte esir Türklerin çoğunluğu maruz kaldıkları süngü ve dipçik darbelerinden, tedavisine izin verilmeyen yaralardan, bulaşıcı hastalıklardan, öldürücü soğuktan ve açlıktan bitkin düşerek esir kamplarına varmadan yollarda can vermişlerdir. Özellikle Plevne’den Rusya’ya sevk edilen ve yolculuğa dayanamayan bitap ve çaresiz Türk askerleri; yaban domuzlarına, kurtlara ve diğer vahşi hayvanlara yem olarak bırakılmışlardır. (Alp 1990’dan, s. 38).

On binlerce sivil Türk, kadın, ihtiyar, çocuk ve bebek her türlü işkenceyle doğranmıştır. Bu dramatik fotoğrafların benzer ve farklı çarpıcı kareleri ise Balkan Savaşlarının yer aldığı bazı Balkan ülkelerinin gazetelerinde de görülür. Birinci Balkan Savaşı’nın neden olduğu mezalim 21 Mart 1914 tarihli Radniçke Novine adlı Belgrat Gazetesi’nde şu şekilde yer bulmaktadır:
“Balkan müttefikleri Türkiye’ye karşı yürüttükleri bu savaşta ne kadar barbar, ne kadar vahşi olduklarını gösterdiler. Onlar bu savaşta en adî çapulcular ve korsanlar gibi hareket ettiler.”

Balkanlardan çekilişin trajik öyküsünde, Türk askerlerinin huzur ve güvenliğini sağladığı insanlar tarafından uğradıkları kötü muamele ve ihanetler de önemli yer tutar. Cephedeki komutan Mehmet Ali Okar’ın; Yunanistan, Makedonya, Arnavutluk’tan çekilişe olan tanıklığı, böyle bir trajik gerçeği yansıtır. Onun bu tanıklığı, bugün Arnavutluk’un güney batısında yer alan Fiyer (Fier) ilçesinde konaklama öyküsüdür; asker günlerdir açlık ve susuzluktan bitap düşmüştür. Balkan Savaşlarında genç bir teğmen olarak göreve başlayan ve çekilen askerin sevkinde de görev almış bu yorgun savaşçının bu aşamadaki tanıklığı şöyle bir değerlendirmeye konu olur:
“… Avlonya’ya gitmek üzere ayırdığımız zamanı tükenmiş hasta askerler yola düzülüp yürümeye başlamışlardı: Bizden takriben 200 metre kadar ayrıldıklarında etrafa saklanmış olan Arnavutlar bu zavallı silahsız askerlerin üzerine aç kurtlar gibi saldırıp soymaya başladılar. Zavallı Mehmetler bu hâli görünce bir çığlık koparıp çil yavrusu gibi dağılarak bizim yanımıza doğru koşmaya başladılar. Koşarken ‘bizi soyuyorlar’ diye bağırıyorlardı. Biz pek yakınlarında olduğumuz için bu âdice hareketin önüne geçtik. Bazı askerlerin ayakkabılarını ve kaputlarını bir dakika içinde soymuşlardı. Fırka kumandanı bu âdilere ne söylemek lazım gelirse hepsini söyledi ve nâmertliklerini yüzlerine tükürerek mükâfatlandırdı.” (Alp 1990’dan, s. 38).

Kadirşinaslık

Halkının kadirşinaslığı ile ilgili örneklerin ise her zaman anlaşılabilir bir tarafı vardır. Osmanlı Balkanlarının son on yılına tanıklık eden Mehmet Ali Okar, Arnavutluk örneğine ilişkin olarak bu bağlamdaki bir olguyu öne çıkarır:
“Florina’dan çıkarken ahâli yol üzerine çıkıp, ‘Bizleri bırakıp gidiyorsunuz?’ diye pek haklı olarak ağlaşmaya başladılar. Bu ağlaşmalarına cevap verecek kimse yoktu.” (Okar 2018: 18). Ne diyelim, beş yüz yıl kendini Osmanlı ve Türk hissetmiş bir halkın bu kadar da olsa duygusal bir yanının olması doğal ve tahmin edilebilir bir şeydir.

“Ah, Florina’yı bırakmayacaktım. Florina’da ölecektim!”

Florina doğumlu Necati Cumalı’nın Makedonya hatıralarını tam bu aşamada mutlaka hatırlamalı, ailesinin Florina tahassürünü bir de ondan dinlemeliyiz:
“Babamı, birlikte olduğumuz yıllarda değil, hep yaşadıkça, onun yaşına geldikçe anladım. Kurtuluş Savaşı’nın haberlerini hep Kur’an okuyarak, dua ederek izledi. Savaşın kazanılmasından neler beklediğini hiçbir zaman açık açık söylemedi. Fakat Florina’nın, Selânik’in bütün o camili, bağdâdî evli, Müslüman Makedonya topraklarının Osmanlılardan kopması, çok değil daha on yıllık hikâyeydi. Balkan Savaşı, Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı birbirlerini izleyen savaşlardı onun gözünde. İlkinde, ikincisinde yenilmiştik ama savaş daha bitmemişti, sürüyordu. Sonunda kazanmıştık işte. İçinden, ordularımızın ilk iki savaşta yitirilen yerleri geri alacağı umudunda olmalıydı. Yunanlıların eline geçmiş bile olsa Florina’yı Osmanlı kasabası görüyordu hâlâ.
(…)

Göçmen olarak Urla’ya yerleştik. Urla’da üç yıl yatağında sılasını yaşadı. Baktığı yerden gözlerini ayırmadan sık sık dalar giderdi. Arada, kendini tutamadığı sıralarda ‘Ah, Florina’yı bırakmayacaktım. Florina’da ölecektim!’ dedikçe, artık gölgelenmeye başlayan bakışlarında, cins atlar gibi, geniş sağrılı dik omuzlu dağlarının izdüşümleriyle Makedonya göklerinin ışığı yansır, yüzü bulutlardan sıyrılmış gibi aydınlanırdı.” (Cumalı 2011: 9-10).

“Kanıma işlemişti Osmanlılık…”

Necati Cumalı’nın kâh doğrudan kendi aile monografisine, kâh öykü kahramanlarına yerleşen Balkan duyarlılığı onun Balkanlı mensubiyetinin güçlü ve kuşatıcı bir kimlik aidiyeti ve bu aidiyetin sarsıcı özlemini yüklenir.

“Bir yere vatanım diyebilmek için orada doğup büyümenin yetmediğini pahalı öğrenmiş bir kuşağın çocuklarıydık biz. Balkan Savaşı çıktığında on dokuzundaydım. Üstünde doğduğumuz, çocukluğumuzun geçtiği, vatan bildiğimiz topraklar el değiştirmişti. Bizleri de kendiliğinden uyruk değiştirmiş sayıyorlardı. Gerçekte saçma bir durumdu bu. Uyduruk, temelsiz bir işti. Biz yine bizdik. Kaşımız gözümüz, boyumuz posumuz, dinimiz dilimizle eskiden neysek oyduk. Ama üstünde yaşadığımız topraklar alınıp veriliyor, ev sahibi iken yabancı tutuluyorduk. Bu saçmalıkları gerçekten zafer bilerek hora tepen, çalım satan bazı görmemişlerin çiğliklerine katlanmak kolay değildi bizler için.

Balkan yenilgisinden sonra acılar birbirini izlemişti. Art arda gelen yenilgilerin onur kırıcılığı, küçük düşürücülüğü ile yaralıydık. Hele Yunan ordusunda askere alınmak ölüm gibi geliyordu bize. Sağlık, levazım gibi geri hizmetlerde çalıştırılıyor; sedye, karavana taşıyor, ördek temizliyorduk (…) Bütün bu olanlardan sonra, daha başımıza neler gelecek diye her gece yatağımızda uykularımız kaçıyor; acaba acı, yüz kızartıcı daha neler duyacağız diye her sabah başımız öne düşük sokağa çıkıyorduk.
(…)

Ama ben yine de Balkan Savaşı’ndan bu yana arkası arkası gelen yenilgileri kabullenemiyordum. Hâlâ Makedonya’nın felek düşkünü eski sahiplerinden biri olarak görüyordum kendimi. Kanıma işlemişti Osmanlılık. Daha doğrusu yaşadığım topraklarda güçlü topluluktan biri olarak dünyaya gelmek…” Cumalı 2011: 178-179).

Balkan Savaşı’nı yaşamış ve trajik çekilişe tanık olmuş kuşaklardaki bu hicran duygusu; dönemin yazarlarına ortak hüzün, kaygı ve heyecanlar yaratmıştır. Orta Doğu’dan çekiliş öyküsünün gerçek tanıklarından olan Falih Rıfkı Atay da büyük bir devletin bu trajik sonunu yazarken benzer duyguları öne çıkarır:
“Zeytindağı’nın tepesindeyim. Lût Denizi’ne ve Gerek Dağlarına bakıyordum. Daha ötede, Kızıldeniz’in bütün sol kıyısı, Hicaz ve Yemen var. Başımı çevirdiğim zaman Kamame’nin kubbesi gözüme çarpıyor. Burası Filistin’dir. Daha aşağıda Lübnan var; Suriye var; bir yandan Süveyş Kanalı’na, öbür yandan Basra Körfezi’ne kadar çöller, şehirler ve hepsinin üstünde bizim bayrağımız! Ben bu büyük imparatorluğun çocuğuyum.” (Atay 1971:36) Elbette son derece haklıdır çünkü onlar için yani, 20. yüzyılın başında doğanlar Osmanlı Devleti’nin son gençleridir. “1914’te üç, beş, yedi yaşında bulunan çocuklar (…) yeni Türkiye’nin gençleri olmuşlardır ve hatıralarında imparatorluktan hiçbir iz kalmamıştı.
(…)

Bizden Belgrad’ı aldıkları zaman, düşman delegeleri Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak;

– Ne hacet, dedi, İstanbul’u da size verelim.
-Babalarımız için Niş, İstanbul’a o kadar yakındı.
-Biz eğer Vardar’ı, Trablus’u, Girit’i ve Medine’yi bırakırsak; Türk milleti yaşayamaz sanıyorduk.
-Çocuklarımızın Avrupa’sı Marmara ve Meriç’te bitiyor.

Batış ve kurtuluş gibi, bir milletin tarihinde ikisi tek yüzyıl içine pek az defa sığmış olan ve yalnız biri millî tarihin bir büyük faslı olan iki hadiseyi dört, beş yıl içinde görüp geçirmiş, en büyük acıyı ve en büyük millî sevinci tatmış olanların hikâyeleri okunmaya değer.” (Atay 1971:III-IV).

Sonuç

Balkanlar; tarihi, coğrafyası ve sosyolojisi ile birlikte Türkiye ve genç nesiller için önemli bir bölgedir. Ne var ki, Türkiye’nin jeopolitik hinterlandını besleyen bu gerçekler siyasal ve kültürel bağlamda hak ettiği kamuoyu bilinç ve farkındalığına sahip değildir. Ortaya çıkan bu boşlukta, Balkanların kültürel ve coğrafi dinamiklerinin Türk eğitim sisteminde yeterince yer bulmamasının yeri inkâr edilemez. “Mavi Vatan” kavramıyla bile yeni tanışan entelektüel kamuoyu göz önüne alındığında bunu genç nesiller için çok görmemek gerekir.

Oysa Balkan coğrafyası Avrupa ile Türkiye arasında bir transit kavşağı olmaktan daha fazla bir değer ve anlama sahiptir. Türklerin bu coğrafyadaki hareketliliğinin V. yüzyıldan itibaren başladığı göz önüne alındığında işaret edilen bu anlamın derin bir tarihi-sosyolojik köklerde filizlenip geliştiği görülür.
Bu gerçekler ışığında Balkanlardaki Osmanlı-Türk varlığının yüzyıllık çekiliş öyküsü daha bir önem kazanmaktadır. Esasen bu bir çekiliş değil, bir sürgünün öyküsüdür. Açıktır ki bu öykü, “Düvel-i Muazzama”nın yeni bir Avrupa haritasını şekillendiren siyasal projelerinin hedefleri doğrultusunda hayata geçirilmiştir.

Bu incelemede kısmen görüldü ki Balkanlardan çekiliş öyküsü derin acılar, tarifsiz keder ve üzüntülerle doludur. Ortaya çıkan trajik tablo, Türklerin tarih içindeki yürüyüşünü “Kurbanlar ve Şefkatli İnsanlar” olarak niteleyen Justin McCarthy’nin bu tespitini olanca dehşetiyle doğrulamaktadır.
Balkanlar, derin bir hicran sosyolojisidir. Bu sosyoloji çok iyi anlaşılmalı, genç nesillere çok etkin bir biçimde anlatılmalıdır.

Kaynakça

ALP, İlker, Belge ve Fotoğraflarla Bulgar Mezalimi (1878-1989), Ankara Trakya Üniversitesi Yayınları 1990
ATAY, Falih Rıfkı: Zeytindağı, MEB., Yay. Yayın No: 4505, 1000 temel Eser Dizisi İstanbul, 1971.
AYDEMİR, Şevket Süreyya: Makedonya’dan Ortaasya’ya Enver Paşa, C. I, 2. Bask., 1972, 584 s.
CUMALI, Necati, Makedonya 1900, İstanbul Cumhuriyet Kitapları, 2011, 16. Baskı.
DOĞAN, İsmail, “Balkan Göçleri”, Göç ve Kültür İçinde, İstanbul, Bilge kültür-Sanat Yayınları, İstanbul, Kasım 2018 içinde, s. 63-80.
McCARTHY, Justin: “Kurbanlar ve Şefkatli İnsanlar-1”, Osmangazi Haber, Şubat 2005, S.47, s.10-11.
McCARTHY, Justin: “Kurbanlar ve Şefkatli İnsanlar-2”, Osmangazi Haber, Şubat 2005, S.48, s.6-7.
OKAR, Mehmet Ali, Osmanlı Bakanları’nın Son On Yılı (1902-1912), İş Bankası Yayınları, 2018.
ÖZTUNA, Yılmaz: 93 ve Balkan Savaşları Avrupa Türkiye’sini Kaybımız Rumeli’nin Elden Çıkışı, BKY Yayınları, Haziran 2006.
TROÇKİ, Lev, Balkan Savaşları, Çev: Tansel Günay, İstanbul, İş Bankası Yayınları, 2017.
YAHYA Kemal, Aziz İstanbul, İstanbul 100 Temel Eser Serisi, 1971.

Dipnot:

• Osmanlı Devleti’nin bu bağlamda cesâmetini teyit eden bir başka tanıklık ise şöyledir: “Osmanlı İmparatorluğu, boyutları (1606’da yaklaşık 2.500.000 km²) ve Akdeniz çevresinin dörtte üçündeki varlığıyla, Batı’nın Roma İmparatorluğu’ndan beri gördüğü en geniş siyasi yapısıydı. 1683’te, esas olarak da XVIII. yüzyıl başlarından beri çekilme başlayıncaya kadar, padişahın her uyruğu Tuna’dan Hint Okyanusu’na ve İran’dan Mağrib’e kadar aynı kanunların ve aynı idari örgütlenmenin içinde, aynı dili konuşarak ve büyük iç mübadele akımlarını kolaylaştıran bir koşul olan parayı kullanarak dolaşabiliyorlardı.” J. Sauvaget, “Esquisse”, 468’den A. Raymond, Osmanlı Döneminde Arap Kentleri, Çev: Ali Berktay, İstanbul, 1995: 18.

error: İçerik korunmaktadır !!