Türkmenistan’ın Yunus Emre’si ya da Sahih Münevver Aydını Mahtumkulu. – Prof. Dr. Nurullah ÇETİN

80sayi Nurullah ÇETİN 1

Türkmenistan’ın hem büyük şairi, hem sahih münevver aydını, hem vicdanı, hem ruhu, hem büyük kahramanı Mahtumkulu (1724-1807), birçok özelliği bakımından bizim Yunus Emre’mize (1238-1328) benziyor. Aslında bu durum, Türkiye Türklüğü ile Türkmenistan Türklüğünün ortak ruh, duyuş, düşünüş ve kültürünün iki ayrı kişide somutlaşmış hâlidir. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda ve farklı dönemlerde benzer sıkıntı, sorun ve kargaşa ortamlarında Türk milletini ayağa kaldıracak; ümit, azim, irade, sebat ve kararlılık aşılayarak dağılmakta olan ve gittikçe kötüye giden Türk milletini ayağa kaldırıp diriltecek aydınlarımız olmuştur.

Gerçek, münevver Türk aydınları, en zor zamanlarımızda büyük ve önemli roller üstlenmişler ve bize yol ve yön gösteren meşaleler olmuşlar, yolbaşçılarımız olarak ufkumuzu açmışlar, bize aydınlık yarınları göstermişler ve bu kutlu yolda önde gidenimiz olmuşlardır. Bizde Yunus Emre, Türkmenistan’da Mahtumkulu bunlardan sadece ikisidir.

Bu yazımızda her iki şair ve aydının benzer yönleri üzerinde durarak, Türkiye Türklüğü ve Türkmenistan Türklüğü arasında var olan kardeşlik bağlarını buradan hareketle daha da perçinleme gayretinde olacağız.

Yunus Emre, hayatı boyunca Anadolu’nun ve Türk-İslam dünyasının birçok yerini gezdi, dolaştı. Mahtumkulu da aynı şekilde Turan Türk dünyasının birçok yerinde bulundu.

Her iki şair de Arapça ve Farsçayı bildikleri, iyi bir medrese eğitimi aldıkları, Klasik Türk Edebiyatı’na vakıf oldukları hâlde; Türk halkına kendi dilleri olan sade, yalın, açık, anlaşılır bir Türkçe ile şiirler söylediler. Yunus Emre, şiirlerini Atası Ahmet Yesevî gibi geniş halk yığınlarının anlaması, İslam imanını ve bilgisini daha iyi ve rahat hissetmesi için arı, duru bir Türkçe ile şiirler söyledi.

Mahtumkulu da aynı şekilde, yoğun Arapça ve Farsça söz varlığına dayanan Klasik Türk Edebiyatı dili ve üslubuyla değil de, Türkmen lehçesiyle ve açık, anlaşılır, yalın bir dil ve üslupla şiirler yazdı. Bu yönüyle, Türkmen Türkçesinin daha güçlü edebî bir yazı dili olmasında büyük bir rolü olmuştur. Ayrıca şiirlerinde, Türkmen boyu Türklüğünün ortak kültürel, sosyal ve psikolojik boyutlarını yansıtarak Türkmen kimliğinin pekişmesine katkı sağlamıştır. Yunus Emre de bizde aynı rolü üstlenmiş, Anadolu Türklüğünü ortak bir duygu, düşünce ve kültür havuzunda harmanlamış ve belirgin bir Anadolu Türk tipi üretilmesinde etkili olmuştur. Nasıl Yunus Emre’nin şiirlerine bakarak bir Anadolu Türk’ü tipini belirgin olarak tasvir edebilirsek; aynı şekilde Mahtumkulu’nun şiirlerinden hareketle de Türkmenlerin karakteristik özelliklerini saptayabiliriz. Her iki şairin asıl muhatap kitleleri geniş halk kesimleri idi. Yunus Emre, Türkiye Türkçesinin; Mahtumkulu da Türkmen Türkçesinin derin, zarif, yüksek düzeyde bir yazı ve edebiyat olmasında önemli katkılar sağladılar.

Yunus Emre döneminde Anadolu’da Selçuklu Devleti zayıflamış, bölünmüş, merkezî siyasi hâkimiyet ortadan kalkmış ve halk bölünüp parçalanarak birbirleriyle uğraşır olmuş, isyanlar çıkmıştı. Mahtumkulu döneminde de Türkmen yurtlarında güçlü, merkezî, siyasi, idari hâkimiyet olmamış; Türkmen kabileleri arasında çekişmeler yoğunlaşmıştı.

Yunus Emre’nin döneminde Anadolu’ya dışarıdan Haçlı ve Moğol saldırıları olmuştu. Mahtumkulu’nun döneminde de Türkmen yurtlarına dışarıdan İran ve Hive Hanlığı’nın saldırıları olmuştu. Her iki şair bütün bu zor şartlar altında kendi halklarına ümit aşıladılar, birlik ve beraberlik çağrısında bulundular.

Mahtumkulu da Yunus Emre gibi ülkesinin dış ve iç tehdit ve tehlikelerle dolu olduğu bir kargaşa döneminde Türkmenlerin sorunlarına tercüman oldu. Türkmenler arasında birlik ve beraberlik sağlama yolunda büyük çabalar sarf etti. Her iki şair de İslam kültüründen ve tasavvuftan beslenen şiirler yazdılar.

Yunus Emre gibi Mahtumkulu da, İslam’ı yanlış temsil eden din âlimlerinden ve haksız, adaletsiz yönetim sergileyen yöneticilerden, rüşvetçilerden şikâyet eden şiirler yazdı.

Yunus döneminde bazı idareciler haksız vergiler koymuşlar, halka zulmetmişler, eziyet etmişler, din adamları da yine halka kötü davranmışlar, asıl gerçek İslam’ı anlatmak ve öğretmek yerine bireysel menfaatlerini ve kendi tarikatlarını ön plana çıkarmışlardı. Mahtumkulu döneminde de zalim idareciler ve kötü din adamları vardı ve şair, bunlardan şikâyet eden şiirler yazdı.

Söylenceye göre Yunus’un şiirlerini Molla Kasım adında şiirden, edebiyattan anlamayan biri eline almış, bir dere kenarında okumaya başlamış. İlk bin şiiri şeriata aykırı diye dereye atmış, ikinci bin şiiri de yine şeriata aykırı bularak yakmış. Üçüncü bin şiire başlayınca,

“Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme
Seni sıygaya çeker bir Molla Kasım gelir.”

beytini görünce yaptığından pişman olmuş ve üçüncü bin şiiri korumuş.

Benzer şekilde Mahtumkulu’nun da şiirlerinin büyük bölümü yakılmıştır. Aralarında böyle bir benzerlik de vardır.

Yunus döneminde Anadolu Türkleri bölünmüş, merkezî hâkimiyet boşluğundan beylikler ortaya çıkmış, yöresel liderler başına buyruk hareket eder olmuştu. Mahtumkulu döneminde de Türkmen kabileleri dağılmış ve birbirlerinden ayrılmışlardı.

Mahtumkulu, hayatı boyunca Türkmen birliğini sağlamak, bunları birleştirmek için uğraştı. Türkmen birliğinin de güçlü bir lider etrafında gerçekleşeceği inancındaydı ve şöyle dedi:

“Şaşırır yol ehli rehbersiz ola
Dağılır askeri serdarsız ola
Padişahı olmasa bir ülkenin
Olmaz imiş hayrı ihsanı onun.”

Tek liderin yanında Türkmen birliğini sağlayacak ikinci önemli unsur olarak da tek devlet ülküsünü gösterdi ve bu çerçevede şöyle dedi:

“Türkmenler bağlasa bir yere beli,
Kurutur Kulzum’u Derya-yı Nil’i,
Teke, Yomut, Göklen, Yazır, Alili,
Bir devlete kulluk etsek beşimiz.”

Türkmen birliğinin en önemli temel zemini de duygu, düşünce, kalp ve gönül birliğidir. Bütün Türkmenleri birleştirecek olan duygudaşlık ve inanç birliğidir ve bu konuyu da veciz biçimde şöyle dillendirir:

“Gönüller, yürekler bir olup başlar,
Tartsa yığın, erir topraklar taşlar,
Bir sofrada tayyar kılınsa aşlar,
Kalkacaktır o ikbali Türkmen’in.”

Yunus, Tatar diye Moğollardan şikâyet etmişti.
Mesela şu beytine bakalım:

“Okursun tasnif kitap, nice bina ve irap,
Havf ve reca sende yok, öyle ki bir Tatar’sın.”

Mahtumkulu da benzer şekilde şöyle der:

“Kur’an okuyup gez, iyi kelamdır,
Acımasız Afgan’dır, dini İslam’dır,
Eşkıyadır yollar, arsız, haramdır,
Ölür müsün, kalır mısın, gitme sen oğlum!”

İslam’ı Yanlış Temsil Eden Hocalar Meselesi:

Yunus Emre, kendi döneminde ilmiyle amel etmeyen, öğrendiği İslami bilgileri içselleştirmeyen, hayatında yaşantıya, eyleme dönüştürmeyen, içi başka dışı başka cahil ve kötü niyetli hocaları, din adamlarını eleştirmişti. Zira “Ya göründüğün gibi ol ya olduğun gibi görün.” ilkesini öncelikle hocaların, din adamlarının uygulaması gerekir. Çünkü doğruluğu, iyiliği, güzeli, sevabı, günahı, helali, haramı önce hocalar kendi hayatlarında yaşamalı; sonra halka telkin etmeli ki etkisi olsun. Yoksa ikiyüzlülük, çift kişilik hem kendisine hem halka zarar verir. Zira İslam imanı; bir mecburiyet, memuriyet ve zorunlu görev değil, tamamen gönül işidir. İçten, gönülden, samimi olarak benimseme ve uygulama işidir. İslam’ı temsil ve tebliğ noktasında görünür olan hocaların önce İslam’ı kendi hayatlarında yaşamaları gerekmektedir. Yunus, bu meseleyi Zeki Çalar’ın sadeleştirmesiyle aktardığımız bir şiirinde şöyle işlemişti:

“Sofuyum halk içinde, tespih elimden gitmez,
Dilim marifet söyler, gönlüm hiç kabul etmez.
Boynumda icazetim, riya ile taatim.
Endişem ayrık yerde, gözüm yolu gözetmez.
Söylerim marifeti, saluslanırım kati,
Miskinliğe dönmeğe, gönlümden kibir gitmez.
Hoş dervişim sabrım yok, dilimde inkârım çok,
Kulağımdan gireni, hergiz içim işitmez.
Âlem çırakdır sadır, gönlüm bunu gözetir,
N’ideyim Hak korkusu asla içimden gitmez.
Görenler elim öper, tac ve hırkama bakar.
Şöyle sanırlar beni, zerrece günah etmez.
Dışımda ibadetim, sohbetim hoş taatim.
İç pazara gelince, bin yıllık ayyar etmez.
Görenler veli sanır, selam verir utanır,
Anca iş koparaydım, elim ermez, güç yetmez.
Dışım derviş, içim boş, dilim tatlı, sözüm hoş,
İlla ben ettiğimi, dinin değşiren etmez.
Yunus, eksikliğini Allah’ına arz eyle,
Onun keremi çoktur, sen ettiğin o etmez.”

Aynı duygu ve düşünceleri Mahtumkulu da dile getirmişti. Dünya malı, menfaati ve keyfi için şeriatı yani İslam’ı bir tarafa bırakan, ilmiyle amel etmeyen, kötü niyetli hocalardan şikâyet etmişti ve “Ahir Zaman” adlı şiirinde bu eleştirilerini şöyle dile getirmişti:

“Gönlüm söyler, dostlar, eyleyin beyan,
Bilmem yakın mı ahir zaman,
Dünya için şeriatı bırakan,
Bilmem, yakın mı ahir zaman.
Mollalar ilmine etmedi amel,
Şeriat işine eyleme cedel,
Niyetler bozulup çoğaldı dertler,
Bilmem, yakın mı ahir zaman.”

Dünyaya Taparlığın İnsan İçin Bir Felaket Oluşu: Yunus Emre, birçok şiirinde sıklıkla dünyanın geçiciliğini, dünyaya ait malın mülkün insan öldükten sonra bu dünyada kalacağını, dolayısıyla insanların mal mülk hırsıyla haksızlık, adaletsizlik, hırsızlık, gasp, talan yapmamasını, Allah’ın istediği Müslümanca bir hayat yaşamasını, ölümün kaçınılmaz oluşunu; dolayısıyla bir gün öleceğini düşünerek iyi, güzel, faydalı, helalinden, hakka hukuka uygun bir hayat yaşamanın hayatına anlam katacağını, günahlardan uzak durmasını telkin etmişti. Mesela bu bağlamda bir şiirinde Zeki Çalar’ın sadeleştirmesiyle şöyle demişti:

“Geri durur yokluktan kamuların baylığı,
Bunca varlık var iken, gitmez gönül darlığı.
Batmış dünya malına, bakmaz ölüm hâline,
Ermiş Karun malına, zehi iş düşvarlığı.
Bu dünya kime kaldı, kimi berhurdar kıldı,
Süleyman’a olmadı onun berhurdarlığı.
Süleyman zembil ördü, kendi emeğin yerdi,
Onun ile buldular bunlar Peygamberliği.
Gel şimdi Miskin Yunus, varın Hakk’a harc eyle,
Gördün elinde kalmaz bu dünyanın varlığı.”

Aynı hassasiyetle Mahtumkulu da “Gider” adlı şiirinde, İslam ve tasavvuf kaynaklı telkinleriyle her insan için ölümün kaçınılmazlığını, dini, sevabı, günahı, hakkı, hukuku, saygıyı, sevgiyi, iyiliği, kötülüğü unutup bütünüyle dünyanın salt maddi hayatına meyletmemesini, dünyaya taparlığın insanı felakete sürüklediğini çarpıcı bir üslupla, etkili ve vurgulu bir tarzda şöyle dile getirmişti:

“Âdemoğlu, felek senin,
Bir gün libasın biçer gider!
Sana saplar hançerin,
Cellat kanın saçar gider.
Gezme dünyaya meyledip,
Beyhude yerde gezinip,
Önceki konanlar uçup,
Göz açıncaya dek geçer gider.
Ölsen, seni kimin anar,
Aygır kalır safkan atlar,
Ona binen koç yiğitler,
Kara toprak kucaklar gider.
Dünyanın sonu kötüdür,
Binamızın yeri ateştir,
Ölüm bir acı şerbettir,
Her kim ondan içer gider.
Gönül der ki, ölmesen,
Mezarda yalnız kalmasan,
Eğene doğru olmasan,
İman senden kaçar gider.
Mahtumkulu bu ne yerdir,
Acep bir kervansaraydır,
Dünya bir kötü kadındır,
Bir gün seni sarar gider.”

Gönül Kırmak: Yunus Emre gönül kırmanın millî birlik ve beraberliğimizi zedeleyen durumlardan biri olduğunu birçok şiirinde dile getirmişti. Bütün Türklerin; birbirlerini sevmeleri, saymaları, gönüllerini yıkmamaları gereği üzerinde ısrarla dururken bunu dinî, tasavvufi planda irdelemişti ve şöyle demişti:

“Gönül Çalab’ın tahtı
Çalab gönüle bahtı
İki cihan bedbahtı
Kim gönül yıkar ise.”

Bu metinden hareketle Yunus’a göre insanın gönlü, kalbi Allah’ın tahtıdır; insan ruhu Allah’ın ruhundan bir yansıma, bir üflemedir. Müslüman, Allah’ı gönlünde, kalbinde sever ve onun sevgisini orada barındırır; dolayısıyla gönül Allah’ın tahtıdır. Gönül yıkanlar her iki dünyada da bedbaht olurlar.

Aynı duyarlılığı Mahtumkulu da dile getirdi ve “Yıkmayan Erden“ şiirinde şöyle dedi:

“Hiç gönül şadlığı çıkmaz
Bir gönül yıkmayan erden;
İyilik umudunda olmayın
Kötülük çıkmayan erden. …
İyi er il ayıbını açmaz,
Bile bile haram içmez,
Yaradan günahını affetmez,
Gözyaşını dökmeyen erden. …
Yiğitlere nizam günü
Kurda koymaz aslan avını
Peygamber dertli savaş günü
Yoldaşa bakmayan erden.
Mahtumkulu, yan sen, sön sen,
Ya lal ol, ya inci saç sen,
Bir kuyruksuz ittir, kaç sen,
Nasihat almayan erden.”

dosyayı indir